Toplumsal Cinsiyet Feminizm

Toplumsal Cinsiyet Feminizm

FİKİR

Toplumsal cinsiyet’ terimi genellikle, basitçe, erkekler ve kadınlar arasındaki fiziksel ve toplumsal farklılıkları anlatmak için kullanılır. Fakat sosyologlar ve özellikle feministler onu daha kesin olarak ta­nımlamaya ve cinsiyet davranışının ne kadar doğal ve doğuştan veya toplumsal ve ‘erkek’ icadı olduğunu anlamaya ve belirlemeye çalışır­lar.

Sosyologlar, bu yüzden,

  • cinsiyet (sex) terimini erkekler ve kadınlar arasındaki fiziksel ve biyolojik farklılıkları (örneğin, fizik özellikler, cinsel organları) ifade etmek için;
  • toplumsal cinsiyet (gender) terimini de davranışlar ve rollerde­ki, erkeksilik (masculinity) ve dişilik/kadınsılık (femininity) olarak adlandırdığımız kişisel niteliklerdeki farklılıkları anlatmak için kullanırlar.

Toplumsal cinsiyet tartışmasında temel sorun, erkekler ve kadın­ların toplum içindeki davranışlarının biyoloji tarafından mı yoksa aksine kültür tarafından mı belirlendiğidir. Erkekler ve kadınlar doğa­ları gereği mi, yoksa içinde yaşadıkları toplum yüzünden mi farklıdır­lar? Erkekler doğaları gereği ‘yapan/eden konumunda’yken, yani işçi, savaşçı, yazar ve karar alıcıyken, kadınlar ‘bakıcı konumda’ mıdırlar? Erkekler doğaları gereği saldırgan, akılcı ve duygusallıktan uzakken, kadınlar yine doğaları gereği pasif, sezgileri güçlü ve duygusal varlık­lar mıdır? Bir erkeğin yeri dışarısı -çalışmak, mücadele etmek ve or­ganize etmek- iken, kadının yeri evi midir? Çok daha önemlisi, erkek­ler doğaları gereği baskın cinsiyet midir, dolayısıyla toplumu -ve kadınları- yönetme hakkına sahipler midir?

 

Bu doğa mı, gelişme mi tartışması sosyal bilimlerde yirmi-otuz yıldır moda haline gelmiştir.

Doğacı argüman

Doğacı argüman, toplum içinde iki cinsiyet arasındaki sosyal farklılık­ların doğrudan biyolojik farklılıkların bir yansıması olduğu kabulüne dayanır. Erkekler kadınlardan fiziksel olarak daha güçlü oldukları için toplumu organize ederlerken, kadınlar çocuk doğurdukları için pasif, çocuk bakımıyla ilgili ve bağımlı olma yönünde doğal bir annelik içgüdüsü taşırlar. Bu yüzden, erkeklerin işte, kadınların evde olduğu mevcut toplumsal cinsel işbölümü, her biri en iyi oldukları alanlarda uzmanlaştıkları için, doğal ve toplumsal açıdan verimlidir. Sigmund Freud’a göre ‘Anatomi kaderdir’ (bkz. ‘Sex and Gender’, Society To­day, 12 May 1983) ve bu tezi desteklemek için birçok biyolojik, gene­tik, psikolojik ve sosyolojik kanıt üretilmiştir: sözgelimi, Tiger ve Fox’un (1972) insanın biyolojik grameri kavramı. Kavram, bugünkü terimlerle, erkeklerin ‘erkeksi’ ve kadınların kadınsı genetik yatkınlık­lara sahip olduklarını ima eder. Benzer şekilde, zekâ testleri ve sınav­larda erkek çocukların özellikle matematik ve fen bilimleri gibi empi- rik ve mantıksal alanlarda kız çocuklarını geçme, böylece ‘görünüşte’ toplum içinde otorite ve karar-alma konumlarını büyük ölçüde elde etme eğiliminde oldukları görülmektedir.

Gelişmeci argüman

Gelişmeci argüman, aksine, cinsiyet rollerinin biyolojik olarak değil, kültürel olarak belirlendiği ve sosyal olarak inşa edildiği inancına dayanır. Gelişmeci argüman, insan davranışını büyük ölçüde çocu­ğun içinde yetiştiği toplumsal ve kültürel çevrenin bir yansıması olarak görür. Ann Oakley’nin 1970’lerin başlarında (1972) öne sürdü­ğü gibi, cinsiyete dayalı işbölümü ne evrenseldir ne de biyolojik ola­rak önceden belirlenmiştir. Gelişmeci argümanın delilleri şunlardır:

  1. Cinsiyetler arasındaki biyolojik ve psikolojik farklılıkların büyük olmadığını gösteren araştırmalar. Örneğin erkekler, fiziksel ba­kımdan kadınlardan ortalama olarak daha güçlü olsalar bile, kadınlar tahammül ve dayanıklılık testlerinden daha iyi sonuç­lar almaktadırlar. Vietnam ve İsrail’deki savaşlar kadınların böyle durumlarda erkekler kadar saldırgan ve öldürme kabiliyetinde olduklarını göstermiştir. Zekâ söz konusu olduğunda, aslında daha parlak cinsiyet kızlardır -ancak onlar ergenlik çağına gel-

 

diklerinde, yarışmacı ve erkeksi görünme korkusuyla yerlerini erkek çocuklara bırakma eğilimi içine girerler. İki cinsiyet farklı düşünme eğilimindedir: erkek çocuklar genellikle şekil-uzay testlerinde, kız çocukları sözel yeteneklerde daha üstünken, ki­şilik testleri çoğunlukla erkek çocuklarının kızlar kadar duygusal ve sosyal olduklarını, fakat böyle algılanmak istemediklerini açığa çıkartmıştır. Maccoby ve Jacklin (1974) veya Lloyd ve Arc- her’ınki (1982) gibi pek çok araştırma, cinsiyetler arasında doğal birtakım farklılıklar olmakla beraber, farkın o kadar da büyük olmadığını ve kesinlikle mevcut toplumsal farklılıkları açıklaya­cak veya cinsiyet eşitsizliğini haklı kılacak denli büyük olmadı­ğını açıkça göstermektedir.

  1. Farklı toplumlar ve kültürlerde, hatta bir toplumun farklı dö­nemlerinde kadınlar ve erkeklerin farklı biçimlerde davrandıkla- nnı ve rollerin değiştiğini gösteren antropolojik veriler. Nitekim örneğin, Margaret Mead Yeni Gine’de üç kabile üzerindeki klâsik çalışmasında (1950), cinsiyet rolleri ve toplum içindeki cinsel davranış bakımından büyük farklılıklar bulmuştur. Ara- peshler (hem erkekleri hem de kadınları) şefkatli ve itinalı iken, Mundugumorlar sert, şiddete meyilli ve saldırgandırlar. Tcham- buli kabilesinde ise, kadınlar ava ve savaşa giderken, erkeklerin ‘kadın işlerini’ yaptıkları ve boyanıp süslendikleri fiili bir rol de­ğişimi vardır. Pek çok ilkel toplumda, kadınlar ağır fiziksel işleri hamilelik döneminde bile yapmaktadır ve Triobander Adala- rı’nda cinsel açıdan atak olan, ilk cinsel adımı atan kadınlardır.
  2. Erkek-kadın farklılıklarının sosyal olarak inşa edildiğini (veya en azından, toplumca abartıldığını) gösteren, erkek ve kız çocukla­rının nasıl tamamen farklı ve sosyal açıdan birbirinden ayrı bi­çimde yetiştirildiklerini ortaya çıkartan sosyalleşme süreci araş­tırmaları. Aile içinde, örneğin, başlangıçtan itibaren iki cinsiyete farklı davranılır: farklı kıyafetler giydirilir, hatta bunlar farklı renktedir; farklı oyuncaklar verilir, farklı biçimde cezalandırılır ve hatta farklı biçimde dokunulur ve konuşulur. Okulda, işte, med­yada ve hatta gündelik konuşmalarda erkek ve kız çocuklara farklı muamele edilir ve farklı tepkiler gösterilir. Bizim (genellik­le) kadınlar için ‘3. sayfamız’ (Page 3) veya bir erkekler sayfası problemimiz yoktur; ‘erkek Fatma’ ve ‘hanım evlâdı’ terimleri korku verici cinsel yaptırımlardır, ve tarihteki -Romalılar, Yunan­lılar ve hatta Vandallar gibi- bazı büyük savaşçılar rahatlıkla etek giymelerine rağmen, bugün çok az Batılı erkek etek giy­mektedir.

Cinsel farklılıkların toplumsal cinsiyet farklılıklarını açıklayama­dığını savunan feminist tezi güçlendiren ve destekleyen bu tür kanıtlar ve argümanlardır. Onlara göre, cinsiyete dayalı doğal işbölümü ve günümüz İngiliz toplumundaki hiçbir cinsel eşit­sizlik haklı bir temele sahip değildir.

  • İş hayatında, İngiliz işgücünün % 40’kından fazlası kadın olma­sına rağmen, onlar ağırlıklı olarak ‘kadın işlerinde’ -hemşirelik ve öğretmenlik gibi bakıma yönelik mesleklerde veya sekreter­ler gibi ikincil rollerde- yoğunlaşmışlardır. Çok az sayıda kadın mesleğinde zirveye ulaşmakta; çok azı mühendislik ve bilim gi­bi erkek alanlarına girmekte, çok azı yönetim kurulunda yer al­maktadır. Kadınlar düşük ücretli, ilerleme fırsatları sınırlı işlerde, kötü koşullarda çalışırlar ve hatta sendikalar yasaların tanıdığı fırsat eşitliğine rağmen onlara karşı ayrımcı davranırlar. Benzer bir manzara Avrupa’da ve diğer Batı ülkelerinde açıkça yer alır.
  • Okulda cinsel kalıp-yargılar yakın zamanlara kadar oldukça yaygındı ve kızlar genellikle aşçılık ve daktilo memurluğu gibi ‘kadınsı’ alanları seçiyorlar, çoğu kez matematik ve ‘fen bilimle- rj’ni başaramıyorlar ve -temel konumlarının annelik ve ev ka­dınlığı olacağı varsayımı altında- onlara kariyer yapmaktan çok bir memuriyet aramaları tavsiye ediliyordu. Çoğu artık değişse ve kızlar birçok temel alanda erkekleri geçse bileler, cinsel kalıp- yargılar çoğu kariyer seçiminde halen açıkça etkili olmayı sür­dürmektedir.
  • Yönetimde: nüfusun yarısından fazlasını oluşturmalarına rağ­men, kadınlar Ingiliz Parlamentosunda 658 milletvekilinin yak­laşık 100 kadarıyla temsil edilmektedir. Parlamento, Bakanlar Kurulu ve İngiliz Hükümeti’nin hepsi erkek ağırlıklıdır. Amerika henüz ilk kadın başkanını bile seçmemiştir. Batı toplumunda politika hâlâ bir erkek alanıdır.

Bu tür deliller, feministleri, yaygın toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri­nin ardında doğa bulunduğu fikrine karşı çıkmaya; ve bunun yerine, asıl faktörün güç, yani erkeklerin toplumu kontrol etme gücü, onu – gerçekte işlerlikte olan- ‘erkeksi’ bir imaj içinde şekillendirme gücü olduğunu ileri sürmeye itmiştir.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Toplumsal cinsiyet kavramı, insan toplumları ve sosyal tabakalaşma­daki temel unsurlardan birini aydınlatmakta çok önemli bir role sahip

 

olduğunu kanıtlamıştır: toplumsal cinsiyet erkeklerle kadınlar arasın­daki -sosyal sınıf, statü ve ırk biçimindeki- diğer tüm toplumsal fark­lılıklardan önce gelen ve onlarla örtüşen bir farklılıktır.

Bu tespit doğa-gelişme tartışmasını yeniden alevlendirmiş ve do­ğacı argümanın yetersizliklerini aydınlatmaya yardımcı olmuştur. Ayrıca o, erkek egemenliğin kurumsallaşmakla kalmayıp, feminizmin, kadınların bile ‘normal’ olarak algıladığı bir ‘erkek-ürünü’ toplumda yaşadığımız argümanını canlandırmıştır.

Eğer cinsiyet farklılıkları biyoloji tarafından belirlenmeyip sosyal olarak inşa edilmişse, en azından bir ‘cinsel devrim’ ve kadınların cinsiyet rollerinden, cinsiyet kalıp-yargıları ve ataerkillikten kurtulma­ları umudu vardır.

Fakat son zamanlarda bu kavramın kullanımıyla ilgili iki temel eleştiri yapılmıştır:

  1. David Morgan (1986) ve Linda Birke (1986) gibi yazarlar, cinsi­yet ve toplumsal cinsiyet ayrımının, insan davranışında biyolo­jik ve toplumsal etkiler ayrımının çok katı olduğunu öne sürer­ler. Cinsiyet veya toplumsal cinsiyet tek neden olarak değil, da­ha ziyade karşılıklı etkileşim içerisindeki faktörler olarak görül­melidir. Hiç kimse fiziksel, genetik ve özellikle hormonal faktör­lerin toplumsal cinsiyet davranışında hiçbir etkisi olmadığını ciddi olarak öne süremez. Bunun tam karşıtı görüş de aynı şe­kilde abartma olacaktır. Doğru olan, bu iki görüş arasında bir denge olduğu ve daha önemlisi insanların bu dengeyi nasıl yo­rumladıklarıdır. Linda Birke’in de belirttiği gibi hiçbir kadın ken­di biyolojisinden kaçamaz; bu yüzden feministlerin yapması ge­reken şey, kadın biyolojisinin nasıl yorumlandığını, toplumsal cinsiyet kimliğinin sürekli ve dinamik bir toplumsal yorumlama süreci içinde nasıl inşa ve yeniden inşa edildiğini analiz etmek­tir. Kadını, basitçe, cinsiyetçi kalıp-yargılarının ve sosyalleşme­nin ‘pasif kurbanı’ olarak görmek ‘anatomi kaderdir’ yargısı ka­dar determinist ve basitleştirici bir görüştür. Daha ziyade, ka­dınlar kendi biyolojik deneyimlerini tanımalı ve bunun netice­sinde oluşan toplumsal cinsiyet kimliğini yorumlama tarzı üze­rinde kontrolü sağlamalıdır.

Cinsiyet kalıp-yargılarının içeriği ne vurgudan kadınlık imgesinin inşa sürecinin vurgulanmasına doğru bir değişim edebiyat, fen bilimleri ve beşeri bilimler ve kitle iletişimi üzerine yeni feminist çalışmalara yansımaktadır (sözgelimi, Betterton 1987; Beechey 1985). Modern reklâmlar ve televizyon programları, örneğin, ar­

 

tık eskisi kadar kalıp-yargılara bağlı değildir. Onlar artık ev ve mutfak dışındaki, bir şeyler ‘yapan’, erkeklerle yan yana çalışan ve hatta onları organize eden ‘gerçek’ kadınları resmetmeye başlamışlardır. Kadınların imgeleri böylece değişmektedir, an­cak bizim kadın ve kadınlık imgemizi kimler kontrol etmekte ve bunu niçin ve nasıl yapmaktadır? Modern toplumsal cinsiyet analizi bu tür yorum değişikliklerini yakalayabilecek daha geliş­kin ve dinamik bir yaklaşımı benimsemek zorundadır.

  1. Toplumsal cinsiyet kavramı dar gelmeye başlamıştır. Kavram neredeyse sadece kadınları analiz etmek için kullanılmıştır. Er­kekler büyük ölçüde onun görüş alanını dışında kalmış ve en azından sosyolojide eşcinsellik, transseksüeller ve bütün diğer toplumsal cinsiyet biçimleriyle ilgili sınırlı sayıda çalışma yapıl­mıştır. Daha yeni çalışmalarda bu tuhaf kadın-erkek ikileminden kurtulmaya yönelik araştırmalar yapılmıştır.

İlk olarak, gerçek cinsel devrim sadece kadınların değil erkeklerin de kurtuluşunu gerektirir. Kadınları kadınlık imgelerine hapseden şey erkeklerin toplumsal cinsiyet ve cinsellik konusundaki fikirleridir. Ataerkillik tezine göre, erkekler kadınları anne ve yuvayı yapan dişi kuş ve cinsellik objesi olarak düşünmeye devam ettikleri ve {kitle iletişim araçları gibi) ‘kültürel’ yeniden üretim araçlarını kontrolleri altında tuttukları sürece, kadınlar daha olumlu ve eşit bir imge konu­sunda ne kadar ümit besleyebilirler?

İkinci olarak, Andrevv Tolson’un (1977) öne sürdüğü gibi, erkekler de kadınlar kadar, belki de daha fazla cinsiyet kalıp-yargıların kurban­larıdır. Onlar ‘maço’ bir dayanıklılık ve güç imgesini hayatları boyun­ca sürdürmek üzere yetiştirilirler. Onlar zayıflıklarını itiraf etmemeli, duygu ve hislerini göstermemelidirler. Onlar bundan dolayı insanlık­larından önemli bir unsuru kaybetmektedirler. Sheila Rovvbotham’ın (1979) vurguladığı gibi, “Erkekler acı çekme ve aşk konusundaki zayıf­lıklarından utanç duyarlar, zira onlara bunların kadınsı şeyler olduğu öğretilmiştir. Onlar kadınsı özellikler taşımaktan korkarlar, zira bu, diğer erkeklerin onları ve onların da bizzat kendilerini hor görmeleri anlamına gelir”.

Kadınların ev rollerine hapsolmaları gibi, erkekler de iş rollerine hapsolmuşlardır. Onlar aile hayatı ve babalık konusunda çok şey kaybederler; ve bir kişi olarak babanın yanlarında olmayışı ve rol mo­delinden yoksunluk yüzünden, genç erkeklerin ev dışındaki, özellikle televizyondaki erkeklik imgelerine -sözgelimi, nasıl ‘erkek’ olunur konusundaki yüzeysel ve kalıp örnekleri izlemeye- yöneldikleri öne sürülmüştür.

‘Zayıf Karakter’ gibi ‘cinsiyetçiliğe-karşı erkek’ grupları oluşturmak için girişimlerde bulunulmuş, fakat şu ana kadar çok az başarı sağ­lanmıştır. Kadınlar baskıya karşı öfke ve hiddet içindeyken, erkekler sadece suçluluk hissedebilirler. Fransız yazar Emmanuel Reynaud’un (1981) belirttiği gibi,

Bir erkek kendini hayatının anlamsızlığı içinde boğulmuş halde bulduğunda ve ataerkil gücüne son noktayı koymak için çaba gösterdiğinde, düşmanı bulmak için fazla uzağa gitmesine gerek yoktur. Mücadele her şeyden önce kendi içinde başlamak zorun­dadır. Kendi içinde gömülü ‘erkek’ten kurtulmak, bir erkeğin bü­tün güçlerden kurtulmaya giden yola girmesi için atması gereken ilk adımdır.

Sosyolojide özellikle erkeklerin gerçekleştirdiği ‘erkeksilik’ araştırma­ları vardır. Kayda değer bir istisna, Corrigan, Connell ve Lee’nin (1985), erkek özgürlükçü yaklaşımı eleştirerek, bunun yerine ‘hege- monik erkeklik’ olarak da adlandırılan daha dinamik bir analiz öner­diği makaledir. ‘Hegemonik erkeklik’ sadece erkeklerin kadınlar üze­rindeki hâkim imajlarının analizini değil, aynı zamanda erkek kalıp- yargısına göre yaşamayı başaramayan -genç, işsiz ve özellikle eşcin­sel- erkeklerin toplumun dışına nasıl itildikleri ve sindirdiklerini gösteren bir kavramdır. Artık medya bile ‘erkekliğin krizde oldu- ğu’nu, erkeklerin kadınlar karşısında, modern hayatın ve özellikle işsizliğin tehdidi altında olduklarını ve toplumsal cinsiyet imgelerin­de değişmeler yaşandığını yaygın olarak kabul etmektedir.

Britanya’da son yirmi yıldır… erkeklik konusundaki sosyal tutum ve imgeler yumuşamaya başlamıştır. Erkeklerden modaya, çocuk doğumuna, kendi çocuklarına daha fazla ilgi göstermeleri bek­lenmekte, duygularını ifade etmeleri ve kadınların ihtiyaçları ko­nusunda daha duyarlı olmaları istenmektedir. Yumuşak huylu ve kibar bir erkek artık çok nadir görülen bir yaratık değildir (Segel, 1981).

David Gilmore (1990) ve Victor Seidler (1994) gibi araştırmacıların gerçekleştirdikleri yeni araştırmalar erkeksilik araştırmaları potansiye­linin varlığını göstermektedir. Ancak yine de, bu azgelişmiş toplum­sal cinsiyet araştırması alanı muhtemelen erkek sosyologların kendi­lerini inceleme konusundaki duygularını yansıtmaktadır. Erkeksilik araştırmaları çok sınırlı ve feminizme karşıtlıktan uzak olsa da, Bob Connell’ın (1995) analizinde toplumsal cinsiyet araştırmaları bir adım daha ileri götürülmeye çalışılır. O biyolojik ve kültürel determinizmi reddeder, gerçeklikte cinsel davranışın bu iki faktörün bir karışımı olduğunu, hayatın farklı evrelerinde ve farklı yaşlarda farklılıklar gös­terebileceğini öne sürer. Ayrıca ona göre, erkeksilik artık -kadınsılık gibi- sabit bir kendilik değildir, aksine farklı biçimler ve tarzlar kaza­nır. Cinsiyet ilişkilerine geleneksel olarak hegemonik erkeksilik – belirli bir toplumsal konuma egemen olmaya çalışan ve fiziksel şid­dete veya ekonomik ve siyasal güce dayalı egemenlik ve tâbiyet ilişkisi üzerine kurulu bir erkeksilik- hâkim olsa bile, Batı dünyasında feminizm ve gay hareketi itirazlarını giderek yükseltmektedir. Con- nell’ın (1995) Avustralya erkekleri üzerine kapsamlı araştırması, mo­dern erkekler arasında kendi cinsel imgeleri ve benlik imgeleri konu­sunda artan yaygın gerilimler, korkular ve güvensizliklerin varlığını, bazılarının erkeksiliklerini aşırı ve şiddetli biçimde ortaya koymaya yönelirken, diğerlerinin feminist hareketin cinsel eşitliğin, cinsel fark­lılığın övülmesi ve hatta erkeklerdeki kadınsı özelliklerin varlığının kabul edilmesiyle ilgili argümanlarını kabul etmeye ve bunları kendi içlerinde uzlaştırmaya çalıştıklarını açığa çıkarmıştır. Sonuç olarak Connell’a göre, bir güç yapısı olarak ataerkillik modern toplumda halen çok aşikâr olsa bile, artık meşruiyetini ‘kaybetmiş’tir; erkekler bile onun hakkında kuşkular beslemektedir.

Üçüncü olarak, ‘gay özgürlüğü’ 1960’lar ve 70’lerde kendini bu kadar açığa vursa bile, bir toplumsal cinsiyet devrimi sadece erkekler ve kadınları değil, diğer ‘toplumsal cinsiyetleri’ de içerir. Ayrıca, bu husus, doğa-gelişme tartışmasında, eşcinsellik, transseksüellik ve benzeri özelliklerin doğuştan mı geldiği yoksa sonradan mı oluştuğu argümanında önemli bir unsurdur. Anthony Smith’e (1976) göre, “Hiç kimse [eşcinselliğin] genetik bir nedene sahip olup olmadığını bile­mez… ancak çoğu biyolog çevrenin asıl katkıyı sağlayan unsur oldu­ğu konusunda ciddi olarak bahse girecektir”. Bu yüzden, psikiyatrlar ve diğer çok sayıda araştırmacı, eşcinselliğin kaynaklarını araştırırken, onları heteroseksüelliğin ‘normal’ yolundan uzaklaştıran olaylar veya tesadüfi etkenleri anlamak için, homoseksüellerin geçmiş yaşantıları üzerinde derinlemesine araştırmalar yaparlar. Bununla birlikte, Ken Plummer (1975) ve diğerleri, sembolik etkileşimci bir yaklaşımı kulla­narak, toplumun ‘eşcinselliği’ yaratma ve bu yolla sadece yakın geç­mişte belirli cinsel davranış biçimlerinin sapkınlık olarak etiketlenme biçimine işaret eder. Eşcinsellik Romalılar ve Grekler döneminde ‘normal’ olarak kabul ediliyordu. Modern çağda (19. yüzyılın sonla­rından itibaren) eşcinseller ya ‘saklanmak’ ya da ortaya çıkarak hete- roseksüel toplumun ideolojik ve fiziksel baskısına karşı gay bağımsız­lığı için mücadele etmek zorunda kalmışlardır.

 

Transseksüeller (karşı cinsin vücuduna sıkışıp kalmış insanlar) araştırmasında bu noktalar daha çok aydınlatılmaktadır. Jan (James) Morris’in (1974) erkek bir bedenden kadın bir bedene geçişi anlatan tasvirleri cinsel özgürleşmenin inanılmaz bir açıklamasını oluşturur­ken, Umman’da Xanithler ve Kuzey Amerikan Mohave yerlileri üze­rindeki antropolojik araştırmalarda, üçüncü bir cinsiyetin varlığının mümkün olduğu, insanların biyolojik olarak erkek olmakla birlikte davranış ve görünüş bakımından kadın olabilecekleri ifade edildi. İlginç olan, söz konusu toplumların bu tarz toplumsal cinsiyet farklı­lıklarının üstesinden bizim toplumumuza göre daha kolay gelebilme­leri ve daha hoşgörülü olmalarıdır.

Dördüncü olarak, sadece erkek ve kadın, erkeksilik ve kadınsılık kavramları çerçevesinde tanımlanan toplumsal cinsiyet kavramı, farklı kültürler ve toplumlardan ziyade, büyük ölçüde Batı toplumla- rına özgüdür. İlkel ve hatta modern toplumlar erkekler ve kadınlarla ilişkili cinsiyet özelliklerinin mutlaka bir cinsle sınırlı olmadığını ve bu davranış biçimlerinin zamana, yere ve rollere göre değişebileceğini giderek daha fazla kabul etmektedir. Hiçbir erkek tamamen erkeksi değildir ve günümüz toplumunda bile, erkeklere kendi gerçek ben­liklerini bulma ve oluşturmada ve bir baba, koca, hatta işveren olarak rollerini gerçekleştirme girişimlerinde ‘kadınsı’ yanlarını sergilemele­rini, hatta kullanmalarını teşvik etmek artık oldukça sıradan bir dav­ranıştır. Aynı şekilde, kadınlar böylece kendilerini daha fazla ifade etmeye ve -egemen üretim tarzları olarak kaba kuvvet ve fiziksel gücün yerini kişilerarası ilişkiler ve becerilerin aldığı bir ekonomi ve toplumda- kendi cinsel özelliklerini iyi bir avantaj sağlamak için kul­lanmaya teşvik edilmektedir. Şiddet içeren saldırganlık artık hoşgö­rüyle karşılanmamakta ve duygusal zekâ yüksek teknoloji ve bilgiye- dayalı toplumlarda giderek daha fazla değer kazanmaktadır.

Ayrıca, erkekler artık çocukları ve eşleriyle ilişkilerinde duygularını daha rahat ifade ederlerken, kadınlar da giderek evde, işte ve kamu­sal hayatta cinsiyet tanımlarını ve neyin kabul edilebilir olduğu konu­sundaki yaygın düşünceleri -kontrol edemeseler de- en azından etkileme kapasitesini sergilemektedirler. Toplumsal cinsiyet kavramı günümüzde çok daha kapsamlı ve farklı bir anlam kazanmıştır ve artık belirli bir cinsiyetin davranışıyla ilgili kalıp-yargıları anlatmamak- tadır. Bazı post-modern feministler, sınıf, etnisite ve hatta yaşın ka­dınların deneyimlerinde benzerlikler kadar farklılıklar da ürettiği bir toplumda ve küresel bir dünyada, artık kadın -hatta erkek- davranı­şının zenginliği ve çeşitliliğini yansıtmayan bu terimin kaldırılmasını talep etmektedirler. Diğer feminist yazarlar -ve giderek gay hakları

 

ve erkeksilik konusunda perspektifler geliştirmeye çalışanlar- ‘özcü’ bir konumu benimserler; onlar toplumsal cinsiyet kavramının hâlâ erkeklik, kadınlık ve ikicinsliliğin (androgynous) temel doğasını kav­rayabilecek ve analiz edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu düşünürler.

Toplumsal cinsiyet araştırmaları nihayetinde cinsel farklılıkların ve bu farklılıkların -kelimenin en geniş ve zengin anlamında- ‘erkek’ türünün gelişimine katkıda bulunma potansiyelinin kabul edilmesine ve büyük saygı gösterilmesine yardımcı olmuştur. Feministler uzun süredir kadınlar ve erkeklerin kamusal hayata tümüyle katkıda bu­lundukları yerler ve zamanlarda “dünyanın hepimiz için daha güvenli bir yer olacağı”nı öne sürmektedirler (Riker, 1996).

Toplumsal cinsiyet ilişkileri ve giderek artan eşcinsellik araştırma­ları Anthony Giddens’ın (1993) ‘refleksivite’ adını verdiği ve her bire­yin kendi toplumsal imgesi üzerinde düşünme ve onu idare yetene­ğini anlatan şeyi yansıtmaktadır. Eşcinselliği sapkınlık olarak tasvir eden geleneksel analizlerdekinin aksine, Jefrey Weeks (1986) gibi yazarlar, gayleri genelde toplumun, özelde medyanın yapıştırdığı etiketler altında yaşamak yerine kendi kamusal imajlarını belirleme kapasitesine sahip olumlu ve kendinden emin bir konumda görürler. Nitekim, marjinal bir sosyolojik araştırma alanı olsa da, bir ‘Eşcinsellik Teorisi’ gelişmiştir. Seidman’ın (1998) ifadesiyle, “Sosyologlar cinsel azınlıklar araştırmasını pratikte daha büyük bir güç, anlam ve top­lumsal organizasyon dünyasına açılan bir pencere olarak almaktan ziyade, bu alana analitik taraflılık içinde yaklaşma eğiliminde olmuş­lardır”.

David Bouchier (1983) feminist harekette üç temel ve çoğu kez farklı amaç belirler: [1]

 

ve politik yaklaşımda bir devrim gibi farklı gelişmeler yaşandı. Erkek­lerin araştırmaları ve onların erkeksiliğe ve kadınlara karşı değişen tutumları toplumsal cinsiyet ve ataerkillik konusundaki mevcut tar­tışmaya kapsam ve çeşitlilik kazandırdı. Bu tartışmanın zenginliği ve post-modern düşüncenin ortaya çıkışı toplumsal cinsiyet ve ataerkil­lik gibi kavramların tartışma ve eylemi yönlendirmedeki güçlü yanla­rını yansıtmaktadır. Onların yirmibirinci yüzyılda tartışmayı hangi ölçüde biçimlendirecekleri henüz belli değildir.

Dolayısıyla, toplumsal cinsiyet kavramı, en genel anlamda, sosyo­lojinin kıyısında kalmaktan kurtulup ana-akıma girme potansiyeline, önemsiz bir konu olmaktan çıkıp sosyal tabakalaşma, ideoloji ve bilgi analizinde anahtar bir kavram olarak ‘sınıfın yanında yer alma yete­neğine sahiptir. Kavram, gerçek anlamda özgürleşmiş bir topluma, sadece sınıfsal bölünmelerden değil, (toplumsal) cinsiyet rolleri ve kalıp-yargılardan da kurtulmuş bir topluma işaret etmektedir. O sınıf­sız olduğu kadar iki-cinsli bir toplum olmalıdır. Fakat feministler ve gayler bu kavramın analitik değerine sıkıca sarılırken, çoğu erkek sosyolog -muhtemelen erkek kimliklerine ve itibarlarına zarar vere­ceği korkusuyla- hâlâ bu ısırgan otundan korkmuş görünmektedir­ler. Ayrıca, kavramın geleceği tartışılmaktadır. Toplumsal cinsiyet kavramı bütün sabit toplumsal rollerin giderek anlamsızlaştığı hızla değişen toplumlarda halen bir öneme sahip midir?

[1] cinsiyet farklılıklarının artık dikkate alınmadığı bütünleşmiş ve­ya eşitlikçi bir toplum (Marksist ve sosyalist feministler);

  • cinsiyet farklılıkların artık yer almadığı ikicinsli bir toplum (radi­kal feministler);
  • erkekler ve kadınların artık aynı dünyayı paylaşmadıkları ayrış­mış bir toplum (radikal feministler).

Başından beri, tüm hareket, bu hareketin amaçları ve tartışmaların doğası büyük bir değişim geçirmiştir. Hareketin tarihinde daha uç feminizm biçimlerine karşı aşırı bir tepki, feminist grupların siyah, lezbiyen ve eko-feministler biçiminde bölünmeleri, kadınların fırsat­ları ve etki güçlerinde görünür iyileşmeler karşısında taleplerde bir yumuşama ve post-modern feminizmin gelişimine bağlı olarak teorik