TOPLUMSAL DEĞİŞME SÜRECİNDE HUKUK VE TOPLUM İLİŞKİSİNE GENEL BAKIŞ

PAYLAŞ

TOPLUMSAL DEĞİŞME SÜRECİNDE HUKUK VE TOPLUM İLİŞKİSİNE GENEL BAKIŞ
Toplum her zaman, az ya da çok, değişim halindedir. Toplumsal hayatta insan ku¬şakları birbirlerini takip eder ve bu kuşaklar boyunca farklı kimseler, değişik top-lumsal roller üstlenirler. Toplumsal değişme kavramı, bir toplumun sadece demog-rafik yapısında meydana gelen sürekli değişimi değil; aynı zamanda çeşitli toplum¬sal ilişkilerde, normlarda, kurumlarda, rollerde ve statülerde, mevcut toplumsal de¬ğerler sisteminde, ideolojilerde ve davranış kalıplarında ortaya çıkan değişmeleri de kapsar. Kısacası, toplumsal değişme toplumun toplumsal yapısında ve kültü¬ründe vuku bulan bütün değişmeleri ifade eder. Toplumsal değişme süreci çok de¬ğişik faktörlerin etki ve etkileşimiyle başlar. Bu faktörler, toplumun fiziksel çevre koşullarında ve nüfusun genetik yapısında meydana gelen değişmelerden, diğer toplumlarla ve kültürlerle temasa, yeni teknolojik icatlar ve toplumsal yeniliklere kadar uzanabilen büyük bir çeşitlilik gösterir. Çünkü toplum, çok sayıda toplum¬sal kurum ve bileşenden oluşur. Toplumsal değişme, bu kurumların ve bileşenle¬rin bazılarında başlar; bir kez başladıktan sonra diğer kurumları ve bileşenleri de şu veya bu ölçüde etkileyerek toplumun bir bütün olarak değişmesine yol açar. Ancak bu, bütün toplumların ve toplumsal ögelerin aynı yönde, aynı hızda ve kap¬samda değiştiği anlamına gelmez. Yüksek düzeyde bir toplumsal değişme, geliş¬memiş toplumlardan ziyade çağdaş kültürlerin karakteristiklerinden biri olarak öne çıkar (Dror, 1959: 788-789).
Toplumsal değişme açısından hukuku, toplumun yapısının ve kültürünün esas¬lı bir parçası veya bileşeni olarak tanımlayabiliriz. Bu çerçevede şu sorulara yanıt aranması gerekir: Hukuk alanındaki değişme, toplumun ve kültürün diğer bileşen¬lerinden ne kadar bağımsızdır? Hukuktaki değişmelerden ne kadarı, toplumun di¬ğer bileşenlerindeki değişmelerle bağlantılıdır? Hukuk sahasında meydana çıkan değişmeler, toplumun diğer ögelerinde ne tür değişikliklere yol açar? Hukuk ve toplumsal değişme arasında ilişki, hukukun ikili toplumsal karakteri nedeniyle da¬ha da karmaşık bir niteliğe bürünür. Herhangi bir toplumun hukuku, kendi içsel ilişki ağlarının hepsiyle birlikte bir sistem oluşturur. Bu yönüyle hukuk, bir top¬lumsal sistemin alt sistemini ifade eder. Bir alt sistem olarak hukuk, hukuku yarat¬ma ve uygulama süreçleriyle yakından bağlantılıdır. Ayrıca hukuk, toplumun alt sistemlerinden biri olarak, diğer alt sistemlerin ve kurumların da etkin ve önemli bir rol oynayıcısıdır. Örneğin aile hukuku, hukukun bir parçası olup bir bütün olan hukuk sisteminden soyutlanarak anlaşılamaz. Bununla birlikte aile hukuku, aynı zamanda aile kurumunun da içsel ve esaslı bir parçasıdır. Bu durum dikkate alın- maksızında aile kurumu anlaşılamaz (Dror, 1959: 789). Bir alt sistem ve toplumsal kurum olarak hukukun kendi içinde değişime yol açan üç temel organı vardır. Bunlar; yasama organı, hukuk uygulama makamları, hukuku icra ve infaz eden bi-rimlerdir. Bu organlar, hukuku yaratma, uygulama, icra ve infaz etme süreçlerin-de, kendilerindeki değişmelere bağlı olarak mevcut hukuk anlayışı ve kültüründe de bazı değişikliklere neden olur.
Gerçek veya fiili toplumsal davranış ile hukuk normu tarafından emredilen dav¬ranış arasında, neredeyse her zaman belli bir fark ya da açıklık bulunur. Gerçek ve¬ya fiilî davranış ile hukukça talep edilen davranış arasında belli bir gerilimin varlı-ğı, esasında bütün toplumların hukuk düzeninin temel karakteristiklerinden biridir. Bu gerilim, özellikle hukuk, büyük çaplı toplumsal değişmelerden kaynaklanan ih-tiyaçlara gerçekten yanıt veremediği zaman veya toplumsal davranış ve hukuksal normlara yönelik genel yükümlülük duygusu ile hukuk tarafından öngörülen dav-ranış arasındaki mesafe önemli ölçüde açıldığı zaman daha görünür hâle gelir. Hu¬kuk ile gerçek hayat arasında doğan açıklığı, şu örnekler üzerinde rahatlıkla göre¬biliriz: Otomobilin icadından sonra, atlı araba taşımacılığına göre düzenlenmiş ya¬salar, ortaya çıkan yeni durumlarla uyumsuz hâle gelmiştir. Nükleer enerji teknolo¬jisinde meydana gelen muazzam gelişmelerle birlikte, günümüze kadar varlığını sürdüren devletler hukuku yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu örneklerden de anlaşı¬lacağı üzere, çağdaş toplumlarda çok yüksek düzeydeki toplumsal değişme; huku¬ku yaratma, değiştirme ve uygulama süreçlerinde rol oynayan organları çok ciddi sorunlarla yüz yüze getirmektedir. Ancak, modern toplumlarda; bilinçli insan eliy¬le, yani parlamentolar ve ilgili diğer organlar eliyle hukuksal düzenleme imkânının başat konumu, hukukun toplumsal değişme sürecine uyumunu oldukça hızlandı¬rıp kolaylaştırma potansiyeli de taşımaktadır. Buna rağmen yasama organları, mu¬hafazakâr tavır ve davranışlar sergiledikleri zaman, hukukun toplumsal değişmele¬rin oldukça gerisinde kalması ve bundan doğan ciddi sıkıntıların belirmesi söz ko¬nusu olmaktadır. Kısacası, toplumsal değişme ile hukuk arasında süreklilik taşıyan karşılıklı bir ilişki ve gerilim vardır (Dror, 1959: 801).
Hukuksal gelişme, toplumsal gelişmeye bağlıdır. Yani, toplumun gelişmesi, hu-kukun gelişimine de yansır. Zamanın akışı içinde insanlar ve onların ilişkileri de¬ğişir; farklı yer ve zamanlarda, farklı ilişkiler ve bunlara bağlı olarak değişik hukuk¬sal ilişkiler ve işlemler ortaya çıkar. Değişim sürecinde, bir yandan yeni hukuksal ilişkiler ve işlemler şekillenirken diğer yandan eskileri kaybolur. Yeni örgütler or-taya çıkar, insanlar yeni tür sözleşme ilişkilerine girerler, eskisinden farklı vasiyet¬nameler düzenlerler ve değişik ifade beyanlarında bulunurlar. Bitmez tükenmez şekilde değişmeye maruz kalan alanlardan biri de, bizzat örgüt üyeleri ve örgütler arasındaki iktidarın dağılımıdır. Aslında iktidar ilişkilerinde yaşanan her değişim, zorunlu olarak örgüt içinde ve örgütler arasında ilişkilere yön veren hukuk kural¬larında ve diğer toplumsal normlardaki değişime de işaret eder. Çünkü örgütler, üyelerini ortak hedeflere ulaşmak için bir araya getirirler. Örgüt üyelerinin davra¬nışlarına yön veren normlar, esasında o örgütlerin içinde baskın olan yaşam tarz¬larına ve bakış açılarına göre oluşur. Örgüt denen yapının, mensubu olan bireyler¬le karşılıklı ilişki ve etkileşimi söz konusu normlar sayesinde gerçekleşir (Ehrlich, 1962: 394-397).
Günümüzde hukuk, ekonomik ilişkiler, toplumsal yapı, siyasal kurumlar ve idari işlemler alanlarında hızlı ve kapsamlı değişiklikler vuku bulmaktadır. Böylesi bir durum karşısında insanlar, kendi kaderlerine yön vermek istiyorlarsa, toplum¬lar daha iyi bir toplumsal hayat yaratmak üzere aklı ve bilgiyi kullanmayı arzu edi-yorlarsa, lider konumundakiler, yaşanan toplumsal değişimin anlamını, önemini ve muhtemel etkisini tanımak ve anlamak için daha fazla çaba göstermelidirler. Keşifler, icatlar, modalar, hukuk normları ve genel ahlak kurallarındaki değişme¬ler, ulaşım ve iletişim alanındaki imkânlar, kültürler ve toplumlar arasındaki temas¬lar, mevcut toplumsal şartları aniden ve büyük ölçüde değiştirebilmektedir. Tarih, geniş kapsamlı değişim dönemlerinde, yüzyıllar boyunca katılaşıp sabitleşen kalıp¬ların etkilendiğine ilişkin birçok örnek sunmaktadır. Avrupa’da Reform hareketiy¬le gerçekleşen dinsel değişmeler, bu gelişmenin geçmişten günümüze kadar bir¬çok toplumun hayatı üzerinde ciddi etkilere sahip olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde, hukuk tarihi de birçok önemli değişime tanıklık etmektedir. Modernleşme sürecinde 18. yüzyılda insanlığın hayatına giren, başta 1787 tarihli ABD Anayasası olmak üzere, anayasaların toplumların siyasal, ekonomik ve hukuksal hayatları üzerinde ciddi sonuçlara yol açtığı gözlenmektedir. Hukuk, çeşitli hukuksal pozis-yonlar yaratma ve bunlara bireyleri ve grupları yerleştirme potansiyeline sahip bir olgudur. Örneğin evlenen çiftler, önceki hallerine göre çok farklı bir hukuksal po-zisyona sahip olurlar ve buna bağlı olarak başta mülkiyet ve miras hakkı olmak üzere, birçok iddiada ve talepte bulunabilirler. Ana-baba olmaları halinde; bir yan-dan velayet hakkına sahip olurken diğer yandan, çocuklarının bakımını ve geçimi¬ni sağlamak yükümlülüğü altına girerler. Boşanma durumunda ise nafaka ödeme yükümlülüğü doğuran bir hukuksal pozisyonda kendilerini bulurlar. Günümüzde insan ilişkileri, giderek hukuksal ilişkiler hâline gelmekte; hukuk, toplumun her üyesini çok çeşitli hukuksal pozisyonlara yerleştirmekte ve onlar arasında yeni hu¬kuksal ilişkilere hayat vermektedir. Örneğin, yasama organları çalışma yaşamını ve koşullarını düzenleyen hukuk kuralları koymakta, ihtilaf giderme mekanizmaları oluşturmakta; böylece, işçiler ve işverenler arasındaki sözleşmeleri ve hizmet iliş-kilerini hukuksal olarak çerçeveleyip şekillendirmektedir. Bu çerçevede işveren, bir yandan asgari düzeyde bir ücret ödeme ve belli saatten fazla çalıştırmama yü-kümlülüğü altına girerken, diğer yandan iş sırasında çalışanların uğradığı kazalar-dan dolayı sorumlu tutulmaktadır (Blachly ve Oatman, 1950: 556-560). Aynı şekil¬de trafik, tüketim ve rekabet ilişkileri gibi alanlarda da taraflar, yasama organları eliyle yapılan hukuksal düzenlemelerle yüz yüze gelmektedir. Motorlu araç sahip¬lerinin zorunlu mali mesuliyet sigortası yaptırma, firmaların tüketicileri koruma ya¬sasının hükümlerine uyma yükümlülüğü gibi. Tüketicileri korumak üzere sözleş¬me serbestisine ve irade özgürlüğüne sınırlar getirilmekte, piyasadaki firmalara fa-aliyetlerini belirli kurallara göre sürdürmek üzere izin verilmektedir. Böylece hu¬kuk, bir yandan hızlı bir şekilde değişen ve gelişen toplumsal taleplere ve ihtiyaç¬lara yanıt vermeye çalışırken; diğer taraftan mevcut kavramları, kuralları, mekaniz-maları ve organlarıyla değişmektedir.
Hukukun sosyolojik açıdan incelenmesi, esas olarak toplumsal faktörlerin hu-kuku belli bir ölçüde etkilediği ve şekillendirdiği varsayımıyla başlar. Ancak, bu varsayımın diğer kutbunda ise toplumsal değişmeyi etkilemek ve yönlendirmek üzere, hukukun bilinçli olarak nasıl kullanıldığı meselesi yer alır. İnsanlar, hukuk yoluyla toplumsal değişmeden bahsederken genellikle hukuk ve hukuk devleti eliyle yaratılan planlı, amaca dönük biçimsel değişmeyi düşünürler. Örneğin, her-hangi bir ülkede toprak reformu politikası izlemeye karar verilmesi hâlinde bunu gerçekleştirmenin yolu, her ailenin sahip olabileceği toprak miktarını sınırlayan bir yasayı yürürlüğe koymak, toprağı dağıtılan kimselere tazminat ödemek üzere bir formül geliştirmek, toprağın bir sınıftan diğerine düzenli transferini gerçekleştir¬mek ve ortaya çıkabilecek uyuşmaları çözecek mekanizmaları yaratmaktan geçe¬cektir. Toprak reformu gerçekleştiği takdirde birçok insan, bunu, insan tarafından hukuk yoluyla toplumsal değişmeyi gerçekleştirmenin bir örneği olarak görür. An¬cak bu, sadece hukuk yoluyla değil, aynı zamanda siyasi ve idari otoritenin müda¬
halesi ile yaratılan bir değişme anlamına gelir. Toplumsal bir sistem içinde siyaset, toplumsal gruplardan kaynaklanan talepleri ve ihtiyaçları süzgeçten geçiren, hu-kuksal kararlara ve uygulamalara ortam oluşturan bir kanal görevini görür. Top-lumsal talepleri yaratan faktör, hukuk değildir. Hukuk, bu talepleri girdi olarak alıp karar, işlem ve eylem şeklinde çıktılar üretir. Böylesi durumlarda hukukun, edil¬gen bir konumda kaldığı söylenebilir (Friedman, 1977: 156-159). Ancak reform, in¬kılap, devrim veya ihtilal durumlarında hukukun, devlet ve hükümetler tarafından belli bir hedef doğrultusunda yaratılmak istenen değişimin etkin bir aracı olarak da kullanıldığı görülür.