TOPLUMSAL DÜZEN VE HUKUK

306
PAYLAŞ

TOPLUMSAL DÜZEN VE HUKUK

 

Toplum, birbirleriyle karşılıklı ilişkiler içinde olan insan birlikteliklerinin bir bütü­nü olarak tanımlanabilir. Toplumu oluşturan bu birliktelikler, oldukça heterojen bir görünüm sunarlar. Üstelik bu birliktelikler, devlet veya ulus sınırlarının ötesine taşan özellikler de gösterirler. Söz konusu birliktelikler, belli bir toplum içindeki ai­leler, toplumsal gruplar, toplumsal tabaka ve sınıflar, dinsel cemaatler ve mesleki topluluklardan devletlere ve devletler topluluğuna kadar uzanan çok geniş bir yel­pazede oldukça farklı niteliklerde de olabilirler (Ehrlich, 1962: 26). Burada yanıt­lanması gereken ilk soru şu olmalıdır: Belli bir toplumsal sistem içinde; ister ulus- devlet çerçevesinde ister ulus-devlet ölçeğinin ötesinde olsun, toplumsal düzen nasıl sağlanmaktadır?

 

İnsanlar, toplu yaşamaya başladıkları, yani birbirleriyle ilişkileri ve etkileşimle­ri bağlamında toplumsal birliktelikler oluşturdukları andan itibaren, aslında, varo­luş mücadelesinde diğer canlılara göre çok güçlü bir araca da sahip olmuşlardır. İnsanların güçlü bir toplumsallaşma kapasitesine sahip olmaları, biyolojik birta­kım güdüsel ve içgüdüsel eğilimlerin getirmiş olduğu sınırları aşarak tüm toplum­
sal grup ve birlikteliklerin gücünden yararlanma imkânı sağlar. Ancak bu birlikte­likler, toplumsal yaşamda insanın dışında kendiliğinden var olmazlar; insan ilişki ve etkileşimlerinin sonucunda toplumsal yaşama bir düzen, uyum veya ahenk ge­tirmek üzere yaratılırlar. Toplumsal grupların ve birlikteliklerin oluşum sürecinde insan etkileşimleriyle hayat bulan değerler, inançlar, kanaatler, normlar, statü ve roller, büyük bir öneme sahiptir. Bu ögelerin kapsamı, içeriği ve ağırlığı yere, za­mana ve toplumsal birliklerin niteliğine göre değişiklik gösterir. Örneğin, modern öncesi toplumsal yapılarda hem ekonomik, dinsel, toplumsal ve hukuksal bir bir­lik, hem de bir örf âdet birliği, bir toplumsal yaşam topluluğu niteliğinde bulunan aile, günümüzde bu işlevlerin önemli bir kısmını din, eğitim ve ekonomik temel­li kurumlara ve yapılara devretmiş bulunmaktadır. Aile örneğinde görüleceği üze­re, zamanla değişik gruplar ve birimler ortaya çıkarak, yeni işlevler üstlenmişler ve aile kurumunun birçok işlevini üstlenmişlerdir. Benzer şeklide, aile dışındaki toplumsal kulüpler, mesleki örgütler, siyasal partiler, sendikalar, etnik ve dinsel topluluklar, farklı yapılara ve işlevlere sahiptirler. Ancak, hepsinde de belli bir dü­zenin varlığı söz konusudur.

Tarihsel süreçte, bireylerin bünyesinde yer aldıkları çeşitli toplumsal gruplarda ve örgütlerde ilişkilerinin biçim ve içeriği, farklı biçimlerde şekillenmiştir. Bireyler arası ilişkilerin düzenlenmesi, belli bir yer veya zamanda esas olarak örf ve âdet­lerle sağlanırken başka bir yer ya da zamanda daha ziyade devlet eliyle şekillenen hukuk tarafından sağlanmış veya ağırlıklı olarak ahlak alanına bırakılmış olabilir. Ancak bu, örf ve âdet kuralları ile ahlak ve hukuk kuralları arasında karşılıklı iliş­ki ve etkileşim olmadığı anlamına gelmez. Başlangıçta hukuksal zorlama yoluyla biçimlenen bir husus, zamanla iyi bir örf âdet normu haline gelebileceği gibi, bu­nun tersi de olabilir. Benzer şekilde, ilkin bireysel bilinç meselesi veya ahlaki du­yarlılık ve sorumluluk çerçevesinde değerlendirilen bir husus, devlet tarafından hukuk yoluyla sıkı bir şekilde uygulanan bir vaka haline gelebilir. Bireysel ahlakın güvenilir bir faktör niteliğinde görülmediği, bireylerin ilişki ve davranışlarını örf ve âdetler sayesinde yönlendirmenin yeterli olmadığı durumlarda hukuksal organlar, mekanizmalar ve kurallar, önemli bir yer işgal edebilir. Toplumsal tabakalaşma, uzmanlaşma ve farklılaşmanın oldukça sınırlı olduğu gruplarda veya topluluklarda örf ve âdetler, neredeyse toplumsal yaşamın tek düzenleyicisi haline gelebilecek­tir. Grupların veya toplulukların büyüdüğü, iş bölümü, uzmanlaşma ve farklılaşma­nın arttığı yapılarda ise yazılı hukuksal kodlar, resmî olarak örgütlenmiş formel mekanizmalar ve organlar daha büyük roller oynayabilecektir (Simmel, 1970: 122).

Hukuksal olarak nitelendirilen organların, yalnızca hukuksal normlara dayalı oldukları da söylenemez. Devlet de dahil olmak üzere, tüm organların veya örgüt­lerin içsel düzeninin sağlanmasında hukuk dışındaki normlar da önemli bir işleve sahiptir. Ahlâk ve din kuralları, örf âdet kuralları ve görgü kuralları gibi diğer top­lumsal düzen kuralları, sadece hukuk dışı ilişkileri düzenlemezler; aynı zamanda hukuksal ilişkileri ve davranışları da etkileyip yönlendirirler. Aslında hiçbir hukuk­sal birlik ya da örgüt, varlığını yalnızca hukuksal normlar ve düzenlemeler vasıta­sıyla sürdüremez. Hukuk, toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşamın düzenleyicisi olmak bakımından yalnız değildir (Ehrlich, 1962: 58). Hukukun zorlayıcı yaptırım gücüne sahip olması, diğer toplumsal düzen kurallarının ve yaptırımlarının top­lumsal düzeni sağlamak açısından herhangi bir işlevselliği olmadığı veya sınırlı bir etkinliğe sahip olduğu anlamına da gelmez.

 

Toplumsal düzenin sağlanmasında hukuk ve diğer toplumsal düzen kuralları, büyük bir öneme haizdir. Toplumsal hayatta insan ilişkileri ve davranışları, top­lumsal değerlere, normlara, statülere ve rollere göre şekillenir. İnsan ilişkilerinin ve davranışlarının düzenlenmesinde toplumsal değerlerin ve normların işlevi, birinci ünitede yeterince işlendiği için burada daha ziyade toplumsal statüler ve roller üzerinde durulacaktır. İnsan davranışlarının rastlantılara bağlı olduğu bir ortamda, hiç kuşkusuz toplumsal düzenden söz edilemez. İnsanların toplumsal ilişkilerinin yapısını ve düzenini ifade etmek için başvurulabilecek genel terim, “toplumsal or­ganizasyon” veya “toplumsal örgütlenme” terimidir. Toplumsal organizasyon, bir­den çok öğeden oluşur. Sosyologlar, bu öğeleri anlatmak üzere birbirleriyle yakın­dan ilişkili üç temel kavram geliştirerek toplumsal yapıların veya toplumsal düzen­lerin nasıl meydana geldiğini, bu kavramlarla açıklamaya çalışmışlardır. Bunlar, yukarıda da ifade ettiğimiz, statü, rol ve norm kavramlarıdır (Turner, 1978: 121). Toplumsal organizasyon ya da örgütlenme kalıpları da toplumsal düzenin temel bileşenleri olan statüler, roller ve normlar tarafından şekillenir.

“Kültür ve Hukuk” ilişkisi konusunda detaylı bilgiye ulaşmak için 5. üniteye bakabilirsiniz, lil^l DİKKAT

Toplumsal düzenin sağlanmasında “kültür” de etkili ve önemli bir faktördür. Kültür, belli bir toplumdaki insanların kendi etkinliklerini organize etmek için yarattıkları, muhafaza ettikleri ve kullandıkları bir anlamlı simgeler sistemidir. Bir kaynak olarak kültür, insanlara anlam yüklü sembolleri, bilgi ve hünerleri muha­faza etmek ve aktarmak için birçok olanak sağlar. Bunlardan en önemlilerinden biri “dil”dir. İnsanlar, dil sayesinde değişik anlamları taşıma ve iletme gücüne sa­hip olurlar. Böylece kültürel kaynaklar, sembol sistemleri olarak toplumsal etki­leşim ve örgütlenmeye ortam hazırlar. Toplumsal eylemleri ve ilişkileri şekillen­diren, onlara rehberlik eden mesajları taşırlar. Ancak bu mesajlar, aynı zamanda insanların seçimlerini sınırlayan veya çerçeveleyen bir özelliğe de sahiptirler. Sosyologlar, insanların düşünce, ilişki ve etkileşim dünyasını kontrol eden, reh­berlik sağlayan ve sınırlandıran unsurları tasvir etmek ve kavramlaştırmak üzere bunları değerler, inançlar, kanaatler ve normlar olarak kategorize ederler (Tur­ner, 1978: 75-83).

Statü, insanların toplum içindeki yerini ifade eden bir kavramdır. Herhangi bir toplum veya grup içinde bulunan her kişinin işgal ettiği bir statüsü (mevki) ve bu statüye uygun olarak kendisinden beklenen davranışları ifade eden rolleri vardır. Hepimiz için günlük yaşamda anne, baba, çocuk, genç, yaşlı, öğretmen, öğrenci, doktor ve hasta gibi çeşitli statüler ve roller söz konusudur. Her statü, sahibine, başka statü sahiplerinden farklı birtakım davranışlarda bulunmasını emreden bir davranış modelleri ağıdır. Kişiler arasındaki her etkileşim, daha önceden düzen­lenmiş statüler çerçevesinde meydana gelir. Örneğin, bir hastanede başhekim, doktor, hemşire ve hasta gibi farklı statülerde bulunan insanlardan farklı davranış­lar beklenir. Hastane yaşamındaki resmî kurallar, resmî olmayan kural ve beklen­tiler, kişilerden beklenen rolleri belirler. Toplumsal ilişki ve etkileşimin tarafı hali­ne gelen iki kişiden her biri, diğerinden belli bir davranış bekler. Kendisi de belli bir davranışta bulunmaya başlar. Böylece toplumsal etkileşim, “roller” çerçevesin­de gelişir. Bu rollerden her biri, rol sahibini belli şekilde davranmaya ve diğer rol sahiplerinden de belli davranışlar beklemeye götürür. Yani her rol, diğer roller ile olan ilişkilerine göre var olur ve anlam kazanır. Örneğin, öğretmenin rolü, öğren­cileriyle, meslektaşlarıyla ve okul idaresiyle olan ilişkileri tarafından belirlenir. Ai­
le içinde babanın rolü, eşi, çocukları ve yakınlarıyla olan ilişkilerine göre oluşur. Diğer yandan, her kişinin aynı zamanda birden fazla rolü vardır. Gerçekten, her­hangi bir kimse, aynı zamanda hem öğretmen, hem baba, hem sendikacı, hem sporcu, hem parti üyesi, hem de sanatçı olabilir.

Kişilerin toplum içinde hangi rolleri oynayacağını belirleyen statüler, iki şekil­de elde edilir. Bunlara, edinilmiş statüler ve kazanılmış statüler denir. Edinilmiş statü, kişilerin yetenek ve becerilerine bakmadan ve onların bir çabası olmadan, kendileri dışındaki faktörler tarafından sağlanır. Yani, kişi doğumuyla, cinsiyetiyle veya yaşıyla ilgili olarak bu statüyü elde eder. Yaşlı, genç, kadın, erkek, siyah, be­yaz gibi bir konuma sahip olmak, bu tür statüye örnek verilebilir. Kazanılmış sta­tü ise anne, baba, öğretmen, doktor, devlet memuru gibi, kişilerin kendi çabaları sonucu elde ettikleri pozisyondur.

Bu konuda şimdiye kadar anlattıklarımız, ideal bir durumu yansıtır. Hemen her toplumda değişik derecelerde olmak üzere edinilmiş ve kazanılmış statülere rast­lanır. Modern toplumlarda edinilmiş bazı statüler varlığını sürdürürken, geleneksel toplumlarda da bazı alanlarda kazanılmış statülerin ortaya çıktığı gözlenebilir. An­cak, geleneksel toplumlardan modern toplumlara doğru gidildikçe, edinilmiş sta­tülerin azaldığını, kazanılmış statülerin ise çoğaldığını söyleyebiliriz.

Bir toplumda farklı statülere bağlı olarak, toplumsal değerler ve normlar çerçe­vesinde şekillenen roller arasındaki ilişkilerin oluşturduğu sisteme, toplumsal etki­leşim sistemi denir. Bu anlamda her grup veya toplum, bir etkileşim sistemidir. Bir grubun etkinliği, türlü rollerin iş bölümü içinde birbirine nasıl bağlandığına göre değişir. Roller, kişilerin grubun etkileşim sistemi içinde tuttukları mevkiye göre, mevkiler de kişisel özelliklere ve toplumsal faaliyetlere göre dağıtılır. Birbirleriyle önemli karşılıklı ilişkileri olan mevkiler, bir statüler örgüsü veya ağı meydana ge­tirir. Örneğin, bir okuldaki statüler örgüsü şu mevkileri ya da pozisyonları kapsa­yabilir: Müdür, müdür yardımcısı, öğretmen, öğrenci, veli, hizmetli ve memur gibi. Örgütsel bir yapı içinde bu statülerde yer alan insanlar, işgal etmekte oldukları mevkilere bağlı olarak farklı rolleri yerine getirirler. Bu statü ve rollerin gerisinde ise, insan ilişkilerini düzenleyen değerler ile din, ahlak, hukuk ve görgü kuralların­dan oluşan bir sistem vardır.

Modern toplum yaşamı, giderek formel kurallar, mekanizmalar ve örgütler ile bezeli hale gelmektedir. İnsanların yaşamında, bundan böyle ulus-devlet yapıların­dan uluslararası ve uluslarüstü yapılara (Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi), siyasal partilerden ve sendikalardan mesleki kuruluşlara, devasa şirketlere ve çok büyük eğitim kurumlarına kadar birçok hiyerarşik bürokratik örgüt, muazzam bir yer işgal etmektedir. Böylesi yapılar içinde temel birimler arasında ilişki ve eş gü­dümün kurulup sürdürülmesi, hiyerarşik statü ve rollerin belirlenmesi, yüksek öl­çüde bir resmîyet ve biçimsellik gerektirmektedir. Bu tür örgütlerin yapılandırılma­sı, bürokratik görevliler arasındaki ilişkilerin çerçevelenmesi ve davranış kuralları­nın belirlenmesi, bağlayıcı, açık, somut hukuk kurallarının ve mekanizmalarının varlığını zorunlu kılmaktadır.

Bürokratik örgüt: Belli amaçlar için kurulmuş, önceden belirlenmiş ve açıkça tanımlanmış kurallar çerçevesinde işleyen hiyerarşik yapılı örgüt.

Hiyerarşi: Belli bir örgütsel yapı içinde bulunan kimselerin, diğerlerine göre mevki ve rütbe bakımından üstlük veya astlık konumunda bulundukları örgütlenme biçimi.

Bütün toplumsal organizasyonlar gibi, formel örgütler de birbirleriyle ilişkili statüler, roller ve normlardan meydana gelir. Ancak, genel olarak toplumsal grup­lardan farklı olarak formel organizasyonlarda statülerin, rollerin ve normların ör­gütlenmesi daha açıktır. Örgüt içinde kimden ne beklendiği, işgal ettiği statüye gö­re açık bir şekilde bilinir. Devlet bürokrasisinde, iş yerlerinde, okullarda, büyük mağazalarda ve eğlence yerlerinde bunun böyle olduğu gözlenir. Böylesi örgütler­deki bürokrasilerin temel karakteristiklerinden biri iş bölümü iken diğer ikisi, hi-
yerarşik statülerin ve kodifiye edilmiş normların varlığıdır. Hangi personelin ne iş yapacağı, statü hiyerarşisindeki yeri bellidir. Bunların neler olduğunu gösteren for­mel örgüt normları çoğunlukla açık, net ve yazılıdır. Kodifiye edilmiş hukuksal normlar sistemi, her statüden ne tür görev veya rol beklendiğini ve bunların nasıl yerine getirilmesi gerektiğini gösterir (Turner, 1998: 242-243).

Hukukun toplumsal düzen sağlama işlevinden söz edildiğinde; bundan, mev­cut toplumsal, ekonomik ve siyasal kurumların varlığını sürdürmesine yaptığı kat­kı akla gelir. Bu arada belirtmek gerekir ki hukuk kuralının amacı ile işlevi, arala­rında zaman zaman çakışma olsa bile, aynı şey değildir. Örneğin, bir yasal düzen­lemenin parlamento tarafından belli bir amaca yönelik olarak yapılması, bu düzen­lemenin toplumsal hayatta her zaman öngörüldüğü şekilde işlev görmesi sonucu­nu doğurmaz. Ayrıca, hukuksal kural ve düzenlemelerin işlevi zamana, yere ve şartlara göre değişir. Geleneksel toplum yapısında işlevsel olan bir kural, modern toplumda işlevsiz kalacağı gibi, beklenenin aksi yönünde işlev de görebilir. Söz gelimi, mutlak monarşik nitelikteki bir sistemde fonksiyonel olan ögeler, demok­ratik bir rejimde işlevsiz kalabileceği gibi, farklı işlev ya da işlevlerde de bulunabi­lir (Cotterrell, 1992: 72-73).

Sosyolojinin kurucularından Durkheim, hukuku, toplumsal hayatta bir toplum­sal bütünleşme mekanizması olarak görür. Modern toplumda toplumsal bütünleş­menin temeli olabilecek evrensel ortak değerlerin yokluğuna dikkati çekerek, top­lumu uyumlu veya bütünleşik bir ahlaki düzenleme sistemi olarak ele alan anlayış ile çağdaş seküler toplumlarda hukuku bu ahlaki sistemin temel dayanağı ve ifa­desi olarak değerlendiren bakışı uzlaştırmaya çalışır. Durkheim için hukuk ve ah­lak birbirinden ayrılamaz. Hukuku destekleyen ahlaki bağlılık olmaksızın, hukuk toplumsal hayatın bir parçası haline gelemez ve sadece resmî bir evrak üzerine ya­zılmış kelimelerden ibaret kalır. Aslında hukuk, görünür olmayan ahlaki ortamın görünebilir bir indeksi ya da göstergesidir. Farklı hukuk biçimleri, farklı toplumsal uyum, bütünleşme ve düzen türlerini temsil eder. Cezalandırıcı veya baskıcı bir hukuk, geleneksel toplumun ahlaki bir olgusu olan mekanik dayanışmaya denk düşerken; tazmin edici hukuk veya iş birliği hukuku ise modern toplumun ahlaki olgusu olan organik dayanışmaya karşılık gelir. İş bölümü, uzmanlaşma, farklılaş­ma ve bireyselleşmenin giderek geliştiği modern toplum şartlarında hukuk, çatışan veya ihtilafa düşen tarafları bastırmaktan veya cezalandırmaktan ziyade mevcut düzeni eski haline getirmeyle yani, statükonun restorasyonuyla ilgilidir. Roscoe Pound’a göre ise bir toplumun hukuk politikası, onun bilinen değerlerinin uygu­lanmasına dayanır. Hukukun, çatışan talepleri bütünleştirmek için hayata geçirece­ği değerler, içinde yer aldığı toplumun ve hukuk sisteminin özgül tecrübesinden kaynaklanır. Bunlar, belli bir topluma özgüdürler ve bu toplumun hukuku da onun tarihinin özgül bir anındaki hukuktur (Cotterrell, 1992: 76-80).

Günümüzde toplumsal yaşam, hukuk ve hukuksal zorlama olmaksızın tasavvur edilemez. Bugün, modern toplumda bir aile bile, toplumdaki mevcut otoriteler ta­rafından korunup gözetilmeden bütünlüğünü koruyamaz. Mülkiyet hakkı, hukuk­sal düzenlemeler ve mahkemeler tarafından himaye edilmedikçe varlığını sürdüre­mez. Hukuksal araçlar ve mekanizmalar olmaksızın, bir mirasın kazanılması ve paylaşılması mümkün olamaz. Modern hukukçunun zihninde, zorlayıcı hukuk dü­zeni, mahkeme ve hukuksal yaptırım, bir bütünlük oluşturur. Aynı şekilde modern hukuk, hukukçu olmayanları da dünyayı hukuk yoluyla, hukuksal zorlama saye­sinde yönetilen bir dünya veya düzen olarak bakmaya şartlandırır (Ehrlich, 1962: 83). Görüldüğü gibi, dışarıdan bakıldığında hukuk, toplamsal düzenin sağlanma-

 

sındaki zorlayıcılık rolüyle öne çıkmaktadır. Hukukun zorlayıcı rolü, özellikle hu­kuka uyulmaması veya hukuk düzeninin ihlâli halinde kendisini görünür kılar. Başka bir deyişle, hukukun toplumsal düzenin sağlanmasındaki işlevi, yani düzen sağlama fonksiyonu, hukukun zorlayıcılık ve biçimcilik yanıyla belirginlik kazanır. Zorlayıcılık gücüne sahip olma, hukuk adına yaptırım uygulayabilme anlamına ge­lir. Günümüzün modern koşullarında yaptırım uygulayarak zorlama, devletin yet­kili organlarınca yapılır. Diğer davranış kurallarından farklı olarak dışsal ve örgüt­lü zorlayıcılık gücüne sahip hukuk kuralları, dış dünyada maddî olarak gerçekleş­me imkânına sahiptir. Hukuk, bireylerin hangi davranışları yapmasını veya yapma­masını belirterek, davranışların bağlı olacağı çerçevenin sınırlarını çizerek; açık, kesin ve belirli bir düzenin temellerini atar. Hukukta biçimcilik veya formalizm, usulüne göre çıkarılmış yasaları ve bunların biçimsel anlamda yürürlükte bulun­masını ifade eder (Işıktaç, 2008: 122-124).