Thomizm

Thomizm
Hrıstiyanlığın gelişinin insan yaşamının diğer veçhelerinde olduğu
gibi, felsefede de önemli etkileri olmuştur. Başlangıçta,
Hnstiyanlar her tür felsefî iddiaya karşı oldular; felsefeyi özde
putperest bir fenomen olarak gördüler ve Hrıstiyan dogmaların
felsefî incelemeye tâbi tutulmasının doğru ve uygun olmadığını
savundular. Hrıstiyan hakikatler vahye dayanıyorlardı ve onların
saf akıldan gelecek hiçbir yetki belgesine ihtiyaçları yoktu. Bununla
birlikte, sonraları, özgül bir Hrıstiyan metafiziği meydana
getirme, ve evrenle ve insanın evrendeki yeriyle ilgili, Hrıstiyan
vahyine hakkını verecek ve herşeye rağmen, Hnstiyanları olduğu
kadar Hrıstiyan olmayanları da ikna etmeleri beklenen argümanlara
dayanacak bir görüş geliştirme teşebbüslerinde bulunuldu.
Aziz Aquinalı Thomas Ortaçağda Hristiyan felsefelerini yaratan
birçok önemli düşünürden sadece biriydi. Diğerleri -söz gelimi,
13. yüzyılın sonlarındaki John Duns Scottus ve 14. yüzyılın ilk
yarısındaki Ockhamlı William gibi İngiliz filozoflar- önemli
ölçüde farklı görüşler benimsediler. Burada özet için Aquinalı
Thomas’m sisteminin seçilmesinde daha çok önem kazanan faktör,
onun sürekli etkisi, özellikle de Ortaçağ sonrası düşünceye olan
güçlü tesiridir. Yani, Aquinalı Thomas Ortaçağın yegâne seçkin
filozofu olmamakla birlikte, Thomizm, diğer Ortaçağ sistemlerinin
bittikleri yerde, hâlâ yaşamayı sürdürmektedir.
Thomizmin temel iddiası, günlük şeyler ve gündelik dünya
üzerine düşünümün dünyayı, kendisinin ötesine, kalıcı nedeni olan
Tanrı’ya işaret eden bir şey olarak gösterdiği şeklindedir. İnsan
varlıkları benzeri sıradan varolanlar sürekli bir değişme süreci
içinde bulunmaktadırlar. Değişme, bununla birlikte, normalde
onların kendi çabalarının sonucu olan bir şey değildir, ve onların
çabalarının sonucu olduğu zaman bile, münhasıran onlara bağlı
değildir. Bildik dünyadaki hiçbir nesne kendi esresini (yani, kendi
varolma edimini) tam olarak açıklayamaz, o kendinden kaim,
kendine yeter değildir; bu türden nesnelerin hepsi de dışarıdan etkilenirler
veya en azmdan kendi yapımları olmayan bir çevre
içinde faaliyet gösterirler. Bunu söylemek onların bir ve hepsinin
de sınırlı olduğunu söylemek anlamına gelir. Sonlu şeyler her ne
kadar, genelde olduğu gibi, başka sonlu şeyler tarafından harekete
geçirilmekle veya faaliyet içinde tutulmakla birlikte, buradan
sadece sonlu şeylerin var olabilecekleri ve başka hiçbir şeyin varolamayacağı
sonucu çıkmaz. Tam tersine, sonlu olan zorunlulukla
kendisinin ötesine, sonsuz olana işaret eder; her biri kendi
faaliyeti için aynı türden başka bir şeye bağlı olan sınırlı varlıkların
sistemi, varlığını sürdürmesi ve tamamlanışı için, sınırsız
bir varlığın, yani başka şeylerdeki değişmenin kaynağı olan, ama
kendisi değişmeye tâbi olmayan bir varlığın varoluşunu gerektirir.
Böyle bir varlık diğer nedenler gibi bir neden değil, fakat bir
ilk veya nihaî neden olacaktır; o başka herşeyin koşulsuz koşulu
olmak durumundadır. Aquinalı insan aklının sonsuz veya yetkin
bir varlığın varoluşunun kesin delillerini ortaya koyabileceğine
inanıyordu ve o bu varlığı Hrıstiyan Tanrı’siy la özdeşleştirmede
hiç tereddüt etmedi. Bununla birlikte, onun düşüncesinin hareketi
sonludan sonsuza doğru olduğu için, o Yaratıcıya dair felsefî
bilgiye yalnızca O’nun yaratımına ilişkin araştırmadan hareketle
varılabileceği kadarıyla sahip olunabileceğini iddia etti. İlâhî doğaya
ilişkin pozitif bilgiye sahip olunamaz; insan, vahiyden ayrı
olarak, sadece Tanrı’nın ne olmadığmı söyleyebilir veya onun sıfatlarını
yetkin olmayan analoji yöntemiyle kavrayabilir.
Aquinalı düşüncelerini, Aristoteles’in felsefesi Batı Avrupa-
‘da uzun bir dönem unutulduktan sonra, yeniden canlandığı zaman
ortaya koymuştur; nitekim, onun ayrıntılı teorilerinden pek çoğu
belirgin bir Aristoteles etkisini gözler önüne serer. O doğal
dünyanın Aristotelesçi resminin genel hakikatini ve Aristoteles-
‘in doğal fenomenleri yorumlama tarzının genel doğruluğunu
kabul etti. Bununla birlikte, o bunlardan ikincisine, insanın nihaî
amacını felsefî tefekkürden ziyade Tanrı’ya dair kutsal bir vizyona
erişme olarak tanımlamak suretiyle, gözle görülür olan
farklı bir dönüşüm kazandırmıştır; onun summum bonum (en
yüksek iyi) görüşünü şekillendiren Grek düşüncelerden ziyade,
son çözümlemede Hrıstiyan inançları olmuştur. Aynı şekilde,
onun Tanrı’nın varoluşuna dair meşhur kanıtları açıkça Aristotelesçi
olan, ama ana düşünceleri itibariyle, geçerli olabilmeleri
için önceden varsayılnıası gerekmeyen bir ardalana dayanır. Thomizm
kesinlikle, Aristoteles’in Hrıstiyan amaçlara uyarlanmış
sistemi olarak görülebilir ve zaten tarihsel olarak da görülmesi
gerekmektedir. Bununla birlikte, söz konusu uyarlanmanın yeni
bir şeyle, dünyaya bakmanın bugün bile taraftarları olan ve hâlâ
filozofların saygısını hak eden farklı bir yoluyla sonuçlandığını
vurgulamak önem taşır.