Thomas Luckmann Kimdir

669
PAYLAŞ

 

Luckmann “Görünmeyen Din” adlı eserinde, din sosyolojisinin, modern

toplumda dinin değişen yapısını tahlil etme konusunda sorunlar yaşadığını

belirtmekte ve modern toplumda geleneksel kilise dininin yerini alan her

hangi bir şeyin de ‘din’ olarak adlandırılıp adlandırılamayacağını tartışmaya

açmaktadır.

‘Din’in tarihsel olarak kurumsallaşmış geleneksel kilise ile özdeşleştirildiğini

ve böylece ‘işlevsel’ olmaktan çok ‘özsel’ ve aldatıcı bir din

tanımının ortaya çıktığını ifade eden Luckmann, bu ‘yargılayıcı’ ve ‘etnosentrik’

(benmerkezci) tanımın teolojik ve felsefi meziyetleri ne olursa olsun,

sosyolojik olarak her hangi bir değerinin bulunmadığını söylemektedir. Luckmann,

aşkın bir nitelik taşısın ya da taşımasın toplumsal/insani süreçlerin bir

ürünü olan tüm ‘anlam sistemlerinin’ ‘dini’ olarak nitelendirilebileceğini ifade

etmekte ve böylece dinin evrensel ve antropolojik bir yorumuna ulaşmaktadır.

Bu çerçevede, bir anlam sistemi oluşturan ve dini bir işlev gören herhangi

bir ‘dünya görüşünün’ de, dinin toplumsal bir formu olarak tanımlanabi24

leceğini öne süren Luckmann’a göre, ‘kilise ve dinin özdeşleşmesi’,

sekülerleşmenin yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Şöyle ki, iyi

temellendirilmemiş bir teorinin yokluğunda, sekülerleşme tipik bir şekilde,

kiliselere devamın azalmasıyla ölçülen patolojik bir süreç olarak görülmüş ve

kurumsal boşluk, Comte tarafından öngörülen bir karşı kilise tarafından

doldurulmadığından, modern toplumun dindar olmadığı sonucuna varılmıştır.

Luckmann, dinin, giderek daha öznel ve özel bir konu haline gelmeye

başladığını, yani kiliseden koparak bireyselleştiğini ifade etmektedir. Bu

şekilde dinin ‘resmi model’i ile ‘bireysel dindarlık’ arasında bir ayrım yapan

Luckmann, resmi modelin yerini, modern zamanlarda bir başkasının

doldurabileceği ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu yeni süreçte din, bireyin kendisini içinde bulduğu verili ve nihai bir kutsal

kozmos olmaktan çıkmış ve bireysel bir tercih meselesi haline gelmiştir.

Dinin geleneksel tarzlarıyla karşılaştırıldığında dinin bu yeni toplumsal

formu, dindarlığın köklü bir şekilde öznel/bireysel bir biçimidir.

Peter Berger (1929–…)

Çağdaş dinin sosyal psikolojisi hakkındaki görüşünü büyük ölçüde

Luckmann’a borçlu olduğunu ifade eden Berger, “Dinin Sosyal Gerçekliği”

adlı eserinde, insanı merkeze oturtan antropolojik ve fenomenolojik bir din

sosyolojisinin yöntemlerini geliştirmeye çalışmaktadır. Dini, onun toplumsal

işlevselliği açısından tanımlamaya girişen en inandırıcı ve en kapsamlı

girişimin, Luckmann’ın “Görünmeyen Din”deki teorisi olduğunu belirten

Berger, Luckmann’ın, beşeri olan her şeyin aynı zamanda dini de olduğu

yönündeki antropolojik varsayımlarına ve kiliseye bağımlı bir din anlayışını

eleştirmesine tamamen katıldığını ifade etmektedir. Dini, ‘kendisiyle kutsal

bir kozmosun kurulduğu insani bir girişim’ olarak tanımlayan; ama din ile

insan arasındaki ilişkinin tek yönlü değil, diyalektik bir ilişki olduğunu

vurgulayan Berger, dinin, insanın dünya kurma girişiminde stratejik bir rol

oynadığını; fakat kutsalın tarihi tezahürlerinin çok farklı görünümlere sahip

olduğunu belirtmektedir.

Diğer yandan, bu çeşitlilik ne kadar geniş olursa olsun, din, beşeri aktivite

ve beşeri anlamlandırmanın bir ürünü, daha doğrusu beşeri bir yansıtmadır ve

insani ürünleri, insan–üstü veya insan–dışı olgular haline dönüştürmektedir.

İnsan tarafından kurulan dünya, onun insan ürünü oluşu inkâr edilerek

açıklanmakta; böylece insani düzen (nomos), ilahi düzene (cosmos)

dönüşmektedir.

Din, insani dünyaya yabancı olan varlıkların ve güçlerin realitede var

olduğunu öne sürer ve yabancı olan bir şeyi insana karşı öne sürmek

suretiyle, insanı kendinden yabancılaştırmaya başlar. Bir beşeri anlamlar

dünyası olan sosyokültürel dünya, beşeri olmadığı iddiasıyla sırlarla kaplanır.

Bu yanlışlama eylemi, esrarengizleştirme olarak da adlandırılabilir. Bütün

beşeri ürünler, insani kavramlarla anlaşılabilecekken; din tarafından onların

üzerine atılan bu büyüsellik örtüsü böyle bir anlamayı önler. Dolayısıyla

Berger’e göre, din, en güçlü yabancılaşma aracı olarak, tarih boyunca yanlış

bilincin çok önemli bir şekli olmuştur ve yabancılaşma ve yanlış bilinç,

daima insan ile ürünleri arasındaki diyalektiğin inkarını gerektirir.

Sekülerleşmeyi (secularization), toplumsal ve kültürel alanların, dini

kurumlar ve sembollerin egemenliğinden arındırılması süreci olarak tanım25

layan Berger, Luckmann’a oldukça benzer bir şekilde, bu sürecin başlıca

niteliklerinden birinin ‘bireyselleşme’ olduğunu ifade etmektedir

Sekülerleşme sürecinin, dini, tekelciliği bırakmaya zorlamak suretiyle

çoğulcu bir yapının önünü açtığını belirten Berger, bu çoğulcu ortamda dinin

artık yukarıdan dayatılan bir gerçeklik olmaktan çok bir gönül işi haline

geldiğini ve psikolojik bir mekanizma olarak ahlaki ve tedavi edici

işlevlerinin öne çıktığını ifade etmektedir.

Sekülerleşme ve çoğulculaşmanın birbirine yakından bağlı iki küresel

süreç olduğunu belirten Berger, bu süreçlerle beraber, tarih, sosyoloji ve psikoloji

gibi bilimlerin, dini hakikati mutlaklıktan çıkarıp görecelileştirdiklerini

söylemektedir. Dolayısıyla Berger’e göre, modern çağda dinin başına gelen

şey, onun gerilemesi veya çökmesinden çok, dönüşerek ‘öznelleşme’sidir.

Dinin öznelleşmesi, nesnelliğinin kaybolması, giderek bireysel bir tercih

konusu haline gelmesi ve dini realitelerin sembolleştirilmesi yani sembolikleştirilmesidir.

Bu süreçte bir realite kaybına uğradığı görülen dini gelenek,

yeni duruma ‘direnme’ ve ‘uyum’ arasında bir tercih yapmaya zorlanmakta;

fakat her halükarda onun geleceğinin, sekülerleşme, çoğulculaşma ve

öznelleşme süreçleri ile yaşayacağı etkileşim süreçleri tarafından şekilleneceği

anlaşılmaktadır.