Waldo Sen Neden Burada Değilsin

İsmet Özel – Waldo Sen Neden
Burada Değilsin

Bu kitabı intihar eden birçok arkadaşıma ve paranoyadan,
şizofreniden mustarip birçok arkadaşıma ithaf ediyorum.

…bu kitabın konusunu şiirin ve siyasi bağlanmanın birbirine
geçiştiği bölge veya bölgeler oluşturacak.

Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır.

Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir.

…son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk
saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.

Ana kucağı, bütün saldırılara karşı ilk barınak, (…) derece
derece başka korunma bölgelerine uğrar insanoğlu. Ailesi, dostları, kavmi ve
belki bütün insanlık, bir tek insanın yüzyüze geldiği saldırılarda bazan bir
zırh, bazan bir kalkan olarak kullandığı unsurlar sayılabilir. (s. 9)

Hiçbir insan bir diğerini eli, ayağı, beyni vardır
diye var kabul etmez. Bir insanı diğeri için var kılan, karşısındakinin
kendisiyle kurduğu anlam bağıdır.

Ailenizi savunur, topluma saldırırsınız; dostlarınızı
savunur, ailenize saldırırsınız. Bir toplum kuruluşu tarafından savunuluyor
olmak, sizi bir başka toplum kuruluşuna saldırabilir konuma getirebilir. (s.
11)

…acelecilikleri yüzünden insanlar derinden arzuladıkları
doğrulanmayı feda ederler.

…neden bile isteye savaşa girelim ve neden saldırıları
karşılamak üzere kendi yolumuzda yürümek tercihinde bulunalım? Bu sorunun
cevabı yok. (s. 12)

Yaşamak savaşmaya, savaşmak yaşamaya değer mi? Bu
soru bir kez soruldu mu, artık cevaplandırılmış demektir.
(s. 13)

Herkes kendi masalını yıkmalıdır.

Benim masalım kısaca şöyle: Bir varmış bir yokmuş. Bir şair
İsmet Özel varmış. İyi şiirler yazarmış. Nasıl olmuşsa bu İsmet bir gün
komünist olmuş. Derken efendim, bir komünist olarak da iyi şiirler yazmayı
başarmış ve hatta böylelikle yıldızı parlamış. Gel zaman git zaman, İsmet
Özel’in duyguları, düşünceleri, inançları değişmiş (masalın her varyasyonunda
bu değişmenin sebepleri muhtelif) ve Müslümanlığı bir hayat yolu olarak
benimsemiş. Ama işe bakın ki adam iyi şiirler yazmaya devam etmiş. Eh, o
erdiyse muradına, biz de çıkabiliriz kerevetine. (s. 16)

Masal yıkılmalı ve gerçek egemen olmalıdır.

İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir
yollar ise o insan artık kaybolmuştur.
Kaybolmak nereye gideceğini bilememek, yani her yere
gidebilmektir. (s. 17)

Şair kimdir?

Sanat eserlerinin iki sahibi birden olamaz. Bu şartlarda
nasıl olsa bir sanatçı çıkacaktı diyemeyiz.

İngiliz tarihinin bir başka Cromwell ortaya çıkarabileceğini
düşünebiliriz, ama İngiliz edebiyatının bir başka Milton vereceği söylenemez.

Kısacası sanat gayri
şahsi kılınamaz.
(s.
18)

Bir şiirin nasıl söyleneceğini hiç kimse söyleyemez, çünkü
şiir söylenen şeyin söylenişinde, söylenişin içindedir. (s. 19)

Eğer bazı insanların doğuştan şair olma yeteneğini getirdiği
düşüncesini benimser isek hayatımızın masalsı yorumunu da benimsemiş olur, daha
doğrusu bizim için uydurulan masallardan birine mağlup düşeriz. Hiç kimse şair,
ressam veya müzisyen olarak doğmaz, tıpkı muhasebeci olarak doğmadığı gibi.

Bir şeyler olunur veya olunmaz. İnsanların o şeyleri olma noktasında
yüzyüze geldikleri durumlar ve bu durumlara takındıkları tavır belirleyicidir.
(s. 20)

Edebiyat alanı benim yetiştiğim yıllarda nisbi bir
bağımsızlığa imkân veren nitelikteydi. Yani bir insan olarak varlığını tebarüz
ettirebilmek için kimse kişiliğinden taviz vermek sorunda kalmadığı gibi
edebiyat alanında hesaba katılabilir bir seviye gösteren her çalışma kendini
gösterebiliyordu.

Ben kendimi şair sanarak değil, şair olmanın gereğine
inanarak ve şiirin gereğini yerine getirmeksizin bu alanda gerçek bir çalışma
yürütülemeyeceğini kabul ederek işe koyuldum.

Bu hazırlığı da doğuştan getirmedim, dünyadan aldım.
Hazırlığımın, bugün de beni ayakta, aklı başında tutan hazırlığımın özelliği
ikidir: Kadirşinas itaatsizlik ve tevarüs edilmemiş
asalet.
(s. 21)

Verilen desteğe karşılık severek hizmet, fakat asla itaat
etmemek.

…benim varlığıma da bir anlam katan bir devlet vardı.
Türkiye Cumhuriyeti, bürokrasiye tanıdığı zabitçe bir yetkiyle bütün toplumu
kuşatmıştı. Cumhuriyet rejiminin temsilcisi olmak, kişinin, toplum içinde
geçerli bir unsur olduğu duygusunu güçlendiriyordu. Buna bir de yerli halkın
memurlara karşı mesafeli tutumunu eklerseniz, ortaya sahte bir soyluluk
manzarası çıkıyor. (s. 23)

Kimseden yardım almaksızın en iyi işi yapmak: Bunun için
şiirden daha elverişli bir alan yoktu.

Ne yanar kimse bana
âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım
bâd-ı sabâdan gayrı

(Fuzulî)

…bu sözlerden mutlaka bir anlam çıkacaksa, bir başka anlam
çıkarmak da mümkün değildi. Yine de bu sözlerde farklı, fazladan bir şey olduğu
belli idi. (s. 24-25)

Sanat eseri sanatçının nasıllığını değil, niçinliğini
düşündürür
ve ifşa edilen bir şey varsa o bizim de kendimizin,
kendimize, kendimiz hakkındaki ifşaatını içene alır.

…neyi yazdığım ön plana çıkmaksızın yazmanın önemini
yaşayabilirdim. Benim başından beri istediğim buydu. (s. 27)

Gördüm ki şair oluşumu insan oluşuma ne kadar çok yakın
kılabilirsem kendiliğinden dışa vurduklarımla, bilinçli bir çabayla seçtiklerim
arasında yakınlık doğuyor. (s. 28)

…bir parkta birkaç kişi oturuyoruz.

Olağan bir tavırla cebimden pipomu çıkarıp doldurmaya
başlıyorum.

Karşımda elinde bağlamasıyla oturan, sigara içen 12-13
yaşlarındaki çocuk soruyor: “dolu mu içiyorsun abi?” Ben bu soruyu anlamıyorum,
bu bacaksızın pipoyu doldurarak mı içtiğimi merak ettiğini sanıyorum. Cevabım
evet. İnsan olarak budalalıklarımızın hepsi değilse bile çoğu karşımızdakini
budala sanmaktan doğar.

…içtiğim şeyin esrar (veya bir başka uyuşturucu) olup
olmadığını sormuş ve ben de (…) ona evet demiştim. Şu anda onun gözünde esrar
içen biriydim. Yüzümü mezarlığa çevirdim. Bütün varlığım sosyal, kültürel,
ahlakî, fizik yoğunluğuyla dışa taşma basıncı altındaydı. Mısra zihnimde
parladı:

Ölüler beni serinliğe
yakıştıramaz.

Mısraların hikâyesi herhangi bir anlamı açığa vurduğu için
değil, şiirin bir kıvamdan doğduğunu gösterdiği için belki önem sahibidir.

Şiiri mümkün kılan biçimi zihnimin özel bir işleyiş
tarzından çıkarıyorum. Bu, biraz uyanıkken rüya görmeye benziyordu. Görüntüler
bilincimin yerinde olduğu bir zamanda kafamda beliriyor, ama onları keyfimce
yeniden biçimlendirmek yerine ana biçimlerini koruyarak dışlaştırmaya
çabalıyordum. (s. 30-31)

Wallace Stevens

…hayatı yoktu, şiiri vardı. Alelade yaşamış, fevkalade
yazmıştı. (s. 33)

Belki şiir insanla ilgili bütün boyutları fark etme
çabasında saklıydı.

İçine doğduğu şartlardan soyutlanmış, kendi zamanının ve
kendi mekânının ürünü olmayan insan var mı? Hayır demiştim ben ve yine hayır
diyorum.

Gündelik hayat şiiri öldürüyorsa, şiir de gündelik hayatı öldürmeliydi.
Türkiye’de yaşayan bizler için gündelik hayatın temel belirleyicisi, tepeden
alınan kararlar olduğu düşünülürse, ne gibi insanlar olduğumuzu bilmek için ne
gibi siyasi kararların gölgesinde kaldığımızı bilmemiz gerek. (s. 35)

Savaş sonunda doğmuş olmam, bana öyle geliyor ki, nasıl bir
aile içine doğmuş olmamdan, nasıl bir eğitim aldığımdan çok daha etkilidir.

…savaş sonrası (…) Türkiye’de (…) akılları durduracak
bir pişkinlikle diktatörümüzü demokrat yaptık. (s. 36)

1946’da ve 1950’de Müslüman halk için kimin iktidara
geleceği önemli değildi, kimin iktidardan gideceğiydi önemli olan. (s. 37)

Bütün olup bitenler, çocuk yaşımda, büyüme çağlarımda görüp
anlayabildiğim şeyler değildi…

Hükumetten bağımsız bir devlet bulunduğunu
hissetmem bir kazançtı benim için.
(s.
39)

İnancı tanımalıydım. İnandığım şeylerin bilgisini
edinmeliydim.

Bakalım bizim temel dini metinlerimizde neler var merakıyla…
(s. 41)

Okumuşlarımız (…) …doğu dünyasıyla olan münasebetlerini
devam ettiriyorlar, ama bu yönelimlerini batılı formlar altında tatmin etme
hevesine kapılıyorlar.

Nitekim ben de aradığımı Kur’an-ı Kerim’de bulamadığımı
rahatlıkla düşünebildim.

Beklentilerimin boşa çıkması din duygusundan ümidi kesmemi
kaçınılmaz kıldı. Daha da ileri gittim: Din aleyhtarlığının insan için en uygun
tutum olduğu sonucuna vardım.

…insanların sorgulamadan kabul edip bağlandıkları her şeye
karşı bir husumet duydum.

Yaşasın şiir! Şiir bunun içindi işte. (s. 42-43)

 Türkiye’nin bazı
aydın çevrelerinde 27 Mayıs 1960’tan sonra ülkede bir özgürlük havası estiği
söylenir.

Hürriyet kimin içindi ve nelerin yapılması için serbestiyet
tanınıyordu? Bu soruyu cevaplandırmak şöyle dursun, böyle bir soruyu aklına
getirecek fikri bir seviyeye sahip insanları fark etmek mümkün değildir.

…hiç kimse başka bazı kapıların kapalı tutulduğunu ve o
kapıların kapalı tutulması için bir tek kapının özellikle açık tutulduğunu
düşünmedi. Açık kapı, sözümona sol’a açık kapıydı. Nasıl bir sol? Güdük bir
kalkınma ideolojisinin yedeğinde, hiçbir tarihi birikimi esas almaya yönelmemiş
ve Batı aydınlanmasının temel taşlarından nasibini almamış bir sol. (s. 44)

Fakültedeki pervasız konuşmalarım dikkati çekmiş olmalı ki
beni, Fikir Klübü’nün tanışma toplantısına çağırdılar. Hemen ardından üyelik ve
yönetim kurulunda sekreterlik görevi geldi.

Ukalanın biriydim ben. Her yerde bilgiçlik taslıyor,
sosyalist olmayanların adamdan sayılamayacağını söylüyordum. (s. 48)

Bir akşamüstü bitirdiğim şiiri evde, ağabeyimin Olivetti
marka beylik yazı makinesinde tadına doyulmaz bir zevkle temize çektim.

Ataol’un (…) evine yürüdüm.

Bir ara beklenmedik bir soru yöneltiyor şair arkadaşım:
“İsmet, neden Parti’ye kaydolmuyorsun?”

Ben şair olmayı en değerli uğraşı saymış, kafası insanı
keşfetmekle meşgul biriyim. Parti, marti bunlar daha alt kademe insanlarının
işi. (s. 49)

Fikir Klübü yönetim kurulu içinde TİP’e kaydını
yaptıranların ilki bendim.

1961 Anayasası’nın oylandığı dönemde mütesettir bir kadının
diğerine şöyle dediğini işittim: “Eğer evet dersen, bütün bu olup biteni kabul
etmiş olacaksın.” Türk halkı 1961 Anayasası’nın oylanışında yüzde kırk dört
oranında hayır oyu kullandı, bütün resmi kurum ve kuruluşlar evet kampanyasında
köy köy dolaşarak görev yaptıkları halde. (s. 54)

Umutları pohpohlayan bir şiir yazmak benden uzak olsundu,
umutsuz bir şiir ise ancak habis ve yıkılmış bir insanın eseri olabilirdi.
Benimki, umudun nerede olduğunu düşündüren şiir olsun isterdim. (s. 59)

Türk sosyalizmi (…) Tanzimat’tan 27 Mayıs’a uzanan
Batılılaşmanın vicdan azabıydı. (s. 61)

Şair olmanın avantajı hayallerin ne işe yarayacağını
bilmekte galiba. Şiiri hayatlarında arayanlar, hayallerin gücünden yararlanmayı
bilemeyip güçlü hayallerin hayatlarını baskı altına almasına, hayatlarını
berheva etmesine izin verenlerdir. (s. 63)

Kendi başına bir şeyler başaramazsan, başkalarıyla birlikte
de işe yaramazsın. (s. 65)

…bir mısra yazılmaya değer görülüyorsa bu, onun ustalıkla
düzenlenmiş yapısından ötürü değil, bana kendimin de bir parçası olduğu dünya
ile ilgili olarak yaptığı ifşaat yüzündendi. (s. 67)

Sosyalist olmak bana yurtseverliği, yani toprağı ve
insanıyla kendi ülkemin benimsenişini getirmişti. (s. 80)

Darwin’in (…) doğal seçme teorisi endüstriyalizmin
acımasızlığını takdis etti. (s. 84)

Octavio Paz’ın dediği doğrudur, burjuvaların bünyesi şiirin
sindirimi içim elverişli değildir. (s. 87)

12 Mart 1971 sonrası (…) inzivaya çekilmedim, fiili olarak.
Fakat düşüncemi bulandıracak, düşünmekte olduklarımı kesintiye uğratacak
ilişkiler ortadan kalktı. Bu süreç içinde beni Müslüman olmaya götüren belirgin
bir olay, bir kişi veya belirgin bir iç aydınlanması yok. Yaşadığım binlerce
olay, o güne kadar iyi veya kötü bağlantılar içinde olduğum binlerce kişi benim
öz kaygularım bakımından ne anlama sahipti? Acaba insanın hep korku ve
tedirginlik içinde olmadan yürüyebileceği bir yol var mı? İnsan hem haklı
olduğunu, doğru davranış içinde olduğunu bilip hem de güvenlik içinde
bulunabilir mi? Kime hesap verilecek? Kim beni yargılayacak? Eğer hata ve
yanlış içindeysem beni kim bu halimle kabul edebilir? (s. 90-91)

Dağ başındaki çoban, ormandaki avcı, bulundukları yerde
insan olarak tek başına kaldıkları halde “yalnız” değiller; insanlardan uzak
yaşamayı bile isteye seçmiş bir kimseye yalnızlık içinde değil “inzivada” diyoruz.
Buna karşılık, büyük şehirlerde çok sayıda benzerleriyle birlikte, onlarla
yanyana yaşayan insanların her günkü sıkı ve birbirine bağımlı ilişkiler içine
gömülmüş insanların yalnızlık içinde olduğunu söyleyebiliyoruz. Öyleyse
yalnızlık adını verdiğimiz şey, insana dışından gelen bir şey değil. İnsan,
yalnızlığı içinden türetiyor, insanların içini kaplıyor yalnızlık… (s. 96)

Doğrucası, yalnızlık sahip çıkılan, ancak sahip çıkıldığı
zaman yalnızlık olabilen bir şeydir; insanın kaçınılmaz bir süreç sonucunda
sürüklendiği ve dış şartların dayattığı “tek başınalık”tan, “bir kişi
kalmak”tan, “kimsesizlik”ten, “garip”likten farklı, hem çok farklıdır. (s. 97)

Proust (…) hissettiği her şeyde kendinde başlayıp, kendinde
biten sebepler-sonuçlar bulacaktır.

Türkiye’de Batı medeniyetinin (…) daha açıkçası
emperyalizmin bizi güdebilmek için bizi bilmekle yükümlü tuttuğu bilgi (!) leri
hayatının ekseni kılan her kimse, yaşı ve mevkii ne olursa olsun yetişmiş
sayılamaz.

…yetişmiş olabilmenin iki yolu vardır: Birinci yol,
Batılıların aydınlanmaya ve aydınlanmanın devamına götüren yoldur… (s. 101)

İkinci yetişme yolu, ferdi çabalarla birinci yola mümkün
olduğunca yaklaşmaya çalışırken kişinin kendini içinde yaşadığı toplumun kaderi
hakkında sürekli duyarlı, sürekli uyanık tutmasıyla yürünebilir. (s. 102)

Batı dünyasının gerçek ürünü olan insanlar için birey olma
hali ve onun bir uzantısı olan yalnızlık anlaşılır bir şeydir. Yalnızlar Allah’ın kendilerine, kendilerini unutturduğu
insanlardır.
(s. 103)

…yalnızlıktan kurtuluşum birinci aşamada emperyalizmin beni mahkûm
ettiği cehaleti reddetmekle başladı. (s. 104)

…yalnızlık benim için çok uzak bir duygu (…) çünkü
yaratılmış olmayı kavramak, Yaratan’ın iradesine sürekli duyarlı kalmayı
getirir. (s. 105)

Her insanın (…) bir hayatı var. Ben
bu hayatı bilerek, isteyerek, her dakikasını kendimin kılarak, duyarak ve
düşünerek, uyanıklık içinde yaşamak istiyorum.

…insan, ölüm kendini bulduğu anda içinde bir
boşunalık duygusu taşımamalı.
(s. 113)

Kim, nerededir? Yerimizi biliyor muyuz?

sen neden buradasın veya sen neden burada değilsin

Şule Yayınları

1995