Theodor Adorno – Negatif Diyalektik

Theodor
W. Adorno – Negatif Diyalektik

 
Önsöz

Negatif Diyalektik tabiri, geleneği ihlal
eder. Diyalektik, daha Platon’da bile, bir düşünme aracı olan olumsuzlama
aracılığıyla olumlu bir şey üretme amacı taşırdı; sonraları bu olumluluk
“olumsuzlamanın olumsuzlanması” tanımında kısa ve kesin ifadesini bulmuştur. Bu
kitap (…) diyalektiği bu olumlayıcı esastan kurtarmayı amaçlamaktadır. (hülasa, Sokrates’e dönüş yapmak çabasıdır)

Burada izlenen yöntem temellendirilmeyecek,
gerekçelendirilecektir. (temellendirme
yaparsa “dır, dir” etmiş olur ki bu da bir çeşit olumlamadır
) (s. 11)

Negatif Diyalektik’e anti-sistem adı
verilebilir.

Birinci bölümün çıkış noktası Almanya’da
hüküm süren ontolojinin durumu,

İkinci bölüm, negatif diyalektik fikrini
ele alıyor,

Üçüncü bölümde negatif diyalektik modelleri
ayrıntılı olarak geliştiriliyor.

Metafizik meselelerin yoklandığı son
bölümde (…) Kopernik dönüşünde bir eksen kaydırmasına yol açmaya çalışılıyor.
(s. 12)

Giriş

Felsefe hâlâ yaşıyor, çünkü onu
gerçekleştirme fırsatı kaçırıldı.

Felsefenin özel bir bilim haline gelmeye
zorlanması felsefenin tarihsel yazgısının en açık ifadesidir.

Hegel, felsefeyi mutlak tin öğretisi
(içinde) gerçekliğin bir uğrağı (…) olarak tanımlayarak sınırlandırmıştı. (s.
16)

Çelişki özdeşliğin hakikatsizliğinin,
kavramsallaştırılan şeyin kavramda çözülüşünün işaretidir.

Düşünmek özdeşleştirmektir.

Diyalektik, özdeşliksizliğe dair tutarlı
bir farkındalıktır. (s. 17)

Diyalektik sadece olumsuzlamayla ifa
edilebilir. (s. 18)

Sezgiler istikrarsızdır

Her bilgi somutlaşmak için rasyonaliteye
ihtiyaç duyar. (s. 20)

Kavramsallığı (…) özdeş-olmayana
yönlendirmek, negatif diyalektiğin mafsalıdır.

Kavramın büyüsünden arındırılması
felsefenin panzehridir.

Felsefi içerik ancak, felsefe tarafından dayatılmadığında
kavranabilir.

Bilgi, hiçbir nesnesine tamamen hakim
olamaz.

(Düşünce,
bağlandığı düşünce nesnesini, ona muhalefet ederek kendini özgürleştirir.
)

Felsefe, serimleme görevinden vazgeçerse
bilime benzer.

Düşünmek (…) haddizatında bir olumsuzlama,
kendine dayatılana direnmedir.

Ben olmayanın (…) soysuz olduğu ideolojisi
idealizmde (…) gizliden gizliye hüküm sürer.

Sistem, tine dönüşmüş işkembe, öfkeyse her
idealizmin nişanıdır. (s. 32)

Kendi dışında kalan hiçbir şey tarafından
sınırlandırılmaz ratio.

Burjuva toplum da, kendini muhafaza etmek
(…) için daima genişlemeli, ilerlemeli (…) hiçbir sınıra saygı duymamalı ve
aynı kalmamalıdır.

Bir sınıra dayandığında (…) kendini tasfiye
etmesi gerektiğini görmüştür. (s. 35)

Kapalı sistemlerin işini bitirmek gerekir.

Hegel (…) bilgiyi sadece direnç gösterene,
yani teorik olmayana uygulamak gerektiğini söyleyerek epistemolojiye karşı
çıkmıştı. (s. 36)

Hegel’in nesneye karşı özgürlük adını
verdiği şeyi felsefeye geri vermenin tek yolu budur.

Felsefece düşünmek modellerle düşünmektir.

Felsefe, nesnelerini kendi içinde harekete
geçirmek için başvurduğu şeyi onlara dışarıdan dayatmak zorunda olduğu
konusunda kendini ve başkalarını kandırırsa avutucu bir olumlama derekesine
iner. Nesnelerin içinde hareketsiz bekleyen şeyin dile gelmek için müdahaleye
ihtiyacı vardır, dışarıdan harekete geçirilen güçlerin ve nihayetinde
fenomenlerle ilişkilendirilen her teorinin o fenomenlerin içinde durma
noktasına geleceği gözden kaçmamalıdır. Bu bağlamda felsefi teori, kendini
gerçekleştirerek sonlandırır. (s. 37)

Teori ile tinsel deneyimin etkileşmesi
gerekir. Teori her şey için bir yanıt sunamaz ama iliklerine kadar hakikatsiz
olan bir dünyaya tepki verir. (s. 39)

Büyük teoremler bile, teferruatlarından
arındırıldıklarında, hakikatlerini elinde tutamaz.

Özsel olanın hülasası, özü tahrif
eder.
(s. 40)

Bu dünyaya ancak tümüyle kendi kalıbına
sokamadıkları, zihinsel olarak karşı koyabilir. (s. 47)

Hakikatin kriteri herkese doğrudan
iletilebilmesi değildir. Günümüzde iletişime yönelik her adım, hakikati gözden
çıkarıp tahrip eder…

Hakikat nesneldir ve akla yatkın değildir.
(s. 48)

Kendini nesneye vermek onun niteliksel
uğraklarına hakkını vermek demektir. (s. 49)

Niteliksel olanda ısrar (…) kendi üzerinde
düşünmeye hizmet eder.

Mantık’a göre niceliksel olan bizzat bir
niteliktir. (s. 50)

Bireysellik lağvedilirse, ortaya (…)
bilinçsizce emirleri uygulayan bir özne çıkar.

Brecht’in Partinin bin, bireyinse sadece
iki gözü vardır sözü, bütün beylik laflar gibi yanlıştır. (s. 52)

Ancak kendini anlamayan
düşünceler hakikidir
. (s. 53)

Birinci
Bölüm

Ontolojiyle
İlişki

Heidegger, Varlık bahsiyle Husserl’in
kategorik sezgi ya da özlerin görüsü (Wesenschau) öğretisini benimsemiştir.

Yunanca varlık kelimesinin muğlaklığının
nedeni Iyonya’da madde, ilke ve salt öz arasında bir ayrım olmamasıdır.

Nedir Varlık? O, kendisidir.

Varlık, bu totolojiden hiçbir şekilde
paçayı sıyıramaz. (s. 73)

Bilimler (…) idealist felsefeden koptuktan
beri, başarılı bilim dallarının meşruiyetlerini kanıtlamak için ihtiyaç duyduğu
tek şey yöntemlerinin beyanıdır. Kendini tefsir eden bilim kendi açısından bir
cousa sui’ye dönüşür. (cousa sui / kendinde neden)

Fundamental ontoloji (…) romantik akımları
taklit eder ve öznelliği (…) protesto ederek romantizm karşıtı olduğu vehmine
kapılır; bu uğrağı Heidegger’in kullanmaktan hiç çekinmediği militarist dille
aşmayı amaçlamaktadır. (s. 81)

Ontoloji tinden yola çıkarak tinin
paramparça ettiği düzeni ve bu düzenin otoritesini eski haline getirmeyi
amaçlar.

Metafizik olarak evsiz barksız ve hiçlik
içinde hapis kalmış gibi davranmaları, insanlığı umutsuzluğa düşüren ve onu
fiziksel imhayla tehdit eden toplumsal düzeni meşrulaştırma ideolojisidir. Batı
toplumunda galebe çalma potansiyeline sahip olan, hayata geçirilmiş özgürlük
düşüncesinin çarpıtılarak özgürlüksüzlüğe dönüştüğü Doğu’da ise uzun zamandır
iş başında olan baskıya peşinen gösterilen rızada dirilmiş metafiziğin
yankıları duyulur. Heidegger kölece düşünmeyi teşvik eder ve (…) hümanizm sözcüğünü
kullanmayı reddeder. (s. 90)

Varlığın unutulmuşluğuna yakılan ağıt
uzlaşmayı hedef alan sabotajdır.

Varlık tarihinin vahameti denen şey bir
hezeyan bağlamıdır ve bertaraf edilmesi gerekmektedir.

Hiçbir şey istemeyen, gereksinimi
olmayan düşünce hükümsüzdür
. (s. 93)

Hakiki düşünce, doğru şeyi arzulayan
düşüncedir.

Kavramsız düşünme, düşünme değildir.

(Bu
önerme
) Varlığı düşünme çağrısının içini boşaltır. (s. 98)

Dasein / öznenin Almanya’ya özgü mahcup
varyantıdır.

Varlık kavramının hakkını vermek için (…)
felsefenin ifade edilmeyeni ifade etme arzusunun da kavranması elzemdir.

Varlık sorusuna (…) abartılı bir vurgu
yükleyen (…) önermeler, bu sözcükle tahayyül edilebilecek her şeyde kayba yol
açar.

Düşüncenin tarihi, izi sürülebildiği ölçüde,
Aydınlanmanın diyalektiğidir.

(Mekân ve zaman) belirsizliğiyle
belirlidir.

Çünkü belirsizlik belirlilikle karşıtlık
içindedir. (s. 117)

Felsefi açıdan meşru bir ontolojinin yeri
Varlığın değil kültür endüstrisinin inşasıdır. (s. 119)

Günümüzde insan bir işlevden ibarettir,
özgür değildir.

Antropoloji ne kadar somut bir biçimde arzı
endam ederse o kadar yanıltıcıdır.

Arriviste antropolojinin insanın ucu
açıktır tezi (…) boş bir tezdir.

Varoluş bir uğraktır, bütün değildir. (s.
121)

Bir şeyin ontolojik olması mümkün değildir,
sadece önermeler ontolojik olabilir.

Birey uzamsal ve zamansaldır, gerçektir,
bir varolandır; Varlık değildir. (s. 122)

Tarihsellik, tarihi tarihsel olmayan bir
alana sabitler.

İkinci
Bölüm

Negatif
Diyalektik

Varolan olmadan Varlık diye bir şey olamaz.

Düşüncenin (…) kendini (…) somut içerikten
temizlemeye muktedir olduğu iddiası, yani mutlak bir biçim varsayımı gerçekçi
değildir.

Düşünce, düşünülen şey
olmadığında kendi kavramıyla çelişir
. (s.
131)

Kant, maddenin öznel kurguya
dayandırılamayacağını söylemiştir. Değişmez, kendiyle özdeş şey fikri de
bununla birlikte çökecektir. (s. 133)

Varolan kavramı da, sahte Varlık kavramının
gölgesinden başka bir şey değildir aslında.

Mutlak bir başlangıç ilkesinin öğretildiği
her yerde bu başlangıç ilkesinden daha değersiz ve ondan tamamıyla ayrışık
olan, ona benzeş bir bağıntılı öğeden de bahsedilir; böylelikle prima
philosophia ve düalizm uyum içinde birleşir. Fundamental ontoloji bu düalizmden
sakınmak için kendi başlangıç ilkesini belirlemeye özen göstermiştir. (s. 134)

Öznellik, bizatihi düşünme, kendinden değil
olgusal unsurlardan, özellikle de toplumdan yola çıkarak izah edilmelidir ama
bir yandan da düşünme, yani öznellik bilginin nesnelliğinin koşuludur.

Bu paradoks (…) ele alındığında,
diyalektiğin konusu basit bir mantıksal çelişkiden ibaret olur. (s. 136)

Hegel’in diyalektiğinde özdeşlik ve
pozitiflik örtüşüyordu; özdeşsizlik ve nesnel olan her şeyin mutlak tine
genişletilerek yüceltilmiş öznelliğe dâhil edilmesiyle uzlaşma sağlama
beklentisi vardı. Buna karşın, bütünün her tikel belirlenime etki eden kuvveti
o tikel belirlenimin olumsuzlanması olmakla kalmaz, kendisi de negatiftir.

Özdeşlik idealizmin psikolojik ve mantıksal
uğraklarının ayrımsızlaştığı noktadır. (s. 137)

Teori ve pratik birliği talebi teoriyi
karşı konulmaz biçimde pratiğin uşağı haline getirmiş.

Yapılması gereken (…) düşünceye (…)
pratiğin önceliğini teori düzeyinde yeniden düşünmektir.

Diyalektik yöntem değildir.

Bir yordam olarak diyalektik, şeyde
deneyimlenen çelişki uğruna ve ona karşı çelişki içinde düşünmek demektir.

Bu diyalektik (…) özdeşliğe doğru hareket
etmez; daha çok, özdeşliğe şüpheyle yaklaşır. (s. 139)

Özdeşleşme ilkesinin toplumsal
modeli mübadeledir.

Mübadele özdeş olmayan tikel
varlıkları ve ürünleri kıyaslanabilir, özdeş hale getirir.

Bu ilkenin yayılması bütün
dünyayı özdeş olana, bütünlüğe mecbur eder
.

Tek bir insan bile canlı emeğinin kendine
düşen payından mahrum bırakılmadığında rasyonel özdeşlik sağlanmış, toplum
özdeşleştirici düşünceyi aşmış olur. (s. 141)

Her sentezde özdeşlik istenci iş
başındadır.

Bilinç, kendi hilesini
kavrayabilecek kadar güçlüdür
.

Geleneksel felsefenin hatası özdeşliği
hedef bellemektir. Özdeşlik görüntüsünü berhava edecek olan güç, düşüncenin
gücüdür.

Özdeşlik düşüncesi nesnesini pervasızca
sıkıştırdıkça o nesnenin özdeşliğinden o kadar uzaklaşır.

Özdeşliğin varolduğunu, şeyin kendinde
halinin kavramına tekabül ettiğini düşünmek düpedüz kibirdir. (s. 143)

İdealar (…) negatif simgelerdir.

İdealar, şeylerin olduklarını iddia
ettikleri şeyle gerçekten oldukları şey arasındaki boşluklarda yaşarlar.

Tikel olan hiçbir şey hakiki değildir.

Varolan dolaysız varolmazdığı, ancak kavram
üzerinden varolabildiği için, işe (…) kavramla başlamak gerekir. (s. 147)

(zamansallığından
dolayı bilinç, “ben” ile özdeş olamaz
)

Şu fani hayat dışında bir köken yoktur.

(Senteze
karşı fenomenoloji
)

İdealist diyalektik de bir köken
felsefesiydi. Hegel onu bir çembere, döngüye benzetmiştir. Hareketin sonucunun
başlangıcına dönüşü, sonucu geri döndürülemez biçimde ilga eder. (s. 149)

Olumsuzlamanın olumsuzlamasının
pozitiflikle eş tutulması özdeşleştirmenin esası, en saf biçimine indirgenmiş
biçimsel ilkesidir.

Hakikat kavramını (…) metafizik
soruşturmalara uyarak kendi içeriğinden yola çıkmaya gerek yoktur kesinlikle.

Yapılması gereken Max Weber’e başvurmaktır.

Weber (…) ideal tipleri, kendi içinde bir
tözselliği olmayan ve istediğinde tekrar akışkanlaştırılabilen nesneye
yaklaşmaya yardımcı araçlar olarak ele alır. (s. 156)

Öz ancak, varolanın, olduğunu iddia ettiği
şeyle oluşturduğu çelişkide bilinebilir.

Hegel’in özün nesnelliği öğretisinde Varlık
henüz kendini göstermemiş tin olarak koyutlanır. Öz, öznenin ilk etapta koyutlamadığı
ama peşinden gittiği şeyin kavramındaki özdeşliksizliği hatırlatır.

Metafiziğin teolojik kalıntısına inatla
muhalefet eden Nietzsche, öz ve görünüş ayrımını yermiş, pozitivizmin bütünüyle
uyum içinde arka plandaki dünyayı (Hinterwelt) taşralılara (Hinterwäldler)
havale etmiştir.

Buna göre öz (Wesen), bizatihi düzensizlik
/ kötücüllük (Unwesen) yasası uyarınca üzeri örtülmesi gereken şeydir. (s. 160)

Hata yapma riskini göze alarak önemli olan
şey üzerine düşünmek yerine, önemsiz olanın doğruluğunu araştırma yollu inatçı
arzu, gerileyen bilincin en yaygın semptomlarından biridir.

Son model taşralı, arka plandaki
dünyanın kendini huzursuz etmesine izin vermez
.
(s. 161)

Transandantal özne kavramı, varolmayan bir
şeyin yine de edimde bulunduğunu, genel bir şeyin yine de tikeli
deneyimlediğini savlayan aporetik bir kavramdır ve sabun köpüğü gibidir.

Bilinç yaşayan öznenin işlevidir, bilinç
kavramı özne imgesine göre biçimlenmiştir. (s. 174)

Nesnelliğin tahrip edilmesiyle metafizik de
tahrip edilmiştir.

Hipostazlaştırma eğiliminin teorik kökeni
Kopernik Devrimi denen şeydedir. (s. 182)

(eylem
insanları tinin sessizliğinden uzaklaştırır, eyleme geçen tin…
)

Tinin eylemi zaman içindedir, tarihseldir.
(s. 187)

İhtiras, tinin biçim almadan önceki halidir.

Mutsuz bilinç zihnin kibrinin yol açtığı
bir yanılsama değildir, ona içkindir.

(Mitolojiden
arındırma, katı akılcılık, imgelemi olumsuz etkiler
)

Diyalektik şeylerin içinde bulunur ama onu
düşünen bilinç olmadan varolmadığı gibi, o bilincin içinde de buharlaşmaz.
Mutlak biçimde tek, farksız, bütüncül bir madde olsaydı diyalektik söz konusu
olamazdı. (s. 190)

Üçüncü
Bölüm

Modeller

Büyük felsefe, özgürlüğü (…) on yedinci
yüzyıldan beri (…) sadece kendi şahsi meselesi ve ilgisi olarak ele almaktadır.
(s. 197)

Öznelerin bakıma ihtiyacı vardır ve bu
çıkarları (…) özgürlüğü felç etmiştir.

En eski olan şey en fazla saygıya değer
olandır ve en fazla saygıya değer olan şey üzerine yemin edilir. (s. 199)

Kendiliğin özdeşliğiyle kendine
yabancılaşma en başından itibaren birbirine eşlik eder. (s. 200)

Bütün kötülükler ölümsüzlükten kaynaklanır.

Nevrozların hakikat içeriği şudur: tam da
egonun iç bünye üzerindeki hâkimiyetini kaybettiği noktada, egoya, ona yabancı
olan, karşısında “ama ben böyle değilim ki” dediği şey aracılığıyla kendi
içinde özgür olmadığını gösterirler.

Ben’in bağımsızlığı ve özerkliği hakkında
bir hükme varmak için kendi başkalığıyla, Ben-olmayanla ilişki kurmalıdır.
Özerkliğin varlığı (…) zıddına (…) ya da özerkliği ondan esirgeyen nesneye
bağlıdır. (s. 205)

Özenin kararları bir nedenler zinciri
modeline bağlı değildir, her zaman ani bir hamle, bir sıçrama söz konusudur.
Bilince dışsal kalan bu gerçek olgu (…) salt bilince dair bir unsur olarak
yorumlanır. Saf tinin müdahalesi tasavvur edilebilirmiş gibi, bilincin müdahale
etmesi beklenir.

özne kendini ancak
eylemiyle özdeşleştirebildiği sürece özgür olduğunu düşünür ve bu da sadece
bilinçli eylemler için söz konusudur
.

Bilinç, yani akla uygun kavrayış özgür
eylemle aynı şey değildir,

Kant’ta olan tam da budur. Ona göre irade
özgürlüğün, özgür eylemde bulunma yetisinin simgesidir.

Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde
irade eylemi belirli yasa tasarımları uyarınca belirleme yetisi olarak
düşünülür.

İrade, rasyonel canlıların tabi olduğu
nedenselliktir, özgürlükse bu iradenin yabancı belirleyici nedenlerden bağımsız
kalarak etkisini sürdürebilmesini sağlayan yetisidir. (s. 209-210)

Saf pratik akla indirgenmiş irade / bir
soyutlama(dır)

Eklenti, tam da bu soyutlamadan kurtulmuş
şeyin adı; iradeye gerçeklikte yer açan unsurdur.

Mantık kendine karşı yalıtılmış bir
pratiktir. Mantığın öznel bağlılaşığı olan tefekküre dalma davranışı, hiçbir
talebi olmayan bir davranıştır. Buna karşın her irade edimi, mantığın otarşik
mekanizmasında bir gedik açar.

Büyük rasyonalist filozofların irade
tasarımı, iradeyi üzerine pek sorun yapmadan inkâr etmekten ibarettir.

Salt özdeşlik fikri idealistlerin irade
olmadan bilinç olamayacağını görmesini engeller.

(Eylem!)

İrade olmadan tam anlamıyla düşünce de
mümkün olamaz. Ama idealizm bunun tam tersini savunur. (s. 211-212)

Nedensellik / rasyonalizmin en çetin
meselesidir.

Ratio sözcüğündeki belirsizliğin, hem akıl
hem neden anlamına gelmesinin nedeni budur.

Hume’a göre, nedenselliğin kanıtı olarak
(…) hiçbir dolaysız duyu verisi yoktur.

Kantçı diyalektik yanıltmacalarla dolu bir
diyalektiktir.

Ancak tezi de antitezi de kendi içinde
çelişkisiz biçimde geliştirir.

Çelişkinin akıl için kaçınılmaz olması
çelişkinin aklın ve onun mantığının elinden kaçan bir şey olduğunu gösterir.

Kant, bu çelişkiyi (…) saf ve ampirik özne
ayrımı aracılığıyla uzlaştırır.

Özne de kendisinin nesnesidir ve bu haliyle
kategoriler aracılığıyla yasal senteze tabidir, bu bakımdan, özgür değildir.

Öznenin ampirik dünyada eylemde
bulunabilmesi ancak ve ancak fenomen olarak tasarımlanması yoluyla mümkün olur
. (s. 220)

İrade, bilincin kendi efsunundan kurtulmak
için muhtaç olduğu güçtür.

Tek akıl diye bir şey gerçekten varolsaydı,
hasar görmemiş felsefi akıldan başkası olamazdı.

Fichte ahlaki veçhenin her zaman apaçık
olduğu yolundaki formülüyle bu  motifi
zirveye taşımıştır.

Apaçıklık uygarlaşmanın alametifarikasıdır;
değişmez, özdeş olan iyi sayılır. (s. 221)

Akıldan koparılarak başlı başına bir amaç
olduğu beyan edilen (…) irade, akla karşı gelen bütün idealler gibi hâlihazırda
bir cürümdür.

Ahlaki kesinlik diye bir şey yoktur.

Düşünce bir davranış biçimi olarak pratiğin
bir parçasıdır.

Saf akıl aracılığıyla nedenselliği kurmak

(böylece)
yasa sakatlanır.  

Kant sonrası felsefe (…) yasasız özgürlüğün
özgürlük olmadığını; özgürlüğün ancak yasayla özdeşleşme aracılığıyla tesis
edildiğini savunmuştur.

Hegel’e göre özgürlük zorunluluğu idrak
etmektir.

Zorunluluk idrak edilmediği sürece,
özgürlük bir hezeyan olarak kalacaktır. (s. 227)

Özgürlük, sürekli kılık değiştiren baskının
tezahürlerinde somutlaşır: o da baskıya direnme şeklinde tezahür eder.

Özgürlüksüzlük özgürlük kavramının
koşuludur artık. (s. 242)

Radikal bir sağaltım ancak süperegonun bir
şekilde tasfiyesiyle mümkün olabilir. (s. 248)

Bireyin kendi adına umut etmesi gereken
özgürlük salt kendi özgürlüğü olamaz, bütünün özgürlüğü olmalıdır.

Sadece özgür bir toplum teşekkülünde ortaya
çıkabilecek olan özgürlük (…) tikel bireyde aranır. Kişiselci etikte toplu
üzerine düşünüm olmadığı gibi kişi üzerine düşünüm de yoktur. (s. 251)

II

Dünya
Tini ve Doğa Tarihi

Hegel
Üzerine Ara-Söz

…bütün ancak bireysel kendini-koruma ilkesi
ve onun dar kafalılığı sayesinde işlerlik kazanır. Her tekil insanı sadece
kendine bakmaya zorlayarak nesnelliği dar çerçeveden kavramasını sağlar,
dolayısıyla nesnel olarak musibete dönüşür. (s. 284)

Kendi içinde nesnel olan ve kendini
yukarıdan dayatan toplumu kavramak yerine, kendi kendine yeten, deneyci ve
rasyonel bir bilimsel sistemi hedefleyen öznel ve katı bilim tasarımını devreye
sokan da bizatihi dünya tini olmuştur. Eskiden kendinde şeye başkaldıran
eleştirel ve aydınlanmacı isyan şimdi bilgiye yönelik bir sabotaja dönüşmüştür.
(s. 285)

…evrensel tarih kavramı (…) standartlaşan
dünya bütüncül bir sürece yakınlaştıkça sorunlu bir hale gelmiştir.

Geçmişte yaşanan ve gelecekte yaşanacak
felaketlere rağmen, tarihte tezahür eden ve onu kaynaştıran daha iyi bir dünya
planı olduğunu iddia etmek düpedüz sinikliktir.

Evrensel tarih yabanilikten insanlığa doğru
değil, sapandan megaton bombasına doğru ilerlemiştir. (s. 290)

Dünya tinine en uygun tanım kalıcı
felakettir.

Felsefe akli olanı derinlemesine kavramak
için şimdinin ve gerçeğin anlaşılmasıdır, bir öte yanın inşası değildir. (s.
299)

Üzerinde vuku bulduğu zemin olmadan bir
dinamiğe sahip olamaz zaman. Buna karşın, zamanın sürekliliği içinde yeri
olmayan bir olgusallık da hayal edilemez. (s. 301)

Hegel Hukuk Felsefesi

…insanın oğlunu ahlaklı yetiştirmesinin en iyi
yolu onu iyi yasaları olan bir devletin vatandaşı yapmaktır.

Tözsel birlik mutlak ve hareketsiz bir
başlı başına amaçtır.

“İnsan bütün insanlığını devlete borçludur”
cümlesi bariz bir abartıdır. (s. 305)

Diyalektik ustası, devlete diyalektikten
muaf olma imtiyazı tanır çünkü diyalektiğin burjuva toplumunun aşılmasına yol
açacağını kendisi de gayet iyi bilir.

Geneldeki kolektif özne alametleri arttıkça
o genelin içinde iz bırakmadan ortadan kaybolur.

Halk tini (…) dünya tini ile bireyler
arasında (…) bir köprü kavram işlevi görür. (s. 306)

Hegel’in dünya tininin bir ulustan diğerine
gezinmesi, şişirilip metafizik seviyeye çıkarılmış kavimler göçüdür. (s. 309)

…bireyselliğin motoru (…) tutku

Neye erişip erişemeyecekleri, kapsamı
sürekli daraltılarak kendilerine sunulan güçsüzler açısından anakronik bir
mefhumdur tutku.

…birey artık ne tutku için gerekli kuvvete
–güçlü bir ego- haizdir ne de buna gereksinim duyar çünkü bireyi bütünleştiren
toplumsal örgütlenme, tutkunun alevlenmesine neden olan aleni direnişleri
endişeyle karşılamış, onları tasfiye etmek için, kontrolü ne pahasına olursa
olsun kendini topluma uyduran bireylerin eline vermiştir. (s. 310-311)

Değişikliğe yol açacak pratiğin gereksinim
duyduğu düşünce ancak genel pratikten muaf tutulmuş bir bireyden çıkabilir. (s.
311)

Kendilerini hiç direnmeden
kolektif musibetin eline bırakanlar, kimliklerini kaybederler
. (s. 313)

Bizzat öznelliğin kendisi, tözün mutlak
biçimi ve mevcut gerçekliğidir.

Hegel, bizzat genellik ve bütüncül özdeşlik
kabul ettiği öznelliği tanrılaştırır.

…bu yanlış dünyada yaşayan her
yurttaş doğru bir dünyayı dayanılmaz bulacaktır çünkü o dünyaya tahammül
edemeyecek kadar hasarlıdır
. (s. 319)

Auschwitz’ten sonra

Yaşamaya devam etmek için Auschwitz’i
mümkün kılan ve burjuva öznelliğinin temel ilkesi olan duygusuzluğa ihtiyaç
vardır.

…sadece başkalarının değil, kendisinin
ölümü karşısında da insanın içinde uyanan duygular pek çok açıdan zayıftır. (s.
329)

Hiçbir düşünce hakikaten düşünülemez. Çünkü
hakikatin önemli bir unsuru, zamansal esasıyla birlikte sürmesidir; sürem söz
konusu olmadığında hakikatten de bahsedilemez; ölüm hakikati ardında hiçbir iz
bırakmadan yutar. (s. 336)

Hayatın anlamının soruyu soran kişinin ona
yüklediği anlam olduğu yanıtı bu soruya hemen her zaman eşlik eder.

Bu yanıt yanlıştır.

Anlam kavramı, her tür imalatın ötesinde
kalan bir nesnellik içerir; imal edilmiş bir anlam çoktan bir kurmacadır,
özneyi kolektif olsa bile, kopyalar ve görünürde temin ettiği şeyi onun elinden
alır. (s. 340)

Anlamlı bir hayat hayatın anlamını
sorgulamaz.

Anlam sorusunun kurtulmak istediği ölümün
ta kendisidir. (s. 341)

Özgürlük motifini inkâr eder Schopenhauer.

Schopenhauer bir idealisttir, efsunun
sözcüsüdür. Totum (bütün) totemdir.

Ölüme çare yoksa (…) bir anlam iddiasında
bulunmak da ideolojiktir.

Dolayısıyla (…) hayatla dolu olmaya dair
bütün fikirler (…) öçgözlülükten, içinde boyunduruk altına almaya yönelik bir
şiddet edimi barındıran bir arzudan ayrı tutulamaz.

Güçle övünme olmadan mümkün değildir doluluk.
(s. 342)

Hiçlik inancı, varlık inancı kadar
budalacadır.

Mevcut durum der Beckett, toplama
kampındaki durumdan farklı değildir. (s. 344)

Hiçbir şey değişime uğramadan kurtuluşa
eremez; kendi ölümünün kapısından geçmemiş hiçbir şey kurtulamaz. (s. 354)

“Müjdeyi duyuyorum ama inancım
eksik.”

Faust

Negative
Dialektik

Türkçeleştiren: Şeyda Öztürk

Metis Yayınları

Ocak 2016