TÜRKİYE’DE DİN SOSYOLOJİSİ

517
PAYLAŞ

Batı’da, sosyolojinin felsefi bir geleneği vardır. Sosyoloji, felsefi düşüncenin

toplum olayları üzerine eğilmesi sonucu doğmuştur. Ülkemizde ise, İbn Haldun’un

etkisiyle sosyolojinin ilk habercileri tarihçiler olmuştur. Katip Çelebi,

Naima, Müneccimbaşı, Pirizâde, Ahmet Cevdet Paşa, Mizancı Murat Bey bunun

örnekleridir. Özellikle A.Cevdet Paşa, tarihi sosyolojik açıdan ele alan

ilk tarihçidir.

Türkiye’de Batılı anlamda sosyoloji ise, II. Meşrutiyet öneminde, A.Comte’nin

kurup Durkheim’in geliştirdiği sosyoloji okulunun düşüncelerini seyen

Ziya alp ile Le Play’ın kurduğu sosyal bilim okulunun görüşlerini savunan

Prens Sabahattin vasıtasıyla girmiştir.

Tanzimat Dönemi

Aslında sosyolojinin kurucusu A.Comte’nin Tanzimat hareketinin başlatıcısı

Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupla, daha sonra Fransız pozitivistleriyle

yapılan yazışmalar ve yine bu dönemde dergilerde Batılı sosyologlardan çevriler

vb. dikkate alınacak olursa, Türkiye’de sosyolojinin ve din sosyolojisinin

ön tarihini Tanzimat döneminden başlatmak mümkündür.

Zaten sosyolojinin Fransa’daki çıkışına paralel olarak Tanzimat Dönemi

(1839–1876), Osmanlı aydınlarının Batı’daki gelişmeleri yakından izledikleri,

Fransa’daki toplumsal değişim ve bunalıma benzer sorunların Osmanlı’da

da yaşanıyor olması nedeniyle sosyal, kültürel, ekonomik ve yönetim

sorunlarına çözüm aradıkları bir dönemdir. Tanzimat aydınlarının sosyolojiye

ilgileri, sosyolojik düşünceyle tanışmaları ve bundan etkilenerek ürettikleri

entelektüel çabalar bilinmektedir. Bu nedenle Ali Süavi, Şinasi, Namık

Kemal, Münif Paşa, A.Cevdet Paşa gibi aydınları sosyolojinin ve din sosyolojisinin

öncüleri olarak görmek hiç de abartılı sayılmamalıdır.

Tanzimat aydınları, Osmanlı toplumunun sorunlarını Batı’daki

örneklerine uygun olarak toplumsal kurumların işleyişinde ortaya çıkan

bozulmalarda görmüşler ve bu durumu toplumun yapısıyla

ilişkilendirmişlerdir. Aile, eğitim, hukuk, siyaset vb. toplumsal kurumlarda

varsaydıkları sorunların çözülmesi yaşadıkları topluma da düzen ve esenlik

getirecektir düşüncesi bu aydınların sosyolojik yaklaşımları olarak

değerlendirilebilir. Örneğin bunlardan Ali Süavi’ye göre toplumsal ahlak

büyük ölçüde bozulmuştur. Bu durum, başta siyaset olmak üzere bütün

toplumsal kurumları etkilemektedir. Anlam ve değerini İslam’dan alan bir

ahlaki anlayışın tekrar kurulması halinde bütün bu bozulma ve çöküşün

önüne geçilebilir düşüncesi onun çağdaşı olan Fransız sosyologu Le Play’den

mülhem olan sosyolojik yöntemini biçimlendirmektedir. İkinci bir örnek

olarak Münif Paşa ise, eğitim yoluyla toplumun düzeleceğine inanmaktadır.

Eğitimi toplumsal gerileme ve bozulmalar karşısında bir çare ve önemli bir

toplumsal tedavi aracı olarak görme düşüncesi de E. Durkheim’e aittir.

Görüldüğü gibi 19. yüzyıl, Osmanlı Devleti ve toplumlarının (Memâlik-i

Osmaniye) karşı karşıya kaldıkları sorunlardan çıkış yolu arama çabalarının

yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir. On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı’nın

kendi düşünce geleneği içinde çözüm üretemediği ve açmazda olduğu,

dolayısıyla çözümsüzlüğün hüküm sürdüğü bir dönemdir. Osmanlı’nın

çöküşünü önlemek için yapılan Tanzimat, Islahat, I. Meşrutiyet vb. yenilik

hareketleri hep sonuçsuz kalmış, kalıcı çözümler üretilememiştir.

Böylelikle kurtuluş reçetesi dışarıda, Batı’da aranmaya başlanmıştır. Batı’ya

yöneliş sürecinde sosyolojiyle karşılaşılmış, kurtuluş umuduyla o

yakından izlenmiş, izlenmekle kalmamış ateşli taraftarlarını da bulmuştur.

Artık, 19. yüzyılın son çeyreğinde devletin yaşadığı sorunlara paralel olarak,

devleti kurtaracak reçeteleri sunan bir bilimdir sosyoloji.

Bu bağlamda, Tanzimat dönemi aydınlarından Ahmet Cevdet Paşa’nın

din ve toplum anlayışının, konumuz açısından temsil edici bir örneklem

çerçevesi oluşturacağı söylenebilir. Dolayısıyla şimdi Paşa’nın bazı görüşleri

özetlenecektir.

Ahmet Cevdet Paşa (1823–1895)

Tanzimat döneminin önde gelen düşünürlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa,

büyük bir devlet adamı olduğu kadar aynı zamanda tarihçi, hukukçu, edip,

eğitimci ve sosyolog / din sosyologudur. Dolayısıyla o, çok yönlü bilim adamı

türünün son örnekleri arasındadır. Hem bilimde hem de siyasette başarılı

olmuştur. Bilim adamlığında döneminin tüm payelerini elde etmiş ve bu çerçevede

tarih, felsefe, hukuk, din, sosyoloji ve edebiyat alanlarında eserler

vermiştir.

Ahmet Cevdet Paşa’nın din sosyolojisi çalışmalarına kaynaklık edebilecek

eserlerinin isimlerini öğrenmeye çalışınız.

Ahmet Cevdet Paşa, gerçek bir sosyoloji – ve din sosyolojisi – malzemesi

olan İbn Haldun’un Mukaddimesi’ni Türkçeye ilk kazandıran kişidir. İbn

Haldun’un asabiyet teorisini Osmanlı Devleti’ne uygulayan Ahmet Cevdet

Paşa, Haldun’un ‘tavırlar nazariyesi’ni de Katib Çelebi, Müneccimbaşı,

Naima gibi Osmanlı tarihçilerine benzer bir anlayışla aktarmış ve her devlet

gibi Osmanlı Devleti’nin de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş

safhalarından geçeceğini, ancak beşinci tavrın, tıpkı diğer Osmanlı

tarihçilerinin söylediği gibi, değiştirilebileceğini belirtmiştir. Paşa için nesebe

dayanan kavmi asabiyet ile ortak değerlere ve inanca dayanan manevi

asabiyetin birleşmesi, bir devletin sağlıklı ve uzun ömürlü olmasının

gerekçesidir.

Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı kurumlarına yeniden şekil verilmesi

konusunda farklı düşüncelerin hız kazandığı bir dönemde, gelenekçi Doğu

İslam kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmıştır. Osmanlı

kurumlarının İslami esaslara dayandığını dikkate alarak Batı devletleriyle

Osmanlı Devleti’nin farklı din ve medeniyetlerden doğduğunu, bu sebeple de

her yönden Batılılaşmanın hem yanlış hem de imkansız olduğunu düşünmüş,

sonuç olarak Batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır.

Ancak yöntemde yenilikçiliği benimsemiş, Batı’nın pozitif bilimler, teknik ve

yönetim alanlarındaki üstünlüğünü kabul ederek bu alanlarla ilgili Osmanlı

kurumlarının Batı tarzında ıslahını savunmuştur.

Avrupa kanunlarının ve kurumlarının olduğu gibi alınmasına soğuk bakan

Ahmet Cevdet Paşa, İslami geleneklerin korunması gerektiğini söylemiş ve

bir kısım devlet ileri gelenlerinin Fransız kanunlarının alınması yönündeki

görüşlerine karşı çıkarak Mecelle’nin hazırlanmasında en önemli rolü oynamıştır.

Fransız medeni kanununun alınmasını isteyenlere ve bu arada en başta

Sadrazam Ali Paşa ile Fransız büyükelçisi De Bourée’ye karşı vermiş olduğu

mücadele sonunda milli bir kanunun hazırlanması düşüncesini kabul ettirmiş

ve bu düşünceye sonuna kadar sahip çıkarak Mecelle’nin tamamlanmasını

sağlamıştır. O’na göre, medeniyet dine bağlı olduğu gibi İslam toplumunun

anayasası da fıkıhtır ve İslam dini ve hukuku, İslam tarihi ve toplumlarını

kendi şartlarına göre biçimlendirmiştir.

Din deyince, ilahi menşeli, vahye dayanan bütüncü bir sistemi anlayan

Ahmet Cevdet Paşa, İslam’ı sadece bir iman ve ibadetler bütünü olarak görmemekte,

aynı zamanda bir dünya görüşü, bir hayat tarzı olarak anlamaktadır.

Paşa, hayata, tabiata, aileye, kanuna, devlete, ahlaka, topyekûn her alana

dinin ve imanın bakış açısıyla bakmaktadır. Ahmet. Cevdet Paşa, tarihte

Allah’ın koyduğu kanunların geçerli olduğunu söylerken, toplumlarda da

yine yaratıcının koyduğu kanunların geçerli olduğuna inanmakta ve devamlı

değişmekte olan beşeri kanunlar yerine bu sabit kanunları tercih etmektedir.

Batı ülkelerindeki toplumsal, hukuki, siyasi kurumların ve bunların

dayandığı kuralların, onların kendi inançlarının, kendi maddi ve manevi

şartlarının ürünü olduğunu kabul ettiğinden bunların aktarılmasına karşı

çıkan Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı kurumlarının da İslami kurallara dayanması

gerektiğini savunmaktadır. Osmanlı Devleti ile Batı devletlerinin farklı

inanç, din ve medeniyetlerin ürünü olduğuna inanan Paşa, bu nedenle,

Osmanlı toplumunda siyasi, idari, hukuki ve diğer alanlarda İslami etkilerin

egemen olduğunu belirterek bu alanlarda İslami hükümlerin dikkate alınmasının

daha isabetli olacağını savunmaktadır.

Öte yandan, İslamiyet’in getirdiği adalet ve eşitlik anlayışının toplumsal

hayatta önemli yansımaları olduğunu söyleyen Ahmet Cevdet Paşa’ya göre,

İslam dini herkese hak ettiği hürriyeti verdiği için İslam dünyasında Batı’daki

gibi bir hürriyet mücadelesi meydana gelmemiş; buna karşılık adalet düşüncesi

ön plana geçmiştir. İslam’daki bu eşitlik–adalet uyumundan dolayı Avrupa’daki

sınıf çatışmaları, feodalite, sömürü ve zulüm Osmanlı toplumunda

görülmemiştir.

Ekonomik hayatta liberalizmi benimseyen ve iş hayatında Müslümanların

da anonim şirketler kurmasını öneren Ahmet Cevdet Paşa, önemli eserlerinden

biri olan “Tezakir”de ekonomik buhran ile ahlaki çöküş arasında paralellik

kurmaktadır. Fransız Devrimi’ne de özel bir ilgi duyan Ahmet Cevdet

Paşa, bu konunun girişinde, kraliyet Fransa’sındaki ekonomik darboğaza ve

devrimi hazırlayan düşünce iklimine değinir. Ona göre, özellikle Voltaire ve

Rousseau gibi düşünürlerin din aleyhindeki düşünceleri devrim öncesi Fransa’sının

ahlaki bir buhrana sürüklenmesine neden olmuş ve ekonomik buhranla

birlikte ahlaki buhran devrime giden süreci hızlandırmıştır.


Meşrutiyet Dönemi

Osmanlı Devleti’nin ve aydınlarının bakışlarını dışarıya, Batı’ya çevirmelerinin

nedeni, sorunlarını çözmek için başka yol bulamamaları, Batılılaşmayı

çözüm olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Osmanlı’nın Batı seçimi

bilinçli bir devlet siyasetiydi. Bu yeni siyasi seçimin amacı, Osmanlı Devleti’nin

toplumlararası ilişkilerde azalan etkinliğini yeniden arttırmaktır. Osmanlı’nın

Batı seçimi içinde kazanacağı yeni kimliğini tanımlamak ve bu

seçimin getireceği yeni sorunlara çözüm aramak için, Batı’da olduğu gibi bir

bilime ihtiyacı vardı. O nedenle, Batı’daki sorunları çözmek adına kurulan

sosyoloji bilimi Batı’da ortaya çıkar çıkmaz, devleti yıkılmaktan kurtarmak

amacıyla, Osmanlı’nın tercihi olan yeni siyaseti resmi bir ideoloji olarak

savunmak üzere Türkiye’ye aktarılır.

II. Meşrutiyet döneminde Batı’daki sosyoloji ekollerinin hemen hemen

hepsinin Türkiye’ye aktarılması ve siyasi akımlarla bütünleşmesi, toplumsal

sorunları çözmede, Osmanlı özelinde “devleti nasıl kurtarırız?” sorusunun

ancak siyaset aracılığı ile çözümleneceğine inanılmasından kaynaklanmaktadır.

Bu dönemde Osmanlı’ya aktarılan sosyoloji ekolleri ve siyaset anlayışları

sadece Durkheim–Gökalp, Le Play–Prens Sabahattin akımları ile sınırlı

değildir. Bunların yanı sıra, Mustafa Suphi Marksist sosyolojiyi, Ahmet Şuayp

organist sosyolojiyi, Ahmet Rıza pozitivist sosyolojiyi ve bu sosyolojilerin

bağlı oldukları siyasi anlayışları temsil etmektedirler. Ancak, bunlardan

Durkheim ve Le Play’ın sosyolojik görüşlerine dayalı olarak kurulan iki

ekol dışındakiler bir iz bırakamadan kaybolmuşlardır.

Diğer yandan, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı Devleti’ni

içinde bulunduğu bu açmazdan kurtarabilmek için (Osmanlıcılık, İslâmcılık,

Türkçülük ve Batıcılık gibi) bir takım ideolojik düşünce akımlarının

oluşmaya başladığı görülmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında, II. Meşrutiyet’te

daha belirgin olarak ortaya çıkan bu akımlar Osmanlı Devleti’ni

düştüğü bu zor durumdan kurtarmayı, eski gücüne kavuşturmayı amaçlamaktaydılar.

Balkan savaşlarında (1912–1913) Hıristiyan unsurların devlete

karşı tutumlarıyla Osmanlıcılık son bulmuş, Birinci Dünya Savaşı’yla da

(1914–1918) Müslüman unsurların tutumları İslâmcılık politikalarına büyük

darbe vurmuştur.

Bu çerçevede, Z.Gökalp, başlangıçta Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak

gibi farklı eğilimlere işaret eden üç tarz-ı siyasetin birbiriyle uyuşabileceğini

düşünüyordu. Zira modern Türkiye’nin manevi yapısını kuran

etkenler arasında bu öğelerden her birinin kendine özgü bir yeri vardı. Ona

göre Türkler, Batı medeniyetinden yalnız maddi başarılarıyla bilimsel yöntemi

almalıdır. İslâmiyet’ten ise dini inançları almalı, siyasi, hukuki ve toplumsal

gelenekleri bir yana bırakmalıdırlar. Kültürün bütün öğeleri, özellikle

duygusal ve ahlaki bütün değerler Türk mirasından devşirilmelidir.

Ancak, değişen dış konjonktürel olaylar sonucunda Gökalp, Türkleşmek,

İslâmlaşmak, Muasırlaşmak üçlemesinden vazgeçerek, Türkleşmek ve Muasırlaşmakta

karar kılacaktır. Osmanlı Devleti’nin sorunları karşısında sentezci

bir tutum içinde olan Gökalp, Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte tamamen

Batılılaşmayı ve milliyetçiliği öne çıkaracaktır.

Yukarıda ana çizgileriyle açıklamaya çalıştığımız gelişmelerin ekseninde

hep din ve onun toplumsal konumunun tartışılması vardır. Özellikle Batılılaşma

politikalarının üretilmeye başlandığı Tanzimat’tan itibaren düşünürlerimizin

başat konusu din olmuştur.

Türkiye’nin ilk sosyologları olarak bilinen Ahmet Rıza, Ahmet Şuayip,

Bedii Nuri, M. Satı Bey, Prens Sabahaddin, Celal Nuri, Ziya Gökalp, Mehmet

İzzet’in çalışmaları içerisinde, çeşitli sosyal konular arasında dini olaylar

üzerinde önemle durulduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan örneğin Bedii Nuri,

özel sosyolojinin bir bölümü halinde dini-sosyal olayları inceleyen bir din

sosyolojisi üzerinde durmaktadır. Ayrıca, Selahattin Asım’ın ‘İctimaiyyat ve

Şeriat–ı İslamiyye’ (1908) ile ‘İlm–i İctimaa Nazaran İslamiyet’ (1909) isimli

makaleleri de özel din (İslam) sosyolojisi açısından dönemin en önemli

makaleleri arasındadır.

Cumhuriyet öncesi din sosyolojisinin en önemli kaynaklarından biri de bu

dönemde yayınlanan ve önemli tartışmalarla gündemi belirleyen süreli

yayınlardır. Bunlar arasında özellikle İslam Mecmuası ve Sebilürreşad, din ve

toplum tartışmaları açısından içerdikleri zengin malzeme itibariyle öne

çıkmaktadır.

Ziya Gökalp (1876–1924)

Asıl din sosyolojisini, E. Durkheim sosyolojisinin Türkiye’deki temsilcisi

olup, din anlayışında da Durkheim’in etkisinden kendini kurtaramamış

bulunan Ziya Gökalp’ta bulmaktayız. Ziya Gökalp’ın üzerinde önemle

durduğu konulardan birisi de dindir. Ona göre din toplum tarafından

oluşturulan ve toplumlar için zorunlu, vazgeçilmez bir kurumdur. Bu nedenle

Gökalp hayatının her döneminde dine önem vermiştir. Durkheim etkisi ve

44

bakış açısıyla, teorik din sosyolojisi alanına yönelerek, dinin toplumsal

özellikleri ve işlevleri üzerinde durmuştur. Ona göre din, önyargılarla değil,

diğer toplumsal kurumlar gibi sosyolojik özellikleri ile bilimsel olarak

incelenmelidir.

Nitekim İstanbul Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde 1913’te kurduğu

“İlm-i İctima” kürsüsünde, genel sosyoloji yanında özel sosyoloji alanında

dini sosyoloji (İlm-i İctimai Dini), hukuk sosyolojisi gibi dersler de verdiği

bilinmektedir. Bu derslerin notları taş basması olarak çıkmıştır. Böylece

“İlm-i İctimai Dini” adıyla basılan bu eser, Türkiye’de ilk din sosyolojisi ders

kitabı ve telif eser niteliğini de taşımaktadır. Ayrıca, din sosyolojisi ile

doğrudan ilgili birçok makalesi dönemin dergilerinde yayınlanmıştır Bu

makaleler Ziya Gökalp’ın din konusundaki yaklaşımını açık bir şekilde

göstermektedir.

 

Ziya Gökalp’ın 1919’da Darülfünun’dan ayrılması üzerine, Necmeddin

Sadık onun yerine ‘ictimaiyat müderrisi’ olarak atanmış; o da ‘dini ictimaiyat’

derslerini sürdürmüştür. Necmeddin Sadık’ın ‘Dini İctimaiyat Notları’

adıyla Darülfünun’da basılan bir eserinden de söz edilmektedir.

Şimdi, Ziya Gökalp’ın din anlayışına ve bu çerçevede dinin toplumsal

konumuna ilişkin getirdiği yaklaşımlara kısaca bakmakta yarar vardır. Çünkü

bu anlayış 20. yüzyılın neredeyse yarısına kadar doğrudan, günümüze kadar

da dolaylı olarak etkisini bilim çevrelerinde ve politik düşüncede sürdürmüştür.

Ziya Gökalp, Durkheim’in anlayışına paralel olarak dini, toplumun

kolektif (ortaklaşa) vicdanından kaynağını alan sosyal bir olgu olarak

değerlendirilmektedir. Yani din, toplumun değer duyguları ile karışık

ekonomik, siyasi, hukuki, ahlaki vb. hayat şekillerinden birisidir. Başka bir

ifadeyle Gökalp dini , “kökü ma’şeri vicdanda olan ve en güzel çiçeklerini

insanın gönlünde açan bir ağaca” benzetmektedir.

Ona göre “din, ibadetlerle itikatlardan mürekkep”dir. Dinin alanı vicdan

alanıdır. Din, kendi öz alanına çekilmeli ve orada derinleşmelidir. Öteki

toplumsal kurumların alanı ise sosyal ilişkiler alanıdır ve dinden farklıdır.

Gökalp, başlangıçta İslam’da bu ayrımın öz olarak bulunduğunu yani dini

hükümlerle hukuki hükümlerin İslamiyet’te de birbirinden ayrı alanlar

oluşturduklarını, ancak sonradan bunların fakihlerce birleştirilmiş olduğunu

söyler. Bu nedenle, dinin modern milli bünyeye adaptasyonu işinde, öncelikle

din ile devletin ayrılması, aynı zamanda hukuk, siyaset, ahlak ve öteki

toplumsal faaliyetlerin dinin tekelinden ayrılarak, toplumsal iş bölümünün

gerçekleşmesi ve toplumun laik bir temel üzerine oturtulması gereklidir. O,

dinin kendi öz alanı olan vicdan alanına çekilmesinin, onun toplumdaki

öneminin de ortadan kalkması anlamına gelmediğini söyler. Tersine, din

toplum bütünleşmesinde en temel faktörlerden biri olarak işlevini ve önemini

koruyacaktır.

Gökalp’ın düşüncelerinin zamanla laikliğe doğru geliştiği, dini bir ahlak

ve vicdan meselesi olarak algılamaya eğilim gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu

bakımdan o cumhuriyet dönemi laik uygulamaların düşünsel dayanaklarını

hazırlamaktadır.

 

Prens Sabahattin (1879–1948)

Türk sosyoloji tarihinin ikinci önemli ismi, Prens Sabahattin’dir. Fransa’da

deneysel sosyoloji anlayışına sahip sosyal bilim (science sociale) ekolünün

görüşlerini benimsemiş olan Prens, Le Play, Henri de Tourville ve Edmund

Demolis başta olmak üzere bu akımın geliştirdiği görüşler doğrultusunda

Türkiye’nin sosyal yapı değişikliğiyle yeniden eski günlerine dönebileceğini

savunur. Bunun için “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adını taşıyan küçük bir

eser yazmıştır.

Prens Sabahattin’in dinle fazla ilgilenmediği görülmektedir, Türkiye’nin

bir ‘yönetim’ sorunuyla değil, bir ‘yapı’ sorunuyla karşı karşıya olduğunu

belirten Prens Sabahattin, dinin ilerlemeye engel zannedilmesinin de aynı

temel yanılgıdan kaynaklandığını belirtmektedir: “İslam dinini ilerlemeye

engel sananlar bu kanılarında bütünüyle aldanmış oluyorlar. İlerlemeye engel

olan dinimiz değil, sosyal yapımızdır”.

 


Cumhuriyet Dönemi

Türkiye’de din sosyolojisinin kısa tarihi içerisinde Ziya Gökalp, II.

Meşrutiyet Döneminin olduğu kadar, Cumhuriyet döneminin de en önemli

din sosyologu ve ideologudur. Bu nedenle onu izlemeye devam ediyoruz.

1919’da İstanbul’un İngilizler tarafından işgaliyle İttihat ve Terakki fırkasının

ileri gelenleri Malta’ya sürülür. İttihat ve Terakki’nin merkez komitesi

üyesi ve ideologu olarak Ziya Gökalp de sürülenler arasındadır. 1921’de

sürgünden dönen Gökalp Diyarbakır’da yayın hayatına iki yıl devam edecek

olan “Küçük Mecmua”yı çıkarır ve yeni hükümeti destekleyici yazılar

kaleme alır. Bu dönemde özlemini duyduğu ulusal devletin ideolojisinin

temel düşüncelerini hazırlama çabasına girer. 1923’de “Türkçülüğün Esasları”

nı yazar. Bu eserinde ileri sürdüğü düşünceler Cumhuriyet Türkiye’sini

şekillendirecektir. Aynı yıl ikinci dönem Diyarbakır milletvekili seçilen Ziya

Gökalp, Cumhuriyetin birinci yılında, 1924’de ölür.

Gökalp, hayatının bu döneminde sosyolog ve siyasetçi kimliğiyle bir

ıslahatçı (reformist) olarak görülmektedir. Din-siyaset ilişkileri bağlamındaki

görüşleriyle Cumhuriyet dönemi devrimlerinin bir kısmının gerçekleşmesine

öncülük etmiş, katkı sağlamıştır.

Kısaca bakılacak olursa, ona göre; geleceğin laik devletinde, dini

konularda en yüksek yetkisinin yanı sıra, devlet yasalarının da dine

uygunluğunu denetleme görevini de yürüten Şeyhülislamlık kurumuna yer

verilmemelidir. Şeyhülislamlığın yetkisinin sadece dini inanç ve törenlerle

ilgili konularda sınırlandırılmasını önermektedir. Daha sonra Şeyhülislamlık

kaldırılarak, onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

Türkçülüğün Esasları adlı kitabında her çeşit teokratik kurallarla, Şer’iyye

ve Evkaf Mahkemelerinin kaldırılmasını istemiştir. 1924 Mart’ında “Evkaf-ı

Hümayun” kaldırılarak yerine başbakanlığa bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü

kurulmuştur.

 

Gökalp, eğitim alanında da dini ve laik iki çeşit eğitim sistemine son

verilerek medreselerin İstanbul Darülfünun’u ile birleştirilmesini önermiş, bu

önerisi de kabul edilerek medreseler kaldırılmıştır.

Hilafet konusunda farklı düşüncelere sahip olan Gökalp, uluslararası

siyasal öneminden dolayı hilafetin kaldırılmasını doğru bulmamaktadır.

Ancak o da, 1924’te çıkarılan bir kanunla kaldırılmıştır.

Gökalp, dinin de milli bir şekilde yaşanmasını ister. Bu da dinin milli dile

aktarılması ile mümkün olacaktır. Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “Dinde

Türkçülük” başlıklı bölümüne bir buçuk sayfalık yer ayırmış, burada da

yalnız Türkçe ezan ve hutbe konusunu ele almıştır.

Bu kısa açıklamalardan Ziya Gökalp’ın genel ve özel din sosyolojisinin

gerek II. Meşrutiyet döneminde ve gerekse Cumhuriyet’in ilk yıllarında ne

denli dinamik ve işlevsel bir yapıya sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle

onun modern Türk din sosyolojisi biliminin öncüsü ve hatta kurucusu olduğu

söylenebilir.


Bu dönemde, Hüseyin Cahit’in 1924’te E. Durkheim’in “Dini Hayatın

İbtidai Şekilleri” (2 cilt) adlı çevirisiyle, 1927’den itibaren Hilmi Ziya’nın

“Dini İctimaiyat”la ilgili bir seri makalesi kayda değer çalışmalardır. Ancak

bunlar (Animizm, Naturizm, Totemizm gibi) insanlığın ilk dini ve dinlerin

evrimi etrafında yapılan çalışmalardan öteye yeni bir şey getirmemektedir.

Ziya Gökalp’den sonra, uzun yıllar din sosyolojisi çalışmaları yapılamamıştır.

Pozitivizm etkisiyle siyasi yapılanmanın bu anlayışa göre şekillenme

çabaları, din (İslam) üzerine çalışmalarda bir kırılmanın yaşanmasına neden

olmuştur. İslam özelinde din görmezden gelinmiş, pozitivist-evrimci anlayış

politik kaygılarla birleşince dinden uzak durulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde

Türkiye’de din sosyolojisinin Comte-Durkheim sosyoloji çizgisini sürdürmesi

onu bu dar alana sıkıştırmış, ayrıca dinlerin artık dönemlerini kapadığı varsayımı

da din araştırmalarını durma noktasına getirmiştir. Halbuki aynı dönemlerde

Weber’in din sosyolojisi anlayışını sürdüren Batılı din sosyologlarının

“anlayıcı sosyoloji” çerçevesinde önemli ve gittikçe artan çalışmalarla yeni

açılımlar/kuramlar geliştirdikleri bilinmektedir.

Ülkemizde bu uzun kesintiden sonra nihayet 1943’de Hilmi Ziya

Ülken’in (1901–1974), Din sosyolojisi biliminin Cumhuriyet dönemindeki

ilk müstakil eseri olan “Dini Sosyoloji”si yayınlanır. Yönteminin Durkheimci

bir çizgi izlediğini belirten Ülken, eserinde pozitivist-evrimci geleneği

sürdürür.

Cumhuriyet döneminde din sosyolojisi öğretimi, kurumsal olarak ancak

1949’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin açılmasıyla yeniden programa

alınır. Böylece Cumhuriyet döneminde ilk din sosyolojisi öğretimi

Mehmet Karasan (1907–1974) tarafından başlatılır. “Din Sosyolojisine Giriş”

adıyla hazırladığı ders notlarından başka Mehmet Karasan’ın din sosyolojisinin

doğuşu ve gelişimi bakımından en önemli çalışması 1953’de A.Ü.

İlahiyat Fakültesi dergisinde yayınlanan “Din Sosyolojisinin Öncüleri ve

Kurucuları” adlı makalesidir.

 

Türkiye’de din sosyolojisinin gelişiminin önemli bir aşaması da, Ankara

Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak bulunan Hans Freyer’in (1887-

1969), 1959-1960 öğretim yılında İlahiyat Fakültesinde verdiği din sosyolojisi

dersleridir. Bu dersler bir araya getirilerek 1964 yılında “Din Sosyolojisi”

adıyla yayınlamıştır.

Bu dönemin diğer önemli bir ismi de Mehmet Taplamacıoğlu’dur (1910-

1995). Mehmet Karasa’nın İlahiyat Fakültesi’nden ayrılmasıyla, din sosyolojisi

derslerine girmeye başlayan Taplamacıoğlu, 1961’de “Din Sosyolojisi-

Giriş” adlı çalışmasını yayınlar. Daha sonraki yıllarda yeni konular ekleyerek

eserini genişletir. “Din Sosyolojisi” (1963-1974) adıyla yeniden fakülte

yayınları arasında basılır. Taplamacıoğlu’nun gerek bu eseri ve gerekse (“Din

ve Toplum İlişkileri ve Dini Gruplar”, “Yaşlara Göre Dini Yaşayışın Şiddet

ve Kesafeti Üzerine Bir Anket Denemesi”, “Laiklik İlkesi ve Türkiye’deki

Durum” gibi) teorik ve uygulamalı diğer çalışmaları bu bilim dalının ülkemizde

yeniden tanınmasına ve canlanmasına katkı sağlamıştır.

Diğer yandan, Cumhuriyet öncesi dönemde önemli araştırma konuları

arasında yer alan “İslâm İctimaiyatı”nın,uzun bir aradan sonra Ziyaeddin

Fahri Fındıkoğlu (1901-1974) tarafından yeniden gündeme getirildiğini görüyoruz.

Fındıkoğlu 1966’da yazdığı “Biraz da İslâm sosyolojisi” adlı makalesiyle

bu alana dikkati çeker. O, makalesinde Türkiye’deki sosyolojinin her

şeyden önce Türk sosyolojisi, hiç değilse İslami medeniyetin sorunlarını içeren

bir sosyoloji olması gerektiğini vurgulayarak, günümüz dünya sosyoloji

hareketleri yavaş yavaş Batı kadrosu içine Doğu’yu da almaya çalışırken, biz

batılılaşma gibi anlamsız bir parola adına kültür hayatımızı perişan ediyor, bir

anlamda da batılı olmaktan çıkıyoruz demektedir.

Gerçekten de Batılı din sosyologlarının bugün artık klasikleşen eserlerinde,

doğal olarak kendi toplumlarının dini olan Hıristiyanlık üzerine

yoğunlaştıkları, ancak Yahudilik, Uzak Doğu dinleri ve kısmen de İslamiyet

üzerinde de durdukları bilinmektedir. Batıda İslam sosyolojisine yönelik

çalışmalarda 20. yüzyılın ortalarından itibaren gözle görülür bir artış kaydedildiği

de dikkati çekmektedir.

Z. Fahri Fındıkoğlu’nun sosyolojik çalışmalara getirdiği bu yeni milli yönelim

kendinden sonra da bir kısım sosyologlarımızın sosyo-kültürel değerlerimiz ve

dini-sosyal gerçekliğimiz üzerine eğilmelerine yol açmıştır.

Ülkemizde din sosyolojisinin kurumsallaşma sürecinde Rami Ayas’ın

“Türkiye’de İlk Tarikat Zümreleşmeleri Üzerine Din Sosyolojisi Açısından

Bir Araştırma”sı ile “Kur’an-ı Kerim’de Çalışma Kavramı-Sosyolojik Bir

Yaklaşma” adlı eserleri önemli açılım sağlamış, kayda değer çalışmalardır.

Bu arada, Münir Koştaş’ın “Üniversite Öğrencilerinde Dine Bakış” isimli

eseri ile Yümni Sezen’in genel sosyoloji konularının yanı sıra İslam sosyolojisini

de başlı başına konu edinip incelediği ‘Sosyoloji Açısından Din’ ve

“İslam’ın Sosyolojik Yorumu” adlı çalışmaları alana yapılan önemli katkılar

olarak hatırlanmaya değer eserlerdir.

Yine, bu süreçte gerek yaptığı teorik ve deneysel çalışmalarıyla gerekse

yetiştirdiği akademisyenlerle din sosyolojisi bilim dalının kökleşmesi ve

gelişmesinde önemli bir diğer isim de Ünver Günay’dır. Uzun yıllar okuttuğu

ve sürekli yeni konularla zenginleştirdiği “Din Sosyolojisi” adlı eseri,

günümüzde bu alana ilgi duyanların, İlahiyat Fakültelerinin ve sosyoloji

bölümlerinin başucu kaynakları arasındadır. Ünver Günay’ın Erzurum şehri

ve çevresinin dini yaşayışının sosyo–kültürel çevresi ile olan karşılıklı

 

ilişkileri ve etkileşiminin din sosyolojisi bakımından analizi konulu 1979

tarihli doçentlik çalışması “Erzurum ve Çevre Köylerinde Dini Hayat” adı ile

basılmış olup; dini yaşayışı sosyolojik incelemenin ilk bilimsel örneklerinden

biridir. Bu eser, deneysel özel din sosyolojisi araştırmalarına öncülük etmiş

ve bu geleneğin oluşmasına büyük katkı sağlamıştır.

Yukarıdaki tarihi süreçte ana hatlarıyla serüveni verilmeye çalışılan din

sosyolojisi neredeyse 1980’li yıllara kadar tanınma sorunu yaşamış, hak ettiği

ilgiyi görememiştir. Daha sonra İlahiyat Fakültelerinin çoğalması, çok sayıda

akademisyenin tez çalışmaları ve lisansüstü (yüksek lisans – doktora) eğitim

imkanının yaygınlaşması din sosyolojisi bilim dalında teorik ve deneysel

araştırmalarda da göreceli bir artışa neden olmuş, önceki yıllara göre

olağanüstü bir ilgi görmeye başlamıştır. Bu dönemde İlahiyat Fakültelerinde

çok sayıda din sosyologu yetişmiştir.

Muhakkak Türkiye’de din sosyolojisi ile ilgili çalışmalar bunlarla sınırlı

değildir. İlahiyatın dışında farklı alanlardan hareketle din sosyolojisine katkı

sağlayan çok sayıda düşünür / bilim insanının bu alanda özgün çalışmalar

yaptıkları, hatta farklı yaklaşım biçimleriyle din sosyolojisine yeni açılımlar

kazandırdıkları da görülmektedir. İlk akla gelen isimler olarak, Sabri F.

Ülgener (1911–1983), Amiran Kurktan Bilgiseven (1926–2005), Mümtaz

Turhan (1908–1968), Erol Güngör (1938– 1983), Şerif Mardin (1927–),

Baykan Sezer (1939–2002) gibi isimler sayılabilir. Yeni isimlerin katılımıyla

bu alana duyulan ilgi her geçen gün giderek artmakta olup, şimdiden çok

renkli, zengin bir literatür oluşmaya başlamıştır. Din sosyolojisinin yüzyılımızın

en önemli sosyal bilimleri arasında yer alacağı anlaşılmaktadır ki

Türkiye de bundan payını almakta, dinin sosyal bilimciler tarafından daha

geniş biçimde araştırıldığı görülmektedir. Bu ilginin din sosyolojisi çalışmalarına

da yani açılımlar, yaklaşımlar kazandıracağı açıktır.

Şimdi, yukarıdaki isimlerden birkaçını örnek olarak kısaca tanıtarak

ünitemizi sonlandıralım.

Weber’in ülkemizdeki temsilcisi sayılan ve asıl ilgi alanı ekonomi olan

Sabri F. Ülgener, ‘iktisat zihniyeti’ adını verdiği bir tutum ahlakından söz

etmektedir. Bu ahlakın oluşmasında dinin işlevini açıklıyor olması, onu din

sosyolojisi yapmaya yöneltmiştir. Ülgener’in konumuzla ilgili eserleri

arasında, Darlık Buhranları, İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası,

Zihniyet ve Din: İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı gibi çalışmaları

sayılabilir. Ona göre, toplumsal oluşum ve dönüşümün başlangıçlarında

önemli ölçüde dinden kaynağını alan bir ‘iktisat ahlakı’ vardır.

Tamamen değerlerle yüklü bu iktisat ahlakı, coğrafi, ekonomik, sosyo–kültürel

ilişki biçimleri ve siyasal yapılanma bileşkesinde yeni bir şekil alır ki

buna ‘iktisat zihniyeti’ denir. Bu artık salt bir dini ahlak değildir; toplumsal

şartların etkisinde yeniden oluşmuş bir tutum ahlakıdır. Ancak gelinen

noktanın kökleşmesinde dinin önemli bir işlevi olduğu için bu algılayış

biçimi de bütünüyle dinin bir görüşü sanılır. Ülgener, çalışmalarında İslam

dünyasının sorunlarını, tarihi gelişimi içinde dinle bağlantılı bir zihniyet

olgusuyla çözmeye çalışmıştır.

Erol Güngör ise, ağırlıklı olarak kültür ve sosyal değişme konularını

işlediği diğer eserleri yanında özellikle ‘İslam’ın Bugünkü Meseleleri’ ve

‘İslam Tasavvufunun Meseleleri’ adlı çalışmalarında din sosyolojisi ile ilgili

konulara geniş yer vermektedir. Avrupa ve Amerika için Sovyet tehdidinin

ortadan kalkması durumunda, İslam dünyasındaki gelişmelere karşı Batı’nın

tavrının daha olumsuz olacağını belirten Güngör, böylece, bugün Batı’nın

 

İslam’ı terörle özdeşleştiren düşmanca tutumunu ve bunun nedenlerini

1980’lerin başında büyük bir öngörüyle tahmin etmektedir. Dinde reform

konusunda ise, düzeltilmesi gerekenin dinin kendisi değil, Müslümanlar ve

onların İslam anlayışı olduğunu ve bu konudaki modelin ise Hz. Peygamber

ve sahabe olması gerektiğini belirtmektedir.

İslam mistisizminin dışarıdan aldığı unsurları Kur’an ve Hadis kaynakları

ışığında kendi bünyesinde erittiği ve asimile ettiğini belirten Güngör, bu

uyarlama işlemi sonucunda ortaya İslam’a özgü bir mistisizm yorumu olarak

İslam tasavvufunun çıktığını ve bu yorumun hala güçlenerek yaşamaya

devam ettiğini söylemektedir. Mistik hareketlere olan ilginin daha çok

toplumsal çözülme dönemlerinde nüksettiğini söyleyen Güngör, bu konuda,

13. yüzyılda Moğolların Ortadoğu’yu istila etmeleri sonucunda istikrarsızlaşan

ve karışan toplumsal süreçte halkın sufizme sığındığını vurgulamaktadır.

Diğer yandan, siyasi, sosyal istikrarsızlık dönemlerinde tarikatların da

düzensizleştiklerini vurgulayan Güngör, bu çerçevede, tarikatların 19.

yüzyıldaki bozulmalarının, Müslüman toplumlardaki genel bozulma ve

bozgunla ilgili olduğunu belirtmektedir.

Diğer yandan, bir dönem Washington’daki Amerikan Üniversitesi İslami

Araştırmalar Merkezi’nin başkanlığını da yapmış olan Şerif Mardin’in din

sosyolojisi alanındaki en önemli eserleri, “Din ve İdeoloji”, “Modern

Türkiye’de Din ve Siyaset”, “Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Modern Türkiye’de

Din ve Toplumsal Değişim” adlı çalışmalardır. 1960’lı yılların ortalarından

itibaren din, ideoloji ve kültür konularına ağırlık verdiği görülen Şerif

Mardin’in yaklaşımlarında, Türk modernleşmesi ve Türk siyasal hayatı açısından,

ortodoks devlet İslam’ı (ve İslam’ın devlet seçkinleri) ile heterodoks

halk (volk) İslam’ı (ve İslam’ın halk seçkinleri) arasındaki ayrım çizgisi

önemli bir analitik araç olma niteliği taşımaktadır. İslamiyet’in ‘volk İslam’

şeklinin, Türkiye’deki tarihi gelişmeler sonucunda bir yumuşak ideoloji

haline geliş sürecini analiz etme girişiminde Şerif Mardin, bugün dahi

İslam’ın bu formunun halk arasında dünya görüşünü nasıl şekillendirdiğini

göstermeye çalışmaktadır.

Türk modernleşme deneyimi içinde yaşanan süreçlere benzer gelişmeler,

Mardin’e göre 19. yüzyıl Batı düşüncesinde de benzer yönelimlerle tartışılmıştır.

Örneğin Durkheim, insanların, içinde saklanabilecekleri birincil ilişkilerin

yoğun olduğu kurumlara dikkat çekmiş, insanların bu gibi kurumları

modern dünyada bulamadıkları sürece modern dünyaya uymakta çekebilecekleri

zorluklara işaret etmiştir. Tönnies’in tabirleriyle söylemek gerekirse,

gemeinschaft (geleneksel) ilişkilerden gesellschaft (modern) ilişkilere geçiş

modern dünyanın en önemli uyum problemidir. Mardin’e göre bu kapsayıcı

birincil ilişki özleminin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde ümmet

yapısından yeni çıkmış kimseler tarafından duyulmasını yadırgamamak

gerekir. Volk İslam’ın gücünü ve etkinliğini biraz da bu özlemin giderilmesi

konusundaki işlevlerinde aramak gerekir.