Usul-i Aşere/On Usül Nedir, Ne Demektir, Hangileridir

0
58

Usul-i Aşere

On usul demek olup Tasavvuf ıstılahında tarikata giren sâükin seyru sülük esnasında uyması gereken on tasavvufi esastan ibarettir. Usul-i aşere, ilk defa büyük Türk mutasavvıfı Necmeddin Kübrâ (H. 618/1226) tarafından sistemleştirilmiş ve tasavvuf tarihindeki yerini onun adına nisbetle almıştır. Hattâ o derecede ki, Necmeddin Kübrâ denilince “Usul-i aşere”, Usul-i aşere denilince de Necmeddin Kübrâ” hatıra gelir olmuştur. Müellifin Usûl-i aşere adını taşıyan rîsâîesi yine büyük bir Türk mutasavvıfı olan Bursalı İsmâil Hakkı tarafından tercüme ve şerhedilmiştir. Usûl-i aşeredeki esaslar şöyle sıralanmaktadır:
1. Tevbe,

2. Zühd, 3. Teyekkül, 4, Kanâat, 5. Uzlet veya halvet, 6. Zikre mülâzemet, 7. Tamamıyla Hakk’a dönmek, 8. Sabır, 9. Murakabe, 10. Rızâ.

Tasavvufi açıdan bu on esasın kısaca izahları da şöyledir:

Tevbe: Kulun irâde ve ihtiyarıyla güinâhtan pişmanlık duygusuyla dönmesidir. Yâni bir mümin İnsanlık icâbı bir ginâh işlediğinde veya hataya düştüğünde, bundan dolayı çok üzülür, kendi kendini kınar, pişman olur ve bütün hayatı boyunca bir daha bu günaha dönmemeye söz verirse; işte bu, Peygamberimizin tarif ettiği ve mutasavvıfların itibar gösterdiği bir tevbe olur. Zira günah kul ile Allah arasında bir perde ve engeldir. Tasavvufi telâkkide günâh, sâdece şeriatın gösterdiklerinden ibâret değildir. Kalbin meylettiği işler yasak olmasa bile, insanın onlara olan ilgisi onları perde hâline getireceğinden onlardan da tevbe lâzımdır. Nitekim mutasavvıflar tevbeyi üç derecede mütalâa ederler:

a) Avamın tevbesi: Şeriatın gösterdiği günâhlardan tevbe etmek,

b) Havassın tevbesi: Gaflet içinde geçirilen zamanda tevbe,

c) Ehassu’l-havâssın tevbesi: Bir ân bile olsa hasenatı terketmekten dolayı duyulan nedâmet ile yapılan tevbedir.

Tevbe, inâbe ve evbe ile üç basamak teşkil eder. Birinci basamağı teşkil eden tevbe, azap korkusuyla günâhtan dönmektir, ikinci basamak oian inâbe sevâp arzusuyla yapılan tevbedir. En üst derece olan tevbe ise sırf Hakkin rızâsını kazanmak için yapılır. Allah’tan başka bütün matlublardan uzak kalmak müridin vazifesidir. Bu uzak kalınacak şeylerin arasında insanın kendi vücuduna âid oian ilgiler bile vardır. Onlar da zaman zaman sâlike perde olurlar.

Zühd: Zühd dünya malından, şehvetlerden, mâsivâdan nefsin hoşuna giden herşeyden nefsi uzaklaştırmaktır. Şöyle de tarif edilmiştir: “Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hesa, terk-i terk” Yâni dünyayı, âhıreti, varlığı ve hatta terketme duygusunu bile
terkederek gönlü Hakk’a bağlamak, Hakk’ın dışındaki her türlü varlıktan gönül bağını kesmektir. Hakk’ın tecellıgâhı demek olan gönül evi, kalbini mâsivâ kirleriyle mülevves hâle getirmemek; kalp sarayının gerçek padişahına orayı tertemiz teslim etmektir.

Tevekkül: insanın kul olarak yapabileceği esbabı yerine getirdikten sonra neticeyi Allah’a havale ederek O’na güvenip dayanmasıdır. Tevekkül, müminin sıfatı ve imanın meyvesidir. Bu meyveden mahrum bulunanın kuvvetli bir imana sahip olması düşünülemez. Tevekkülün mahalli kalptir, bu yüzden zâhirî ameller tevekküle mâni değildir. Kur’ân’da tevekkülü; Allah’a güvenip dayanmayı emreden pek çok âyet-î kerîme vardır. Mutasavvıflar tevekkülde üç mertebe kabul ederler. Tevekkülün birinci derecesi, kulun kendi vekiline karşı olduğu gibi Allah’ın kefâletine, inayetine inanıp güvenmesidir. İkincisi, kulun, annesinden başkasını tanımayan ve ondan başkasına itimad etmeyen çocuk gibi sâdece Allah’a yönelmesidir. Üçüncüsü ise kulun, ölü yıkayıcı elindeki meyyit veya rüzgârın önündeki yaprak gibi Allah’a teslim olmasıdır.

Kanâat: Yaşamak için zârurî olan ihtiyaç maddelerinin dışında bütün nefsi arzu ve hayvânî isteklerden âdetâ bir ölü gibi uzak kalmak yeme içme ve mesken hususunda isrâfa kaçmamak ve bilhassa yemeyi asgarî sınıra indirmek demektir. Ayrıca şöyle de tarif edilebilir: Çalışıp çabalıyarak bütün cehdins sarfettikten sonra eline geçene razı olmak ve eline geçeni sâdece nefsine tahsis etmemektir. Halk tasavvuf anlayışındaki “Bir lokma bir hırka” tabiri kanâatin en güzel tarifidir. Böyle bir anlayış insanı dünya hırs ve
tamamdan ve dolayısıyla hased duygusundan koruyacağı için gönül huzurunu sağlamada müessir olur.

Uzlet: Halk arasına karışmaktan inziva ve halvet yoluyla yüz çevirmek demektir. Sâlik bütün her şeyiyle Hakk’a yönelmiş bulunduğundan sülukünü ikmâl edinceye kadar halkın arasına fazla karışmamalı ve bu suretle halk ile ihtilâftan meydana gelebilecek havâtır ve kasveti def’etmelidir. Sülûkünü ikmâl ettikten sonra ise tekrar halkın arasına karışarak “Emr bi’l-ma’ruf ve Nehy ani’i-münker” vazifesini yerine getirmelidir. Halkın arasına karıştığı, bu demlerde bile sufînin gönlü dâimâ Hakk iledir. Yâni ”El kârda gönül Yâr’dadır”

Uzlet, tasavvufta Peygamberimizin peygamberliğine tekaddüm eden günlerindeki münzevî hâlinden alınmıştır. Uzletin esâsı halvet usulü ile duyu organlarını çeşitli tasarruflardan uzak tutarak dikkat ve himmeti belli bir noktaya teksif ile ruhu yüceltmek ve Hakk’a erdirmektir.

Zikr’e mülâzemet: Mâsivâyı gönülden çıkarabilmek için gece gündüz Allah’ı zikir ile meşgul olmaktır. Zikir Kur’ân’da üzerinde önemle durulan ve pek çok âyet-i kerîme ile emredilen hususlardandır. “Unuttuğun zaman Rabbmı zikret!” (el-Kehf, 24) âyeti dâimi olarak zikretmeyi,bir an bile Aliah’ı hatırdan çıkarmamayı emrediyor. Bunun kazanılması ise belli temrin ve alıştırmalarla olacağından tarikat pirleri miiridlerine çeşitli şekillerde zikirler telkin ederek bunu sağlamaya çalışmışlardır.

Allah’a tam teveccüh: Ailah’a bütün varlığıyla yönelmek demek, ondan başka herşeyden (mâsivâ) kalbi temizlemiş olmaktır. İşte o zaman insan külliyen Allah’a yönelmiş olur. Bu noktada sûfî için Allah’tan başka matlûb, mahbûb ve maksud yoktur. Bu hâl içinde bulunan sufiye bütün nebilerin ve velîlerin makamları arzolunsa -bir an için bile- bunların hiç birine iltifat etmez. Çünkü makam aşk ve sevgisi bu yolu kesen bir histir. Allah’a tam teveccüh sağlayan ise gerçek sevgiliye kavuştuğundan onun için her türlü makam, câzibesini kaybetmiş demektir.

Sabır: Nefsin hazz duyduğu şeylerden mücâhede ile uzak kalmasıdır. Bu yolla nefsin ülfet ettiği ve hoşlandığı şeyleri ona vermeden örnek ve güzel bir yol üzerinde yürümeyi temin etmekte sebat göstermek, gerçek ve tasavvuff anlamda bir sabırdır. Ancak sabır acz ve meskenetle karıştırmamalıdır.

Murakabe: Kulun kendi kuvvet ve kudretini bir tarafa bırakarak Hakk’a nâzır olmasıdır. Bu makamda bulunan sâlik itâat ve amel-i sâlihle Hakk’ın lütfunu ister, onun aşk deryasına dalarak ona kavuşmanın iştiyakını duyar, nihayet onun huzurunda şevke gelip ağlar. Hakk Teâlâ da yüce nuruyla sâlik için hiç kimsenin kapatamayacağı rahmet kapılarını açar. Mücâhede ve riyâzet yoluyla nefs-i emmâre otuz senede yok edilemezken bu yolla birden bire yok oluverir.

Rızâ: Nefsin rızâsından sıyrılarak hiçbir ezeli” hükme itirâz etmeden ve münâkaşaya girmeden bütün işleri Hakk’ın ebedi tedbirlerine havale ederek onun rızâsına erişmektir. Rızâ, tasavvufi makamların en yükseğidir. Hakk’ın takdir ve tecellîlerine boyun kesmek ve teslim olmaktır. Yâni:

Hoştur bana senden gelen
Yâ gonca gül yahut diken
Yâ hıl’at u yâhut kefen
Lütfün da hoş kahrın da hoş

diyebilmektir.

Tasavvuf, usül-i aşere denilen bu on temel ile özetlenmiş durumdadır. Hemen bütün tarikatlar bu on esası kabul ettikleri
gibi herhangi bir müslümanın hiçbir tarîkata intisab etmeden usul-i aşere ile yol almasını uygun görenler bile vardır.