Teoman Duralı – Gılgamış Destanı

Teoman
Duralı – Gılgamış
Destanı

Giriş

Fransız din adamı ve arkeologu Andre Parrot
(1901-1980) Fırat kenarındaki Mari’de giriştiği kazıda “okul”
anlamına gelen “levhalar evi”nde tuğladan yapılmış okul sıraları ile
hayvan, çiçek, taş, şehir adları ile dilbilgisi kurallarını içeren levhaları l
935de toprak altından çıkardı.

(Gılgamış Destanı) Sümerlilerin en önemli
edebi başarısı… (s. 5-11)

Teoman Duralı, 1992

Mesopotamya, Yunancada “ara” demek olan “mesos” ile “ırmak” anlamına gelen
potamos” sözlerinden kurulu bölge adıdır.
Öyleyse Türkçedeki tam karşılığı, “ırmaklar arasındaki ülke”dir. İki
büyük ırmak arasında kalmış adayı andırdığından, Mesopotamyaya Arapçada
“ada” anlamına gelen “el-Cezire
denmiştir.

Adlar
Sözlüğü

ADAD: Fırtına, yağmur ve hava tanrısı.

ANTUM: Anu’nun karısı.

ANU: Sümerlilerin An’ı; “yukarıdaki
büyük”, tanrıların atası, gökkubenin tanrısı.

ANUNNAKİ: Genellikle Anu’nun soyundan gelen
ölüm yargıçları; yeraltı evreninin tanrıları.

ARURU: Anu’nun tasavvurunu göz önünde tutarak
Enkidu’yu kilden oluşturan yaratıcı tanrıça.

BELİT-ŞERİ: Yeraltı evrenindeki tanrıların
yazıcısı.

DİLMUN: “Güneşin Doğduğu Yer” Basra
Körfezinde bulunduğu sanılan Sümerlilerin cenneti.

DUMUZİ: Tammuz’un Sümercesi; “Ağılın
efendisi ve çobanı” diye de tanınır; bitkilerin ve verimliliğin
tanrısıdır.

Gılgamış, “Çoban Dumuzi”nin
soyundandır.

EA: Sümerlilerde Enki adıyla anılırdı. Ea,
tatlı sular ile bilgeliğin tanrısı.

ENDUKUGGA: Nindukugga’yla birlikte yeraltı
evreninde yaşayan Sümer tanrıları; Enlil’in anne-babası.

ENKİDU: Gılgamış’ın, yoldaşı.

ENLİL: Yerin, yelin, evrensel havanın
tanrısı.

ENNUGİ: Sulama tanrısı ve kanalların
denetleyicisi.

ENUMA ELİŞ: İnsanın yaratılmasını anlatan
Samî yaradılış destanı.

GILGAMIŞ: Tanrıça Ninsun ile Kullab’lı bir
rahibin oğludur.

HUMBABA: Sedir bekçisi.

İGİGİ: Yüce gök tanrılarının ortak adı.

İNSAN-AKREP: Güneşin battığı dağın
girişinde nöbetçidir.

İRKALLA: Yeraltı evreninin ecesi
Ereşkigal’in bir başka adı.

İŞTAR: (Sümerlilerde İnanna diye geçer):
Göğün Kraliçesi. Aş, bereket ve savaş tanrıçasıdır. Anu’nun kızıdır.

İŞULLANA: Anu’nun bahçıvanı.

Kİ: Yeryüzü.

MAŞU: Bu söz Akat dilinde “ikiz”
anlamına gelir. Gece bastırınca güneşin indiği, tanla birlikte de yeniden
doğduğu ikiz doruklu dağın adı.

NAMTAR: Kötü talih, kötü alınyazısı,
uğursuzluk; yeraltı evreninin şeytanı.

NİNGAL: Ay tanrısının karısı; güneşin
annesi.

NİNGİRSU: Sulama ile verimliliğin tanrısı
Ninurta’nın eski adı.

NİNGİZZİDA: (yahut Gizzida): “Hayat
Ağacının Efendisi” diye de tanınan bereket tanrısı.

NİNHURSAG: Sümerlilerin anatanrıçası.

NİNKİ: Enlil’in annesidir.

NİNSUN: Gılgamış’ın annesi.

NİNURTA: Savaş tanrısı. Aynı zamanda sulama
ve su kuyularının da tanrısıdır.

SİN: Sümerlilerin en önde gelen gök tanrısı.
Babası Enlil, annesi de Ninlil’dir.

ŞAMAŞ: Güneş

ŞULLAT: Fırtına ile kötü havanın habercisi.

ŞULPAY: Şölenler ile eğlentileri yöneten
tanrı.

TAMMUZ: (Temmuz) Sümerlilerin Dumuzi’si;
bitkilerin ölen tanrısı.

URŞANABİ: Cenneti güneşin bahçesinden
ayıran ölümcül suları her gün geçen Utnapiştim’in kayıkçısıdır. Gılgamış’ı yolcu
olarak yanına almakla bu geçiş hakkını yitirir.

URUK: Bugün adı Yarka olan yerde kurulmuş
bulunan kent.

UTNAPİŞTİM: Sümer şiirlerinde bilge
hükümdar ve Şurrupak’ın rahibi olarak geçer. Ea’nın hoşgörüsüne sığınarak
Tufandan kurtulur. Daha sonra, tanrılar ona sonsuz hayatı bağışlar. Güneşin doğduğu
Dilmun’da yaşar.

Gılgamış
Destanı

KRAL
GILGAMIŞ URUK’TA

Gılgamış’ın yapıp ettiklerini yeryüzünün
her yanına duyuracağım.

O, her şeyi bilen kişiydi.

Bize tufandan önceki günleri hikâye eden
oydu.

Uzun bir yolculuğa çıktı.

Tanrılar, Gılgamış’a kusursuz bir vücut
ihsan ettiler.

…üçte ikisini tanrı, üçte birini insan
kıldılar.

O, Uruk’un çevresine (…)Eanna tapınağını
kurdu. (s. 15)

ENKİDU’NUN
ORTAYA ÇIKIŞI

Gılgamış (…)Uruk’a gelinceye dek,
silahlarına karşı koyabilecek kimseye rastlamadı.

Takındığı kibirli tavrın sonu sınırı
kalmadı artık.

Tanrılar, Uruk ahalisinin bu yakınmasını
işittiler.

Ey Aruru.

Şimdi de öyle birini yarat ki, ona denk
düşsün. Onun yansısı, öbür yarısı olsun…

Varsın birbirleriyle çekişip dursunlar.
Yeter ki, Uruk’a huzur versinler.

Böylelikle, Tanrıça, zihninde, gökyüzü olan
Anu’nun maddesinden bir şekil oluşturdu. Elini suya daldırıp bir tutam çamur
çıkardı. Çamuru da çöle düşürdü. Soylu Enkidu böylece yaratıldı.

Enkidu (…)Av hayvanı sürülerinin toplandığı
su başlarından hoşlanırdı (…) bir tuzakçı, Enkidu’yla su başında yüz yüze
geldi. (s. 17-18)

Babası ağzını açıp avcıya şöyle dedi: (…)Gılgamış’ı
bul. Ona, bu yabani adamın gücünü mübalağa ederek anlat. Sana aşk tapınağından
bir yosma vermesini iste.

…kadının dişiliği, buradaki bu yanabî adamı
pes ettirir.

…ondan sonra da yabani hayvanlar, onu
reddedecekler.

Böylece tuzakçı, yosmayı da yanına alıp
döndü. (s. 19)

Yosma, yabani adamı koynuna almaktan
utanmadı.

Altı gün, yedi gece birlikte yattılar.

Aşka doyduktan sonra, yeniden yabani
hayvanların yolunu tuttu. Ceylanlar, onu görür görmez fırlayıp kaçıverdiler.

Enkidu güçsüz düşmüştü. Çünkü kafasında
bilgeliği, gönlünde de insana mahsus duyguları taşıyordu. İşte bu nedenle,
gitti, kadının ayakları dibine oturdu. Onun söylediklerini dikkatle dinledi.

“Gel, benimle! Gel seni, yıkılmaz duvarlı
Uruk kentine, aşkın ve göğün, Anu’nun ve İştar’ın kutsanmış tapınağına
götüreyim.” (s. 20)

Gılgamış (…) senden güçlüdür.

Sen daha yabani ortamından çıkmadan,
gelişinin haberini Gılgamış, düşlerinde alacaktır.

Gılgamış (…) annesine düşünü anlatmak
üzere, yatağından kalktı.

Genç yiğitler çevremi almışlar, ben de
gökyüzünü dolduran yıldızların altında gecenin içerisine doğru yol alıyordum. İşte
o sırada, Anu’nun maddesinden olmuş bir göktaşı, gökten aşağıya kaydı. Yerden
kaldırmağı denedim, ama pek ağır çıktı.

Halk, itişip kakışırken, soylular, onun
ayaklarını öpmek için üşüştüler. Beni de bir kadının aşkı gibi kendine çekti.
(s. 21)

Kadın, Enkidu’ya (…) Niçin yabani hayvanlarla
yabanlaşıp yine dağların yolunu tutmak için yanıp tutuşuyorsun? Kalk yerden.
Orası bir çobanın yatağıdır.

Enkidu’yu, çocuk gibi elinden tutarak çobanların
çadırına götürdü. (s. 22)

(Enkidu) insanlar gibi giyinince, güveye
benzedi.

Rakipsiz güçlü erkek Enkidu, onların
koruyucusuydu artık.

Gılgamış (…) Uruk’ta garip birtakım şeyler
yapıyor (…)
gelinle önce kendisinin
kalmasını istiyor.

Enkidu’nun beti benzi attı: Gılgamış’ı hiç
çekinmeden vuruşmaya çağıracağım.

“Gılgamış dengini buldu,” diye sevinenler
çoktu.

Gelin, güveyi bekliyordu.

Enkidu, onu kapıda karşıladı. Ayağını
uzatarak, Gılgamışın, eve girmesini önledi. Onun üzerine boğalar gibi
birbirlerine girip göğüs göğüse dövüştüler.

Gılgamış, ayağını yere sıkı sıkı bastırıp
dizini büktü. Ansızın yaptığı dönüşle Enkidu’yu alaşağı etti. İşte bu
durumdayken öfkesi birdenbire geçti.

O zaman, Enkidu ile Gılgamış, birbirlerine
sarıldılar. Böylece arkadaşlıkları onanmış oldu. (s. 24)

ORMAN
YOLCULUĞU

Gılgamış, düş gördü, Enkidu da düşü yorumladı:
Tanrıların atası, sana krallık verdi. Alınyazın
budur. Buna karşılık, ölümsüzlük, alınyazın değildir. (s. 25)

(Gılgamış) Ünlü kişilerin adlarının yazılı
bulunduğu yerde adımı anıtlaştıracağım.

…ormana gidip kötülüğü ortadan
kaldıracağız. Çünkü ormanda, ‘İrilik’ adı altında tanınan canavar ruhlu bir
dev, Humbaba yaşıyor. (s. 26)

Ninsun, sözünün yerine getirilmesini
sağlayacak muskayı Enkidu’nun boynuna asıp “oğlumu sana emanet ediyorum;
onu bana sapasağlam geri getir” dedi. (s. 30)

Günde elli fersah yürüdüler.

İki kişi bir arada gitti mi, her biri hem kendini
hem de yoldaşını savunur. Ölürlerse, o zaman da arkalarında kalıcı pir ad
bırakırlar. (s. 32)

İlkin tavuğu boğazladık mı, ondan sonra
civcivler nereye sığınabilir?

Arkadaşının sözünü dinleyen Gılgamış,
baltayı eline aldı; kılıcını çekip Humbaba’nın boynuna çaldı.

Üçüncü vuruşta Humbaba yere yıkıldı.

Gılgamış ile Enkidu, sedirlere saldırdılar.
Bunun sonucunda, Humbaba’nın yedi büyülü silahı işlemez oldu.

Enlil, Humbaba’nın kesik başını görünce
onlara öfkelenip köpürdü: “Bunu neden yaptınız? Bundan böyle ateş,
yüzünüzü kaplasın; yediğiniz ekmeği yesin; içtiğiniz yerden içsin,” dedi.
(s. 38)

ENKİDU’NUN
ÖLÜMÜ

İŞTAR
İLE GILGAMIŞ

Gılgamış (…) kral elbisesiyle kuşandı.

…tanrıça İştar (…) Bana gel, Gılgamış,
erkeğim ol…

(Gılgamış) Tut ki, sevişen bir çift olduk;
bu durumda ben de, senin bir vakitler sevdiklerinin akıbetine uğramayacak mıyım?

İştar, bunları işitince öfkeye kapılıp yüce
göğe yükseldi. Babası Anu ile annesi Antum’un önünde gözyaşı döktü.

Babacığım, Gılgamış’ı yok etmek için bana
Gökyüzü Boğasını ver.

Anu da İştar’a şöyle dedi: “İsteğini
yerine getirirsem, Uruk’ta buğdayı tohumsuz kabuk haline sokan yedi yıllık bir kuraklık
baş gösterecek. (s. 41)

Boğa, ırmağa yöneldi. Onun ilk homurtusuyla
toprağın üzerinde yarıklar açıldı, yüz kişi de düşüp öldü.

Enkidu tökezlediyse de anında yeniden
toparlanıp yana sıçradı; ardından, boğanın üzerine atlayarak onu boynuzlarından
kavradı.

Gılgamış’a (…) “boğanın leşini yere ser,”
dedi.

Gökyüzü Boğasını cansız- yere serdikten
sonra, yüreğini çıkarıp Şamaş’a sundular. (s. 42)

Gün ağarırken Enkidu doğrulup Gılgamış’a
seslendi: “Ey kardeşim, dün gece öyle bir düş gördüm ki, sorma.

Anu, Enlil’e ‘Gökyüzü Boğasının canını
aldıkları ve Sedir Dağının bekçiliğini yapan Humbaba’yı öldürdükleri için
ikisinden biri ölecektir,’ dedi.

Ölümün eşiğine oturmaktan başka yolum
kalmadı. (s. 43)

Enkidu tek başına hasta yatar…

…hastalık yüzünden, yerinden kıpırdayamadı.

On gün yattı. Acılarıysa, durmadan artıyordu.

Yüreğini yokladı. Atmıyordu. Gözlerini de
açmadı bir daha.

Enkidu için yedi gün, yedi gece ağlayıp
sızladı. (s. 50)

ÖLÜMSÜZLÜGÜ
ARAYIŞ

Gılgamış arkadaşı için acı acı
ağladı.

Nasıl durup dinlenebilirim, gönlüm nasıl
rahat edebilir?

Tufanın ardından, tanrıların, kendisini
aralarına aldıkları Utnapiştim’i bulmak amacıyla yollara düştü. (s. 51)

…doğan ile batan güneşin koruyucusu yüce
dağlara, Maşu’ya ulaştı.

Giriş kapılarında yarı insan, yarı ejder
Akrepler nöbet tutuyordu.

İnsan-Akrep, eşine seslendi: “İşte, bize
doğru gelen tanrıların tenidir.”

Ölümlü hiçbir insan dağa girmemiştir. Dağın
uzunluğu on iki fersah karanlıktır, ışık diye bir şeye rastlanmaz; yürek

bunalır. (s. 52-53)

…git Gılgamış. Maşu dağını geçmene, sarp
yamaçlarını aşmana izin veriyorum. (s. 53)

On ikinci fersahın sonunda da güneşin ışıkları
sel gibi aktı.

Değerli taşlarla dolu çalıların
ortasındaydı. Tanrıların bahçesi de oradaydı.

Gılgamış’ı gören Şamaş (…)şunları söyledi:
“Aradığın hayatı hiçbir zaman bulamayacaksın.”

Denizin hemen kıyısında üzümlerin
yetiştiricisi, şarabın imalatçısı Siduri yaşıyordu.

(Siduri) Gılgamış, Okyanus geçit vermez.

Ama koruluğa doğru yollanırsan, orada
Utnapiştim’in kayıkçısı Urşanabi’ye rastlayacaksın.

Belki de onunla birlikte geçebilirsin azgın
suları. (s. 56)

Urşanabi, Gılgamış’ı dağın doğusundaki
Dilmun’da kurulmuş güneşin geçtiği sarayda yaşayan ve Uzaktaki adıyla tanınan Utnapiştim’in
yanına ulaştırdı. Tanrılar, insanlar arasında sadece ona ölümsüzlüğü armağan
etmişlerdi. (s. 58)

Aradığım hayatı nasıl bulacağım?

Utnapiştim şöyle dedi: Süreklilik yoktur.

Sana bir sır vereceğim, tanrıların
bilinmeyen bir yanını anlatacağım.

TUFAN
HİKÂYESİ

Fırat’ın kıyısına kurulmuş Şurrupak kentini
biliyor musun? İşte o kent zamanla eskidi.

…insanlar durmadan arttı, yeryüzü, dolup
taştı.

İnsanoğlunun çıkardığı bu kargaşa çekilmez
hale geldi.

Bunun üzerine, tanrılar, insanoğlunu yok etmek
konusunda anlaştılar.

…bu kararı Enlil uyguladı. Buna karşılık
Ea, önceden verdiği sözü tutarak, beni bir düş aracılığıyla bu karardan
haberdar etti. (s. 61)

…evini yık, kendine tekne yap.

Yapıp bitirdikten sonra, gemiye bütün canlı
yaratıkların tohumunu al!

…zaman gelip çatmıştı; bütün yaratıkları ve
nesneleri tekneye yükledim.

Gemiye binip her tarafı sımsıkı kapattım.
(s. 63)

Altı gün, altı gece boyunca yeller esti…

Yedinci gün ağardığında güneyden esen·
fırtına dinmeğe yüz tuttu…

Denizin yüzeyi, bir damın üstü gibi, dümdüz
uzayıp gidiyordu.

…ötede bir dağ görünüverdi. Gemi, o dağa
oturdu.

Yedinci gün, tan yeri ağarırken bir
güvercin salıverdim; uçup gitti. Ama konacak yer bulamayınca geri döndü. (s.
64)

O zaman Enlil, gemiye yöneldi. Karımı da
beni de elimizden tutarak gemiye soktu. İkimize de önünde diz çöktürdü. Alnımıza
dokunup şu sözleri söyleyerek kutsadı bizi: ‘Geçmiş günlerde, Utnapiştim bir
ölümlü kişiydi. Bundan böyle kendisi ile karısı uzaklarda ırmakların ağzında
yaşayacaklar.’ İşte böylece tanrıları beni alıp burada; ırmakların ağzında ve
uzakta yaşamak üzere yerleştirdi. (s. 66)

DÖNÜŞ

Sana gelince Gılgamış, aradığın hayatı
bulabilmen amacıyla senin için tanrıları kim toplantıya çağıracak? Bunu
diliyorsan, dileğini sına: Altı gün, yedi gece boyunca uykuya direnmen
gerek.” Ne var ki, olduğu yerde otururken, yapağıdan taranmış yumuşacık
yünü andıran uyku Gılgamış’ın üzerine çöktü.

Utnapiştim, Gılgamış’ı dürterek uyandırdı.
(s. 67)

Gılgamış ile Urşanabi suya indirdikleri
tekneye binip açılmağa hazırlandılar.

Utnapiştim söz aldı: Gılgamış, buraya
yorgun argın vardın; bitkin düştün. Yurduna ulaşmanı sağlayacak ne vereyim sana?
Gılgamış, gizli bir şeyi, · tanrıların bir gizlisini açıklayacağım. Suyun
altında biten bir bitki vardır. Bu bitkinin dikeni; gül dikenini andıran iğnesi
var. Bu iğne ellerini yaralayacak. Ama onu koparmayı başarırsan, ellerin,
yitirmiş olduğun gençliğini sana geri veren şeyi tutmuş olacak.

Bunu işiten Gılgamış, savakları açtı; akıp
gelen tatlı su akıntısına kendisini kaptırıp en derin sulara ulaştı; ayaklarına
ağır taşlar bağlayıp dibe indi. Orada suyun derinlerinde biten bitkiyi gördü.
Bitkinin dikenleri, ellerine battı. Fakat,

Gılgamış, bitkiyi koparmağı başardı;
ayaklarına bağlı duran taşların iplerini kesti; sular da onu kıyıya attı.

Gılgamış, suyu buz gibi olan bir kuyu
gördü. İnip suya girdi ve yıkandı. Su birikintisinin derininde yatmakta olan bir
yılan ise, çiçeğin yaydığı tatlı kokuyu aldı. Sudan çıkıp bitkiyi kaptı. Kapar
kapmaz da derisini değiştirdi ve kuyuya daldı. Bunun üzerine, Gılgamış, oturup
ağladı.

Geri dönünce de bir taşın üzerine
hikâyesinin tümünü kazıdı.
(s. 69-70)

GILGAMIŞ’IN
ÖLÜMÜ

Sana hükümdarlık verildi; alınyazın işte
buydu; yoksa ölümsüzlük kaderin değildi. Bu yüzden ruhunu keder kaplamasın…

Hükümdar uzandı kalkmamak üzere bir daha…

Bütün övgüler sanadır, Kullab’ın efendisi,
ey Gılgamış! (s. 73)

Çantay
Kitabevi