TOPLUMSAL OLGU OLARAK HUKUK Toplumsal Olgu

TOPLUMSAL OLGU OLARAK HUKUK Toplumsal Olgu

Hukuku hukuk sosyolojisi açısından ele aldığımız bu ünitede, toplumsal olguyu açıklamak zorunda olmamız şaşırtıcı olmamalıdır. Çünkü hukuk sosyolojisi huku­ku toplumsal bir olgu olarak ele alır.

Sosyolojinin bir disiplin olarak ortaya çıkışının temelinde “olgu” kavramı yatar. Olgu, dışımızda bulunan ve deney konusu olabilen her şeydir. Olgu, bireysel bi­lincin dışında olup, bilince bağımlı değildir. Bu anlamıyla nesneldir. Bireysel bilin­cin dışında olduğu için ortaya çıkışı da tek tek kişilerin düşüncesine bağlı değildir. Bu durum, olguya bir dizi özelliğin de atfedilmesini beraberinde getirir. Buna gö­re olgu tarafsızdır, nesneldir, gözlenebilir ve irade dışıdır.

Bilincin, iradenin ya da düşüncenin dışında olması nedeniyle, olgu kavramı ge­nelde doğa bilimleri alanında kabul görür. Oysa Durkheim, “her toplumda diğer doğa bilimlerinin incelediği olgulardan farklı karakterlerle ayrılan belirli bir olgu­lar kategorisi”nin varlığından söz eder. Ona göre “bunlar, bireyin dışında bulunan ve sahip oldukları zorlayıcı güç sayesinde kendilerini bireye empoze eden davra­nış, düşünüş ve duyuş tarzlarından ibarettirler”. Elbette insanları incelemek ile do­ğa bilimlerinin konusunu oluşturan fiziksel nesneleri incelemek aynı değildir. Zi­ra, sosyolojinin inceleme konusunu oluşturan insan, doğadaki nesnelerden farklı­dır. İnsan, “anlamlı” davranışlarda bulunur. İnsan, düşünen ve akıl yürüten bir var­lık olarak, mevcudiyetinin ve davranışlarının anlamının bilincindedir.

Sosyolojinin konusunu toplumsal olgular oluşturur. Bu anlamda düşünüldü­ğünde, toplumsal yapı ve kurumlar toplumsal birer olgudur. Söz gelimi, hukuk da bir olgudur. Ama olgu denildiğinde yalnızca bu tür yapı ve kurumlar kastedilmez. Toplumsal olgu kavramını açıklamaya çalışan Durkheim, toplumsal iş bölümünü, toplumsal değerler ve normlar bütününü birer olgu olarak ele almış ve incelemiş­tir. Hukuk olgusunu da, benzer şekilde araştırma konusu yapmıştır. Öyleyse top­lumsal olgu, failleri bireyler olmakla birlikte, giderek onlardan bağımsızlaşan bir nesnellik olarak karşımıza çıkar. Söz gelimi, bir toplumda bazı kimselerin kırdan kente göç etmeleri kendileri açısından bireysel bir olaydır. Ancak bir toplumda yo­ğun olarak, kitleler halinde kırdan kente göç edilmesi, tek tek bireyleri aşan bir özelliğe sahiptir. Bu yönüyle göç, toplumsal olgu kavramına örnek teşkil eder. Bu andan itibaren sosyal bilimcinin görevi, bu olguyu ele almak, incelemek, genelle­melere ulaşmaktır.

Her ne kadar toplum, bilinçleri ve iradeleri olan öznelerden oluşuyorsa da top­lum içerisinde yaşayan bireylerin öznelliklerinin dışında nesnel ve gözlenebilir davranışlar da söz konusudur. Yukarıda verilen göç örneğinde görüldüğü üzere, göç olgusu, bireylerin kendi öznel durumlarını aşarak nesnel, dışarıdan gözlenebi­lir bir olgu halini kazanmıştır. Sosyolojiyi mümkün kılan tam da budur. Aksi hal­de, insan bilincine ilişkin bilim ya da disiplinler, toplumsal yaşamın bütününü de açıklayabilirlerdi. Oysa biliyoruz ki tek tek bireylerin bir araya gelmesi ile oluşan bütün, yani toplum, bireylerin öznellikleri ile açıklanamaz.

İnsanları, fiziksel nesneler gibi inceleyemeceğimiz kabul edildiğinde, bundan zorunlu olarak olumsuz bir anlam da çıkmaz. Aslında bazı açılardan bu, bir üstün­lük olarak bile kabul edilebilir. Çünkü doğa bilimciler araştırma nesneleri ile ko­nuşamazlar ama sosyal bilimciler araştırdıkları toplumun üyeleri ile konuşup, dav­ranışlarının anlamlarını çözmek konusunda yardım alabilirler.

Şu da eklenmeli ki olguların içeriklerinin olumlu ya da olumsuz olması, sosyal bilimcinin araştırmasının başlı başına konusunu oluşturmaz. Söz gelimi suç, olum­suz içeriğine ve çağrışımlarına rağmen bir olgudur ve içeriğinden bağımsız olarak nesnel bir şekilde ele alınıp, toplumsal yaşamdaki diğer olgularla ilişki kurulabilir.