Türkiye’de Sosyoloji: Türk Sosyolojisinin Temel Nitelikleri ve Genel Eğilimleri

Türk
Sosyolojisinin Temel Nitelikleri ve Genel Eğilimleri

Sosyolojinin konusu olan toplum olaylarına
ve sorunlarına yaklaşım biçimi belirli bir tarih ve dünya görüşüne bağlılık ile
belirlenir.
Toplum olayları tarihsel
bir zemin üzerinde gerçekleşen olaylardır. Tarihsel ilişkiler içinde toplumlara
gerçek yerlerini ve kimliklerini ise toplumlar arası çatışmalar kazandırmaktadır.

Türkiye’de sosyolojinin en belirgin özelliği
siyasete aşırı bağımlılık göstermesidir.

TÜRKİYE’DE
SOSYOLOJİNİN ANA YÖNELİŞİ: BATICILIK TÜRKÇÜLÜK

Türkiye’de sosyoloji alanında karşımıza çıkan
Türkçülük, İslamcılık, liberalizm, sosyalizm gibi akımlar farklı düzeylerde Batıcılıkla
ilişkilidir. Her biri Türkiye’nin Batı çıkarlarına uyumlulaştırılması ya da modernleştirilmesi
yolunda farklı çözüm stratejilerini temsil etmektedir.

Sosyolojide Batı eksenli toplum ve tarih
anlayışının egemenlik kazanmasıyla Batı-dışı toplumların gelişme çizgisi ve
yönü Batı’ya göre tanımlanmıştır.

Prens Sabahattin Türk toplumunun bireyci
(particulariste) toplumların aksine, kamucu (communautaire) yapıda olduğuna ilişkin
görüşlerinin dayanaklarını Le

Play (Science Sociale) okulunda bulmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu’nu merkeziyetçi ve bürokratik yapısının özel mülkiyetin,
bireysel girişimin, kısacası kapitalizmin gelişmesi önünde bir engel oluşturduğunu
düşünen Prens Sabahattin’in önerdiği model İngiliz toplumuydu.

Sosyoloji çerçevesinde Batıcılığın ve güncel
siyasete aşırı bağlılığın tezahürlerine Prens Sabahattin’in öncüsü olduğu Science
Sociale okulunun çalışmalarında karşılaşmaktayız. Prens Sabahattin’in görüşleri
doğrudan belli bir siyasetin savunusu biçiminde olmasa da özellikle
Anglo-Amerikan yaşam tarzı ve uygarlık anlayışına tanınan üstünlük biçiminde her
dönemde varlığını sürdürmüştür.

Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu “teşebbüs hamlesi
ruhu” kavramlaştırması ile ulusçu doktrinle liberalizmin bir sentezini gerçekleştirmiş
ve Marx’ın tarihsel materyalizmine karşı tarihsel psikolojizmi (toplumsal gelişmede
bireysel iradenin ve karizmatik liderliğin önemini) savunmuştur.

Sabri F. Ülgener Max Weber’in görüşlerinden
hareketle-, ülkemizde Batı örneğinde ekonomik rasyonaliteye dayalı bir
kapitalizmin yeşerememesinin asıl nedeni olarak Müslüman değerler sistemini
göstermektedir. Yine, Mümtaz Turhan gibi milliyetçi-muhafazakâr olarak tanınan
bir sosyal bilimcimiz Soğuk Savaş konjonktürü içinde ülkemizde Amerikan
tezlerini savunmuş ve bir anti-komünist tutum takınmıştır.

19. yüzyıl başlarından itibaren Alman ve
Macar Türkologların Orta Asya Türk topluluklarının tarihi, dil ve edebiyatı, toplumsal
yaşantısına dair yaptıkları çalışmalar Türkçülüğe yüzeysel de olsa bir
entelektüel zemin oluşturmuştur.

Türkçülüğün etkili bir siyasal akım ve aynı
zamanda bir sosyoloji anlayışı olarak benimsenmesi II. Meşrutiyet’in ilk yıllarına
rastlar. 1910’larda Rusya’dan gelen Türkçülerin öncülüğünde kurulan Türk Yurdu
dergisi çevresinde gelişen akım, kısa sürede Ziya Gökalp’in sosyolojik
incelemeleriyle en yetkin ifadesine kavuşmuştur.

Ziya Gökalp II. Meşrutiyet yıllarında Türk
Yurdu dergisinde “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” başlıklı bir dizi
makale kaleme almıştır. Bu çalışmasında üç siyasi akım (Türkçülük, İslamcılık
ve Batıcılık) arasında bir denge kurmaya yönelmiştir.
Gökalp İslamiyet ile Türklük arasında
herhangi bir çelişki ve zıtlık görmüyordu.
Gökalp’in
İslamiyet ve Türklük ilişkisi üzerine görüşleri zamana ve ülke koşullara bağlı
olarak dönüşüm geçirmiştir.
Cumhuriyet’in
ilanı sırasında kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları eserinde sistemini yeni baştan
gözden geçirmiş, yeni kurulan ulus-devlet yapısına daha uygun olacağını düşündüğü
laik bir anlayışı benimsemiş ve “İslamlaşmak” ilkesini “Türkleşmek” lehine
sisteminden dışlamıştır.

İSLAMCILIKTAN
LAİKLİ⁄E

İslamcılık akımı da, içine barındırdığı Batı
karşıtı bütün direnç unsurlarına rağmen, Batıcılaşma akımı içinde Batılı
devletlerle iş birliği yapmanın bir yolu olmuştur.

Birçok Türk sosyoloğu, İslam kimliğini
sosyal gelişme/ilerleme önünde bir engel olarak gördüğü için dini konulara eğilme
gereği duymuşlardır.

Batı’da laiklik düşüncesi, özellikle
feodalizm tecrübesini yaşamış Batı Avrupa toplumlarına özgü toplumsal ilişkilerin
ve sorunlarının bir ürünüdür.
Orta Çağda
iktidarın uhrevi otorite (kilise/papalık kurumu) ile dünyevi otorite (krallık
kurumu) arasında paylaşılması, bu ikili iktidar arasındaki ilişkilerde olduğu
kadar toplum katında da büyük sorunlara yol açmıştır.
19. yüzyılda iktidara el koyan burjuvazi
kendi düzenini kurması ve toplumu kendi siyasetine uygun olarak yeniden
örgütlemesi gerektiğinde eski düzenin ayrıcalıklarına karşı çıkmış, kilise ve
aristokrasinin ayrıcalıklarını tasfiye etmiştir. Laiklik mücadelesi bu olaylara
bağlı bir gelişmedir.

Doğu uygarlıklarında ve Osmanlı-Türk
toplumunda benzer bir ayrım ve çatışkıya tanık olunmamaktadır. Aksine Doğu-İslam
uygarlıklarında çağlar boyunca din kurumu daima merkezî devletin (sarayın)
emrinde olmuş, devletin dışında ve devlete karşı bağımsız bir güç oluşturmamıştır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra laiklik ilkesi
yeni rejimin temel ve vazgeçilmez dayanakları arasında yer almış ve toplum için
biçilen Batılılaşma/çağdaşlaşma tasarımının temelini oluşturmuştur. Türkçülüğün
Esasları’nda Ziya Gökalp’in de belirli yönleriyle katkıda bulunduğu Tek Parti
dönemi laiklik anlayışı katı bir çerçeve sunmakta ve dini yaşantıya belirli kısıtlamalar
getirmektedir. Çok partili yaşama geçiş ise laiklik anlayışında belirgin bir değişime
yol açmıştır.

İslam’ı kamusal alanda görünür kılma
yönündeki meşruiyet arayışları 1990’lı ve 2000’li yıllar boyunca sürmüştür.

Laiklik çerçevesinde getirilen öneriler
sosyal mühendislik projesi çerçevesini aşamamıştır.

20. yüzyıl başlarında sosyalizm Rusya’da bir
devlet siyaseti haline geldiğinde ve II. Dünya Savaşı sonrasında bir devletler
bloğunun savunduğu bir cephe siyaseti oluştuğunda, Türkiye’de de sosyalizm akımına
yönelik bir ilgi ortaya çıkmıştır. Erken dönemde, çalışmalarında sosyoloji ile
sosyalizm öğretisini bütünleştiren belki de tek kişi Hikmet Kıvılcımlı’dır.

1960’lı yıllardan Türk sosyolojisi ve sosyalizm
adına günümüze kalan görüşler Kemal Tahir ve Baykan Sezer’den başka bir
mecradan gelmemiştir.

DOĞU-BATI
ÇATIŞMASI

Türk sosyolojisinin kimliğini bulması,
sorunların açıklanması ve çözümünde kendisine ait kaynakları olması, kendi
tarihinden sonuçlar çıkarmasıyla mümkündür. Bu yönde anlamlı bir çaba Baykan
Sezer’den gelmiştir. Sosyolojimizin Batı etkisinden, aktarmacılıktan kurtulması,
Türk toplum ve tarihiyle kaynaşması onun bütün çalışmalarının ana saikini oluşturmuştur.

Türk toplumu önemini ve kimliğini Doğu-Batı
ilişkileri içinde kazanmıştır. Türkiye’nin bu çatışma içinde özel bir yeri ve
rolü vardır.

Kemal Tahir, sosyalist dünya görüşünü
benimsemekle birlikte Batı sosyalizminin şablonlarıyla yetinmeyerek bize
önerilen çözüm önerilerini sorgulamış, olayları ele alış tarzı ve özgül sosyalizm
arayışıyla Türk toplum gerçeği üzerinde bilinçlenmemizi sağlamıştır. Baykan
Sezer onun bu arayışlarını Doğu-Batı çatışması görüşüyle geliştirerek, Türkiye’nin
sorunlarını Türk toplum tarihinin birikimine dayalı bir açıklama çerçevesine oturtmuştur.

Baykan Sezer sosyolojisi sadece Doğu-Batı
ayrımı ve çatışmasına değil, Türkiye’nin ve Doğu toplumlarının çıkarlarının Batı’dan
farklılığına da bir açıklama getirmiştir.

TÜRKİYE’DE SOSYOLOJİ

Editör: Prof. Dr. Çağatay Özdemir

Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2638

2. Baskı, Nisan 2013, Eskişehir