Türk Sosyologları: Baykan Sezer ve Şerif Mardin

44

Baykan Sezer ve Şerif
Mardin

Baykan Sezer

Baykan Sezer 1939 tarihinde Malatya’da
doğdu. Akademisyen olan babasının tayini üzerine İstanbul’a yerleşti. 1956’da
Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. 1960-1965 tarihleri arasında Fransa’da
bulundu. Bu dönemde sosyolojiye ilgi duymaya başladı. Cezayir Bağımsızlık Savaşına
tanıklık eden Sezer’in Doğu toplumlarıyla ilgili görüşleri de bu dönemde şekillenmiştir.
Yurda döndükten sonra İstanbul Üniversitesinde sosyoloji öğrenimine devam etti.
Askerlik yaptığı dönemde lisans tezini hazırladı.

1969 yılında İstanbl Üniversitesinde asistan
olarak göreve başladı. 1976’da doçent, 1988’de profesör unvanlarını aldı. 1982
yılında itibaren İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanlığı görevine
getirildi. 1993 yılında bu görevinden kendi isteğiyle ayrıldı. 1998 yılında
emekliye olup akademiden ayrıldı. 7 Eylül 2002 tarihinde vefat etti.

Türk sosyolojisi için ayrı bir kişilik ve
kimlik öneren Baykan Sezer, Türk sosyolojisi açısından önemli bir kilometre taşıdır.

19. yüzyılda Batı dünyasında görülen sosyal
sorunlarla birlikte, doğa ve diğer toplumlar üzerinde egemenlik kurmuş Batı
toplumları kendi toplumlarını yönlendirme ve istenilen şekli vermek için sosyolojiyi
bir araç olarak görmüşlerdir.

Sezer’e göre sosyoloji tarih ürünüdür. Tarihin
kaynağı ise toplumlar arası çatışmalar ve çelişkilerdir. Bu anlamda; tarihî
bütünlük olmadan başka bir ifadeyle Doğu-Batı çatışma ve çelişkilerini dikkate
almadan sergilenen yaklaşımlar tek boyutludur.

Sezer, son tahlilde Türk sosyolojisinin önünde
üç yol bulunduğunu belirtir.

• Batı’nın getirdigi tüm açıklamaları
evrensel kabul ederek Türk gerçegini buna göre açıklamak

• Batı sosyolojisinin yalnızca kuram ve
yöntemini evrensel olarak kabul etmek

• Türk toplumunun kendine özgü sorunları olduğunu
tespit etmek ve bu sorunları yine kendine özgü kuram ve yöntemlerle çözme
yoluna gitmek.

Türk
Sosyolojisinin Ana Başlıkları

Sosyoloji, toplum sorunlarını açıklama ve
çözümleme girişim ve deneylerinin bir toplam ve ürünüdür. Bu durumda, Sezer’e
göre yapmamız gereken ilk şey genel olarak toplum tanımı yapmak sonrasında ise
Türk toplumunun nasıl tanımlanabileceğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda Türk
Sosyolojisi’nin ilk konusunu kendisine büyük ölçüde kaynaklık eden Batı
sosyolojisinin anlamak ve açıklamak oluşturmaktadır. Bu noktada Batı
sosyolojisinin Doğu toplumlarını tanımladığı şekli ile değil, kendi özellikleri
içinde diğer toplumlarla ilişkilerini dikkate alarak yapılan tanım amaca uygun
tanımdır.

Köy
Sorunu

Köy sorununu iyi anlayabilmemiz için Osmanlı
toprak düzenini iyi bilmemiz gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “millet
sistemi”ne bağlı olarak yeni kurulan rejimin Türk olma niteliği köylülükte
aranmıştır. Özetle köy sorununun Cumhuriyet döneminde ön plana çıkarılmasının
nedeni, Osmanlılığın inkârı ya da Batılılaşmanın Türkiye’de gerçekleşebilmesi
için gerekli ortamın hazırlanmasıdır.

Türkiye’nin almış olduğu Batıcılaşma kararı,
Osmanlı-Türk toplumunun kendi gelişme ve çelişkilerinin doğal bir sonucu değil,
Türkiye’deki siyasal aktörlerin bir tercihinin sonucudur. Böylelikle yeni
kurulan Türk toplumu dünya dengeleri içerisinde kendine Batının tanımladığı bir
yer edinecektir. Söz konusu Batı tanımlarına göre Türk toplumunun temel özelliği
köylülük ve “az gelişmiş” bir toplum olmasıdır. Sonuç olarak köy, Türkiye
Cumhuriyeti kuruluş yıllarında bir lokomotif görevi görürken, daha sonraki aşamalarda
kalkınmanın önünde en büyük engel olarak görünmeye başlamış, az gelişmişliğin
nedeni sayılmaya başlamıştır.

Kalkınma
Sorunu

Bir toplumun iktisadi açıdan güçlü olması,
çeşitli tarihî olayların bir sonucudur.
Batıcılaşma
girişimleri beraberinde az gelişmişlik durumunu ortaya çıkarmıştır. Sezer’e göre;
Türk sosyolojisi’nin en önemli başlığını yöntem konusu oluşturmaktadır.

Türkiye’de sosyoloji Batı’dan aktarma bir
bilimdir ancak tarihimizden bilgi edinmek, tarihimizden gerekli sonuç ve
dersleri çıkarmak Türk sosyolojisi açısından kendi kimliğini kazanmanın bir
gereğidir.

Sosyolojide
Yöntem Tartışmaları

Felsefe nispeten yeni bir bilimdir. 19.
Yüzyıldan itibaren düşünce ortamlarında etkin olmuş hemen bütün fikir akımları
sosyologlar üzerinde etkili olmuş ve dolayısıyla da sosoyolojide hep yeni
yöntemler, yaklaşımlar gündeme gelmiştir. Bu durum sosyolojiyi hem yenilikçi
hem de kendi üzerine düşünebilen bir bilim olarak farklılaştırır. Sosyolojide
yöntem tartışmaları her şeyden önce kendi varlığını doğrulayabilmek amacıyla
sürdürülmektedir.

Sezer’e göre sosyolojide ne araştırmacı ne
de araştırma konusu kullanılan yöntemden bağımsız değildir. Bu nedenle de
sosoyolojinin objektif olması olanaksızdır. Çünkü kullanılan yöntem, tercih
edilen yöntem, araştırma konusuna bakış açımızı belirler. Bakış açımızı
belirleyen ise yöntemden önce araştırma öncesi elde ettiğimiz bulgulardır. Araştırmacının
bilgi birikimi zaten kendi öznel tercihleri doğrultusunda oluşmuştur…

Tarihte
Doğu-Batı Çatışması

Doğu toplumları için önerilen modellerde
amacın, Doğu’yu Batı’ya benzetmek olduğunu belirten Sezer; öne sürülen
modellerde çıkış noktasının Doğu toplumlarının sorunları değil, Batı’nın
kendisi olduğu saptamasını yapmaktadır.

Toplumlar kendi özelliklerini kendi
serüvenleri sonunda kazanmaktadır. Bir toplumun özellikleri de, sorunları da
tarihte yaşamış bulunduğu serüvenin ürünüdür.
Bir toplumun yükselişi, sorunlarını aşması ancak tarihin akışıyla uyum
sağlayabilmesi ve tarih akışını denetleyip yönlendirebilmesiyle gerçekleşebilir.

Çıkarlarımızı ancak tarihî yakından bilmekle
tanıyabiliriz. Bu nedenle sosyolojinin tarihle işbirliği kaçınılmazdır. Tarih, sosyolojinin
başlıca bilgi kaynağıdır. Toplum olayı gerçekleştiği andan itibaren tarihin
konusu olmaktadır.
Günümüzde
toplumların karşılaştığı sorunlar tarihin bir ürünüdür. Sorunların tarihî boyutu
bulunmaktadır.

Türk
Sosyolojisinin Sorunları ve Çözüm Önerileri

Sezer’e göre; Türkiye’de sosyolojinin ilk ve
ana sorunu, önce Batı sosyolojisi ile ilişkilerini iyi belirleyebilmesi ve Türk
toplumunun ve gerçeklerinin aydınlanmasında takınılması gerekli tutumun ne olduğunu
saptayabilmesidir. Yöntem gerçeklerin anlaşılması amacıyla izlenmesi gerekli
yoldan başka bir şey değildir. Yöntemin gerçeklere değil de gerçeklerin yönteme
uyacağını sanmak mümkün değildir.

Türkiye’de önceleri çeşitli konularda
Avrupa’nın değişik ülkeleriyle işbirliği imkânlarını aramak biçiminde başlayan
Batıcılaşma akımı, kısa süre içinde bizlerin de Batılılar gibi düşünmemiz ve yaşamamızla
ancak İmparatorluğun kurtarılabileceği görüş ve inancına dönüşmüştür. Toplum
tanım ve yasaları öncelikle toplum gelişme ve değişmelerini açıklamak
durumundadır.

Sosyolojinin günümüze kadar ürettiği
bilgilerin kaynağı Batı tarihî olmuştur. Oysa Türk toplum tarihini ele aldığımız
zaman ilk gözlemleyebileceğimiz, Türk toplum tarihî ile Batı kalıplarının uyuşmazlığıdır.
Genel olarak Doğu tarihinde, en azından Batı tarihinde görülen Eski Çağ-kölelik,
Orta Çağ-feodalizm ve Yeni Çağ-kapitalizm kesişmesine tanık olunmamaktadır. Bu
durumda bizim ise Türk tarihinde önemli değişmeleri saptamakla başlamamız
gerekmektedir. Daha önce de değindiğimiz gibi Türk tarihinde iki önemli değişiklik
olayı Anadolu’nun Türkleşmesi ve Osmanlı’nın Batıcılaşması olayıdır.
Anadolu’nun Türkleşmesi olayında bir uygarlık çevresinden bir başka uygarlık
çevresine gireceğiz. Kimliğimizi değiştirmeksizin yurdumuzu değiştireceğiz.
Osmanlı’nın Batıcılaşma olayın-da ise bu kez yurdumuzu değiştirmeden kimliğimizi
değiştirmek girişimi bulunmaktadır.

Şerif Mardin

Şerif Mardin’in sosyolojik düşüncelerinin
temelinde, socious temelli bir sosyal bilimsel metodolojiye dayalı bir sosyal
bilim anlayışı yatmaktadır.

Şerif Mardin sosyolojisi Türkiye’de hem
sosyal bilimler hem de siyaset yapma anlayışına yönelik bir eleştiri olma
niteliği taşımaktadır. Sosyal bilimsel metodoloji, hakkında siyasal stratejiler
oluşturulacak toplumsal yaşam alanı için en öncelikli konudur ve
interdisipliner bir nitelik taşımaktadır. Bu anlamda toplumsal alana ilişkin
olarak geliştirilecek siyasal stratejiler; siyasal hedeşeri her ne olursa
olsun; öncelikli olarak nesnenin bilgisine sahip olacak bir sosyal bilim anlayışına
dayanmak ve bu nesnenin doğasına uygun stratejilerle politika üretmek zorundadır.

Şerif Mardin 1927 yılında İstanbul’da doğdu.
Galatasaray Lisesi’nde başladığı orta öğrenimini Amerika Birleşik Devletleri’nde
tamamlamıştır. Lisans öğrenimini 1948 yılında Stanford Üniversitesi Siyaset
Bilimi Bölümü’nde; Yüksek Lisansını 1950 yılında John Hopkins Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Doktorasını 1958 yılında Stanford
Üniversitesi Hoover Enstitüsü Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlayan Şerif
Mardin, 1954-1956 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır. 1957 yılında Hürriyet
Partisi’nde genel sekreterlik görevini üstlendiği dönemde Forum Dergisinde
yazarlık yapmaya devam etti.

1958-1961 yılları arasında Princeton
Üniversitesi Şark Çalışmaları Bölümü’nde Doktora Sonrası Araştırmacı;
1960-1961 yılları arasında ise Harvard Üniversitesi, Orta Doğu Enstitüsü’nde
araştırma bursu kapsamında çalışmalar yapmıştır. 1961-1972 yılları arasındaki
dönemde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Doçent ve ardından
Profesör unvanları ile akademik yaşamını sürdüren Şerif Mardin, Türkiye’de ve
yurt dışında birçok üniversitede misafir profesör olarak akademik ve idari
hizmetlerde bulunmuş, 1967-1970 yılları arasında Türkiye Sosyal Bilimler Derneği
kurucu başkanlığı görevini yürütmüştür. 1973-1991 yılları arasında Boğaziçi
Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı ve Siyaset
Bilimi Bölümü’nde Profesör olarak görevler almıştır. 1994 yılında kurulan Yeni
Demokrasi Hareketi’nin kurucu üyeleri arasında rol almıştır.

Temel
Kavramları ve Sorun Alanları

Toplumsal-kültürel öğelerin iç-dinamiklerinin
belirleyiciliklerini vurgulayan bir yaklaşımla, çok yönlü entelektüel bir kaygıdan
hareketle din, ideoloji ve kültür konularına ağırlık vermiştir.

Genç
Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu
(1962)
isimli çalışmasının en önemli tespiti, Genç Osmanlıların siyaset felsefesinin
Aydınlanma öncesi bir felsefe olduğu yolundadır.

Mardin’e göre modern siyasal bilimlerin
yapmaya çalıştığı şey; normatifle ampirik olan arasındaki farklılığı açığa çıkarmaktır.

Toplum
Haritaları

Şerif Mardin’e göre, toplumsal yapılar elle
dokunulur varlıklar değil, (insan ilişkilerinde temellenen) analitik inceleme
araçlarıdır.
Bireyler diğer kişilerle
ve gruplarla paylaşmış oldukları bir “toplum haritası” çerçevesinde anlaşabilmektedirler.
Şerif Mardin “simge dağarcığı” yoluyla toplumdan insana, kuşaktan kuşağa geçen
bu simgesel mekanizmalar bütününü “kültür” olarak adlandırmaktadır.

Simgeler toplum hayatında üç açıdan önem taşımaktadırlar;
birincisi, toplum haritalarının öğrenilmesi sürecinin önemli bir parçasını oluştururlar;
ikinci olarak değer yüklüdürler ve üçüncü ve son olarak da bu söz konusu simgeler
ideoloji ve bilginin kültürel şekillenmesi ile çok yakından ilgilidirler.

19. yüzyılın başında kültür bakımından
“küçük” ve “büyük” geleneklerin bütünleşemedikleri bir durum söz konusudur.
Osmanlı İmparatorluğu’nda, “büyük” ve seçkinlerden teşekkül eden kültürde
sosyal seferberlik açısından “evrensel değerler” daha kolay zemin bulmuşken,
halk tabakalarında ve mahalle birimlerinde etkisini sürdüren ve “devletin
üstlenmediği birçok fonksiyonu üstlenmiş durumda bulunan cemaat” yapılarının
modernleşme sürecine katılımları zaman almıştır.

İdeoloji

İdeoloji büyük ölçüde, simgesel düşüncenin
toplum hayatımızda oynadığı role bağlı olarak, “kültür kodları”, “mitoslar” ve
“din”olgusu ile sosyo-bilişsel açıdan ortak mekanizmalara sahip ve çok yakından
ilintili bir fenomendir.

Şerif Mardin, ideolojileri “sert” ve “yumuşak”
olmak üzere iki ayrı kategoride değerlendirir. Sert
ideolojiler
: sistematik bir şekilde işlenmiş, temel teorik eserlere
dayanan, seçkinlerin kültürüyle sınırlandırılmış, muhtevası kuvvetli bir yapıya
karşılık gelmektedirler. Yumuşak ideolojiler ise
kitlelerin daha çok şekilsiz inanç ve bilişsel (cognitive) sistemlerini ifade
eden, vaziyet alış- tutumları (attitude) ifade etmektedir.

Kitle
Toplumu ve İletişim

Modern toplum, “kitle iletişim araçları” ve
“millî eğitim” kurumları aracılığı ile vatandaşlık ve millî kültür kavramları
çerçevesinde toplumsal yapıdaki, sosyal ve iktisadi yapı parçaları arasındaki
farklılaşmayı seferber ederek birbirine bağlayacak mekanizmalar geliştirmiştir.

Sivil
Toplum

Şerif Mardin’e göre, demokrasi kültürümüz ve
geleneğimiz açısından, sivil toplum ve kamuoyu kavramları çerçevesinde şu değerlendirmelerde
bulunulması mümkündür: “demokratik geleneğimiz”, “sivil toplum” eksikliğinden kaynaklanan
bir boşluğa; Batı’daki anlamıyla “kamuoyu”nun tarihsel temeli olmadan gelişen
bir “biçim”ine sahiptir ve devletin sınırlandırılması noktasında, İslami bir
popülizmin etkileri altında şekillenmiştir.

Merkez-Çevre
Modeli

Osmanlı kurumlarının gelişiminde, Batı’da
17. yüzyılın ortalarına doğru gündeme gelen “Leviathan”ın ve daha sonraki aşamalarda
ulus-devletin oynamış olduğu rolün önemine dikkat çeken Mardin, başlangıçta,
Osmanlı kurumlarının rakipleri olarak görülen bu devlet biçimlerinin, daha
sonra Osmanlıların kendi hükümet biçimleri için yapacakları reformların da
modeli haline nasıl gelebilmiş olduğunu analiz etmektedir.

Ancak Mardin’in bu değerlendirmesinde önemli
olan nokta, bu türden bir modelin Osmanlı kurumlarıyla karşıtlıklar gösteriyor
olmasına ve Batı’da bu devlet modelinin gelişiminde rol oynayan toplumsal
güçler ve bu güçler arasındaki tarihsel-sosyal-ekonomik ve politik uzlaşma
zemininin, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmemiş olmasına rağmen uygulamaya
konmaya çalışılmış olduğu tespitidir.

Türk
Modernleşmesi

“Medeniyet” kavramsallaştırılmasına, mahalli
örf ve adetlerin traş edilmesi, farklılıklarının ortadan kaldırılması pahasına ağır
basan bir uyum arayışı üzerinden yönelinmesi için araçsal rol oynayan “devlet
mitosu” bu noktada önem taşımaktadır.

Bu devlet mitosunun Cumhuriyet dönemindeki
yansımaları, Kemalizm’in uygulamalarında belirginlik kazanmaktadır. Kemalizm,
bir sosyal değişme projesi olarak, geleneksel toplumdan, modern topluma geçiş
sürecinde dört boyutlu bir değişmeyi temel almaktadır:

• Kişilerin otoritesi üzerine kurulu bir
onur anlayışından kurallar ve yasalar üstüne kurulu bir onur anlayışına geçiş,

• Evren düzenini anlamada, dinden pozitif
bilim anlayışına geçiş,

• “Avam-havas” ayrılıkları üzerine kurulmuş
bir topluluktan “halkçı” topluluğa geçiş

• Bir ümmet topluluğundan bir ulusal devlete
geçiş.

Mardin’e göre Türk modernleşmesi temelde üç noktadaki
yetersizlikleri nedeniyle bir sorunsal haline gelmiştir ve bu yetersizliklerin
devam etmekte olan etkileri üzerinde şekillenmeye devam bir süreç yaşanmaktadır.
Bunlar “felsefe eksikliği”, “yeni bir kişilik sistemi” oluşturulması yönündeki çabalarda
uğranılan başarısızlıklar ve giderilemeyen bir “kültür” boşluğudur.

Mardin’e göre Kemalizm, bir yandan dine
alternatif bir “denge sağlayıcı harita”, “tavır ve tutum alış” haline
gelebilecek bir ideoloji yaratma işlevi üstlenememişken diğer yandan dine rakip
olabilecek ideolojilerin ortaya çıkmasına da müsaade etmemiştir. Bu durum
Mardin’e göre; Cumhuriyet’in iktisadi kuvvetlere meşruiyet sağlamada, gösterdiği
tereddütten kaynaklanmaktadır.

Kök paradigmalar, “kültürel haritalar” olarak işlev gören anlam
kümelerini tanımlamaktadır ve kişilerin kendi kültürleri çerçevesinde bir yol
bulma imkânı geliştirmelerine olanak tanımaktadır.

Şerif Mardin’in “kök paradigmalar” ve
“görkemli yapılar/büyük gelenek- küçük yapılar/gelenek (mahalle)” ayrımına
dayalı tipolojileri, onun “mahalle baskısı” kavramsallaştırması için de temel
önemdeki analitik araçlardır.

Türk aydınları halkın ihtiyaç tatmini niteliğindeki
sorun alanlarına yeterli ilgiyi göstermeli, halkın gündelik gerçekliği içindeki
sorunları göz ardı etmemelidirler. Gündelik gerçeklik içindeki bireyler açısından
gerçeklik taşıyan sorunlardan hareket edilmediği sürece toplumdan uzaklaşmaya
ve sürprizlerle karşılaşılmaya devam edilecektir.


Türk Sosyologları
Editör: Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir
Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2915
2. Baskı, Ağustos 2015