Theodor Adorno & Max Horkheimer – Sosyolojik Açılımlar

Theodor Adorno & Max Horkheimer – Sosyolojik Açılımlar
Sunular ve Tartışmalar

Sosyoloji pozitivizmin bir çocuğudur. Böyle bir sosyoloji, bilginin dinsel inançtan ve metafizik spekülasyondan kurtarılması görevini üstlenmektedir.

Platon’un hedefi bilgi ve eylemin birleştirilmesidir. Metafizik, toplumun kurgusu olmakta; toplum düzeni entelektüel dünyayı yansıtmaktadır.

İdeal toplumun kurgulanması, artık ontolojide değil, aksine tarih felsefesinde temellenmektedir.

Dinamik toplum, doğayı kendi hakimiyeti altına almaya eğilim gösterdikçe, kendi bilgisinin doğadan geri kalmasına tahammülsüz hale gelmektedir.

Pozitif kültü ile akıl, bizzat kendisini akılsızlığa taşıdı.

Sosyoloji Comte’da ve bir miktar da Spencer’da her gün artan oranda gerçekleştirilebilirlik ufkunu kaybetti. Yeni bilimin incelik iddiası daha başından kötürüm kaldı; Toplum düşüncesi her gün ne ise onu aşmamayı bir gurur saydı. Felsefenin dürtüsü, olması gereken, varlığı değiştirebilseydi, olması gereken olarak varlığın kabul edilmesine rahatlıkla rıza gösterebilirdi.

Sosyoloji, can sıkıcı şekilde, ‘sosyalizm’ olarak insansallık adına ne varsa hepsini toplumsallığa indirgeyip sonra da bu ilkelliğini de diğer disiplinlere kabul ettirmeye zorluyor.

Psikolojinin bizzat kaynağı olan bireyin kendisi bilei toplumsal etkilerden uzak ele alındığında içi boş bir soyutlamaya dönüşmektedir.

Her kim ki insani şeyleri bizzat kendi anlamını da katarak ölçmezse, kaba ve yüzeysel olmakla kalmaz, aynı zamanda yanlış da yapar.

Toplum kendini özel mülkiyetle inşa etmiş ve devlet de bu özel mülkiyetin sürdürümü ile ilgili kaygılardan doğmuştur. Birinci toplum anlaşmasını koruma amacıyla ikinci bir anlaşma daha yapılır, bunun adı hakimiyet anlaşmasıdır ve bu anlaşmayla devlet kurumlarının güdümüne girilir. Herkesin herkesten korkusu tek korkuya, her şeyin üzerinde olan iktidardan korkuya vardırılır.

Topyekün toplum gelişmesine kaçınılmaz bir şekilde insanlığın topyekün ortadan kaldırılması tehlikesi eşlik ediyor.

İlerleyen rasyonelleşme, yani insanların standartlaşması, artan gerilemeye müttefiktir.

Toplumlaştırma, yalnızca nesnel alanda değil, aynı zamanda öznel alanda da kendi sonuna yol açacak potansiyeli üretmektedir.

Hegel’in bütün felsefesi, ‘kalblerin yasası’nı gerçekleştirmek isteyen ve ‘şahsi gururun çılgınlığı’na tutulmuş bulunan çağdaşı romantiklerin yücelttiği yalın bireyselliğe karşı müthiş polemikler içerir.

Gerçi Hegel’in meşhur tanımıyla, öz-bilinç ‘kendi kesin bilgisinin hakikati’ olmakla birlikte ‘ancak başka birinin özbilinci içerisinde tatmine’ ulaşır.

Bireyler ne kadar çok azalırsa, bireycilik o kadar çok artmaktadır.

Bireyselleşmenin tinsel medyumları, sanat, din, bilim birkaç kişinin özel tasarrufunda köreltildi ve onların temeli olan toplum, yalnızca ara sıra hatırlanır oldu.

Hitler’in kitle (kültürü) üzerine söylemlerinin Le Bon’un etkisinde oluşturulmuş ucuz bir kopyadan başka bir şey olmadığı görülmelidir. Kitle psikolojisinin ortak özelliği, söz konusu kitleyi manipüle edici her tür demagojinin hizmetinde olduğunu gizli tutmasıdı.

Bugün dünyaya hakim olan dehşeti kitleler üretmiyor, kitle oluşumundan faydalanan herkes ve her şey bunu üretiyor.

Bugün kim kültürü medenileşmenin hesabını görmek üzere öne çıkarıyorsa, insaniyetten öte bir kültür koruma parkı oluşturuyor demektir.

Kültür mallarının sürekli tüketimi; medenileşmenin yıkıcı karakterinden ayrılmaz.

Altında ezildiğimiz medenileşme öğeleri bizzat değer verdiğimiz kültürden çıkmıştır.

Bu musibette, dünyanın rasyonelleşmesinin hiçbir suçu olmayıp, suçlu olan rasyonelleşmenin irrasyonelliğidir.

Sosyoloji bir tinbilim değildir. Sosyolojinin uğraştığı sorular, toplumu biraraya getirmeye yarayan insanların bilincinin veya bizatihi bilinçsizliğinin özü ve temeli değillerdir.

Aile, toplum ajanı haline geldi; toplumsal uyumu yerine getirdi, toplumsal sistem tarafından talep edilen görevlerla başa çıkabilme becerilerini sağlayacak şekilde insanları biçimlendirdi. Aile, gücün akıldışılığını rasyonalize etti, hem de onun baskısı, aklın eksikliğini hissettirmeden.

Otorite daha da soyutlaşmaktadır, böylece daha da insanlıkdışılaşmakta ve daha da insafsızlaşmaktadır.

İlerlemiş Amerikanlaşma sürecinin Avrupa’da yaşandığı anlaşılmakta, bu durum daha çok, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları ile sınırlı olarak görülüp basit bir etki ve işgal ile sınırlandırılamayacak derecede toplumda muhtemelen derin yapı değişimlerine neden olmaktadır. Amerikanlaşma süreci, vazgeçilmesi mümkün görülmeyen Avrupalı nitelikleri aşındırmaktadır, bu değerler, bir tür doğal tekel halini almış olan bütünsel değiş-tokuş ilişkilerinin çıkar ağına takılmaktadır.

Konuşmanın bizatihi kendisi de bir klişedir.

İnsanlar, hali hazırdaki mevcut klişeler ve değerleri kullanarak sadece hayatı daha rahat kılmakla ve yöneticilere güven duymakla kalmamakta –aynı zamanda daha hızlı bir şekilde işleri halletmiş, böylece modern dünyanın çapraşıklığıyla uğraşmak için ödeyecekleri büyük bir bedelden de kurtulmuş olmaktadırlar.

Akıl, dünyayı insanların hizmetine sunmak için ona hakim olmalıdır.

Fabrika ürünü kültür malları, insanları ne kadar yabancılaştırırsa, o kadar çok da kendi dünyalarıyla haşır neşir olmalarını ve onu yaşamalarını söyler.

İdeoloji artık bir örtü değil, dünyanın tehdit eden yüzüdür.

Çeviren: M. Sezai Durgun – Adnan Gümüş
Bilgesu Yayıncılık, 1. Baskı, Ankara 2011