Teoman Duralı – Çağdaş Küresel Medeniyet

Teoman
Duralı – Çağdaş Küresel Medeniyet

Çağdaş
Küreselleştirilen İngiliz-Yahudi Medeniyeti

Anlamı,
Gelişimi ve Konumu

“Savaş, her şeyin, herksin atasıdır,
hakanıdır;

Kimisini tanrı (kahraman), kimini
(gelişigüzel) insan,

Kimini köle, kimini de hür kılar.”

Herakleitos

1

Giriş

Ad, özün dile getirilmesi, dil yoluyla
temsilidir.

Tarih felsefesi, felsefe-bilim ağacının en
önemli dallarındandır.

Tarih felsefesi, iki kol ayrılır. Bilim
olarak tarih, konusu olan toplumların geçmişlerini belirli kıstas/lar/a yahut
bir bakış açısına göre dönemlere ayırır.

Tarih metafiziği (…) geçmiş kavramların
anlamlarını bulgulayıp irdeler.

Bir felsefe-bilim çalışmasıysa, öncelikle
tarife, tahlil ile terkibe dayanır.

İngiliz-Yahudi
Terkibinin Anlamı

…yalnızca dünyaya yönelmiş halde yaşayan
insanın, yalnızca-dünyaya-yönelik-yaşayışını oluşturan doku, maddi ilişkiler
ağından ibarettir. Böylece insan beşere indirgenmiş oluyor.

İngiliz-Yahudi medeniyetinin indinde maddi
ilişkiler ağı, üretim-tüketim dengeleriyle dokunmuştur. Üretim-tüketim
dengelerini ele alıp işleyen zanaat iktisattır.

Alışılagelinmiş iktisatta, varolan temel
ihtiyaçlara göre üretilir. Buradaysa ilkin, ihtiyaçlar üretilir; başka bir
deyişle tüketim kamçılanır. Kamçılandıkça tüketim artar. (s. 19)

Üretim-tüketim bağıntılarını
dalgalanmalardan, sallantılardan kurtarmak maksadıyla da, onları sağlam kazığa
bağlamak zorunluluğu doğmaktadır. Bu sağlam kazık da bir kurmaca değer olan
paradır.

Üretimin anahtarı demek olan para miktarını
toplayıp elinde tutmak ve kâr haddini dahi durmadan artırmak esasına dayalı
ideolojinin adıysa sermayeciliktir (kapitalizm).

Kâr hadlerini durmadan artırmak…

(…) bunun için geniş çevreleri
ürettiklerime alıştırmak yetmez. Bir de ürettiklerimi satın alabilecekleri
seviyelere onları yükseltmem lazım. İşte Marshall türünden mâlî yardımların
nedeni.

Ne var ki sözünü ettiğimiz seviye benim
ürettiklerimin satın alınması gücüyle sınırlı kalmalıdır. Aksi takdirde kâr
paylarım sınırlanır. İşte 1997’de Japonya ile Güney doğu Asya’da yaratılan mâlî
bunalımın nedeni.

Cihanşumûl kâr paylarıma benimkilerin
dışında kalanları ortak edemem. İşte Birinci, özellikle de İkinci Dünya
savaşlarının nedeni. (s. 20)

Kültürü harâb olmuş bir toplumun, maddi
direnci de kırılır.

Geçmişte olduğu gibi, şimdilerde de
İngiliz-Yahudi medeniyetinin tek bilkuvve rakibi ile hasmı İslâm medeniyetidir.

2

Kültürden
Medeniyete

Ahlakın esası neresidir?

…ya (…) ahlak hakikatini aklın kendinden
menkul olduğunu bildirme nevvinden saçmalığa düşeceğiz ya da onun, kaynağını
akılüstü yahut doğaötesi bir orunda bulunduğunu söyleyeceğiz.

Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyeti, kendine
fikrî ve zihnî zemin esas almak tercihinde bulunarak saçmalıktan hareket
etmiştir.

Saçmalığın kaynağı (…) tanrısızlıktır.

Biz insanların, beden, nefs ile ruhtan
oluştuğumuz bildirilmektedir. Bedenimiz, kayıtlar ile şartlara bağlıdır.

Zaman (…) nefs yanımızda cereyan eden dur
durak bilmez değişimleri zaman çerçevesinden değerlendiririz.

Beden ile nefsimizin bazı tezahürleri
bakımından bizler, zamanın hükmündeyiz.

İnsan ile hayvan arasındaki fark, edeptir.

Doğal olan süreçtir. Ona beşerî
vakaların yüklenmesiyle zaman üretilir.

Zaman, beşer yapısı bir veridir.

Zaman, kültürün hülasasıdır. (s. 30-31)

3

İslâm:
Yeniçağın Başlangıcı

Felsefe ile ondan türemiş olan bilimin
ortaya çıkmamış olduğu bir kültürün tarih, dolayısıyla da kimlik bilinci
belirmiş olamaz.

Kimlik bilincinden yoksun kültürlerin vücut
verdiği medeniyetler, tarihte değil, ön-tarih denilen (prehistorik) dönemde
yaşarlar.

Aristoteles / biçimselleştirilmiş mantığın
üç ana ilkesini belirleyip ortaya koymuştur: özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü
halin olamazlığı.

Allah katında din, şüphesiz İslâm’dır.

İslâm, Allah’a teslim olmam anlamındadır.
Ona teslim olup olmamak, kişinin kendi kararına kalmış bir husustur.

4

Yeniçağ
Dindışı Avrupa Medeniyeti

İlk çağda Avrupa, Roma’nın siyasi ile
medeni hâkimiyetindeki Latin dünyası ile onun kuzeyinde yaşayan Germenlerin
yurdu şeklinde cepheleşmiştir.

(Kilisenin otoritesine) …başta Almanya olmak
üzere, öncelikle kuzey ülkelerinden gelen dünyevî yahut en azından yarı-dünyevî
nitelikli meydan okumalar, hız ile güç kazandırmışlardır.

Akıl, insandadır.

İnsan, aklından dolayı kendisine yöneleceği
ilk, en güvenilir, sağlam ve son müracaat mevkii olarak yine kendisini ilan
etmiş oluyor.

Bu düşünce tarzı ile tavrına “insancılık”
denilir (hümanizm). Demekki insanın insana tapması insancılıktır.

Yeniçağ dindışı Barı Avrupa medeniyetinde
akıl, tümden insanlığa mahsustur.

Aklı tebarüz ettiren mantık-matematik-mekanisma
üçlüsünü potasında eriten bilim, klasik mekaniktir.

Aklın kuralları doğayı, herhalde
bağlamazlar.

…içerisinde bulunduğu durum ile şartlara
göre ve kendi çıkar ilişkileri uyarınca, herkes aklını farklı biçimlerde
işletip kullanır (görececilik).

Eleştiricilikten göreciciliğe geçiş,
Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin, çağdaş küreselleştirilen
İngiliz-Yahudi medeniyetine intikaline de denk düşmüştür.

İlkinin aklı, mantık-matematik-mekanik
çizgisi doğrultusunda çalışırken, sonrakisi kâr zenbereği üzre kurulmuş
iktisadi özelliklidir. (s. 57)

5

Çağdaş
Küreselleştirilen İngiliz-Yahudi Medeniyeti

Roma, MÖ. 753’teki efsanevi kuruluşundan
MÖ. 510’da bağımsız cumhuriyet oluşuna değin Etrüsk krallığının hâkimiyetinde
yaşamıştır.

MÖ. Dördüncü ila üçüncü yüzyıllarda (…)
İtalya yarımadasının tek hâkimi oldu.

Büyük Theodosius’un ölümüyle (423) doğu ile
batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Batı Germen boylarından Şeruskerlerin reisi
Arminius, MS. 9’da Teutoburg ormanında Roma ordusunu bozguna uğrattı.

Teutoburg çarpışması Roma için sonun
başlangıcı, Almanların da milletleşme sürecinin başıdır.

Feudalis, “ödünç mal” demek olan feudum’dan
gelir.

Haçlılar ele geçirdikleri Kudüs’te 1099’da
Hıristiyan devleti kurdular.

O dönemin tanınmış muhafız teşkilatları
Gerard Tanque tarafından 1113’te kurulmuş olan Hospitalarius ile Hughes de
Payns ile Geofroi de Saint Omer’in kurdukları Templaris’tir.

Bunlardan Hospitaliariuslar /
ağırlamacılar,  hacılara barınma ile iaşe
imkânı sunarken Templarisler, yani tapınakcılar, koruma işini üstlenmişlerdi.

Bu asilzade muharip keşişler Hz. Süleyman
mabedinin bulunmuş olduğu mıntıkayı kendilerine karargâh edinmişlerdi.

Tapınakcılar, Müslümanlarla savaşmanın
yanında (…) bankacılık ile tefeciliğe yöneldiler.

Selahaddîn Eyyubî, Kudüs’ü 1187’de geri
aldıktan ve Müslümanlar, Akra’ya sıkışıp kalmış olan Hıristiyan devletini
1291’de ortadan kaldırdıktan sonra, Tapınakcılar (…) servetlerini de yanlarına
alarak (…) Avrupa’ya ( …Fransa, İngiltere) yerleştiler.

Seine ırmağının kıyısında bir müstahkem
mabed inşa ettiler.

Dillere destan hazinelerini de bu mabede
sakladılar.

On dördüncü yüzyıl başlarında, Fransa
meteliğe kurşun atar duruma düşmüştür.

Kral Yakışıklı Philippe’e yakın çevresi,
hemen yanı başlarındaki müstahkem mabede saklandığına inanılan hazineye el
koymasını tavsiye etmiştir.

Tapınakcılar fermandan haberdar olunca
mabette sakladıkları hazineyi kaçırdılar

Ekim 1307’de otuz sekiz tapınakcı tevkif
olundu.

Ütadıazam Jacques de Molay 18 Mart 1314’te
idam edildi.

İdamlar infaz olunduktan sonra,
Tapınakcıların tekmil mal varlığı Ağırlamacılara (Hospitalarius)
devrolunmuştur.

Katliamdan kaçıp kurtulanların çoğu
İskoçya’ya sığınmıştır. (s. 74)

Çağdaş
Küreselleştirilen İngiliz-Yahudi Medeniyetinin Ana Merkezi: Londra

1492’de İspanya’dan, 1495’te de
Portekiz’den sürülmüş olan Yahudilerin bir kısmı Flemenk ülkesine iltica etmiş,
oradan da zamanla İngiltere adasına göçmüştür.

İngiltere’de karşılaştıkları iki toplulukla
tarihi ortaklığa girmişlerdir.

Bunlardan biri Tapınakcılar, öbürüyse
hanedana karşı siyasi ile iktisadi cihetlerden güçlenerek çıkmış olan toprak
zadegânıdır.

İngiliz-Yahudi dünyasının (…) ipleri
doğrudan doğruya yahut dolaylı olarak, son çözümlemede, ellerinde tutan
hanedan: Mellon, Carnegy, Rotschild, Rockefeller, Guggenheim, Van Duyn, Duke,
McDonal, Disney gibi kentsoylu on üç ailenin, sözü edilen çekirdek topluluğun
iskeletini oluşturduğu rivayet olunur. (s. 83)

Kültürün üç esası vardır: gelenek, görenek,
iman

Ahlakın değişmez ölçüsü, başka bir sözle
kıstası, Allah tebliği olduğuna göre, bunun reddi yahut inkârı bizi ahlakın
dışına sürer.

İlahi kıstasın zıddı, Eflatun’un
Theaitetos’undan tanıdığımız Protagoras’ın “Her şeyin ölçüsü insandır”
önermesidir. (s. 99)

İdeoloji, insanın maddi ile iktisadi
şartları çerçevesinde bilinç kazanması sürecinin ifadesi ve araştırılışıdır.

Hür sermayeciliği asıl belirleyip yürüten
Farmasonluktur.

Bunlar, bir yanda, doğrudan doğruya
kendileri, öte taraftan da, Rotary, Lions gibi meslek yahut hayır dernekleri ve
toplulukları kisvesindeki resmi, gayrıresmi alt kuruluşları yoluyla, hür
sermayeciliğin tohumlarını serpmiş, ardından da onu dünya çapında fikren ve
maddeten inkişaf ettirmişlerdir. (s. 106)

Yatay düzlemde, olup bitenlere
baktığımızda, doğada evrimi, toplumdaysa tarihi görürüz.

İnsanın doğaya cephe alışı (…) kendini azat
kılmasıyla, hür sermayeci anlayış, büyük bir ivme kazanmıştır.

İnsanın, kendine karşı kedini azat kılması
(… sonucunda) dur durak bilmez korkunç ilerleme marazına duçar oldu…

Hep daha çok, hep daha fazla, çok daha
fazla!

İngiliz-Yahudi medeniyeti, ana ideolojisi
olan hür sermayeciliğe seçenek olarak ortakmülkcülüğü (Komünizm) yahut
oluşmasına el vermiştir. Bu yolla hür sermayeciliğe esaslı bir seçeneğin
doğması, vücut bulması önlenmek istenmiştir.

Ortakmülkcülük de (…) muhafazakârlığa karşı
olup ilerici-hamlecidir.

Belli, sınırlı toprak parçasını paylaşan
(aralarında) yurttaşlık, kan bağı, kandaşlık bulunan bireyler Milli toplumcu
devletin kurucu unsurlarıdır. Toprak ile kan, temel inanç birimleridir.

Toplumu belirleyip biçimleyen en başta
gelen etkenler, tarihi ve coğrafi şartlardır.

Hıristiyanlar arası çatışmalar:

Ortodoks Bizans, Katolik Latin tebaasından
çok kimseyi 1182’de kılıçtan geçirdi.

Katolikler de bunun öcünü 1185’de Selanik’i
zaptedince kadın-erken, çoluk-çocuğu katletmek suretiyle almışlardır.

Katliamların en fecii olanı, Haçlılar,
İstanbul’u 13 Nisan 1204’te ele geçirdiklerinde vukuu buldu.

Bunlardan başka, 1562-1598, Fransız din
savaşları, 1618-1648 Otuz Yıl Savaşları…

Bu yüzden İslamınkisinin tersine Hıristiyan
âlem, hiçbir zaman tam anlamıyla ümmetleşememiştir.

Dinin
Yerini İdeolojinin Alışı

Varlık öğretisi açısından nedeni de gayesi
de meçhul, tesadüfi ve mekanik tarzda yürüyen değişim dizilerine “evrim”
denilmiştir.

Milli toplumcu ideologlara bakılırsa,
insanlarda da, sözümona, kandaş kimselerin meydana getirdikleri geniş kapsamlı
topluluklara “ırk” ile “kavim” adı verilirmiş.

Toplum oluşumunun kaynağı, kadın-erkek
birlikteliğidir.

Bütün müteakip oluşumlar, kadın-erkek-çocuk
çemberinin git gide genişlemesiyle yol almıştır.

Asya’nın doğusundan hareket eden Türk
boyları (…) ulaştıkları her yeni yeri kendilerine yurt kılmışlardır.

Yerli ahaliyi kendi mansuplarından tefrik
etmemiş, evlilik yoluyla onunla karışmış, böylelikle de tarihi bir Türk,
topluluk gen havuzu itibariyle, kavimliliğinden bahis açmamız imkânsız hale
gelmiştir. (s. 128)

Türklerin yurtları (…) birçok başka
milletinkinin tersine, sabit değil, seyyal olmuştur.

Bundan dolayı siyasi sınırlarla belirlenmiş
bir toprak parçasından ziyade (…) İslam coğrafyasının kapsamına giren diyarın
tamamını yurt bilmişlerdir: Dârulİslam…

Türk için dünya zaten iki kesimden
oluşmuştur: Dârulİslam ile Dârulharp. (s. 129)

Genelde insan ırklarının bulunmadığını
söyledik. Yine de, üç temel insan tipinin varlığından bahsedebiliriz. Bunlar
Zenciler, Moğoliler ile Beyazlardır.

Çağdaş
Avrupa’ya Mahsus İdeolojik Irkçılığın İki Ana Kaynağı

Birincisi Germen boyları

İkincisi de Yahudi din telakkisidir.

Yahudi dini İsrail kavminin yahut
milletinin canı ile kanı olmuştur.

Yahudi olmak için ilkin İsrailli olarak
dünyaya gelmek şartı koşulur olmuştur.

İsrailli anne ile babadan, öncelikle de
anneden, dünyaya gelmemişseniz asla Yahudi olamazsınız.

Yahudilik İsrail milliyetinin tekelindedir.

(Yahudi kafasına göre) İnsanlık (…) iki ana
kümeden oluşur, bunlardan biri Tanrının ümmeti (yani Yahudi ümmeti) öbürüyse
müşriklerdir. (s. 133-134)

Tanrı (…) Hz. İbrahim’e “Mısır ırmağından
Fırat’a dek uzanan toprakları zürriyetine tahsis ettim” vaadinde bulunmuş. Bu
misakın anısına Yahudi erkeği sünnet olur.

İsrailliğin bilinci olumlu olmaktan ziyade
olumsuzdur.

Gerçeklik dünyasında kimlik, ötekilerle
zıtlık üzere inşa edilemez.

Doğru, kimlik, başkalarından farklı olma
zeminine dayanır.

Farklılığın tersine zıtlık, olumsuzlukların
boşandırıcısıdır.

Bu olumsuzluklardan biri, karşılıklı
nefret, ötekisi de yıkıcılık ile düşmanlıktır. (s. 135)

Tanrı’dan kendine bahşolunduğuna inandığı
üstünlüğünü sulandırmamak maksadıyla İsrailli öteden beri evlilik yoluyla
karışmamağa özen göstermiştir.

Üstün bir soya malik olma duyuşu yahut
inancı, İsrailli ile özelde İngiliz’de, geneldeyse Germen toplumlarında
kurumlaşmıştır.

Maddi – iktisadi – serüveninde 1650’lerden
itibaren İngiliz’in adeta tabii ortağı İsraillidir.

Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin
merkez kültürü Fransızlarınkidir.

Tanrı ile dini terkeden Yeniçağ Barı Avrupa
medeniyetinin sonunda gelip dayandığı, Friedrich Nietzsche’nin deyişiyle
“hiçliğin ete kemiğe bürünmesi” olayı İkinci Dünya Savaşı’dır.

İngiliz zihniyetinde duygu ile heyecanın,
titizce arkasına gizlendiği paravan aklîliktir.

Aslında bu tutum, hayatın bütün girdisi
çıktısına teşmil edilip medeni tavrın kaçınılmaz şartı sayılmıştır.

Dinden boşalttıkları mevkie,
iktisadi-siyasi hakimşyetlerini perçinleyecek şekilde düzenlenmiş ve kapalı
devre, yani dogmacı tarzda çalışan tümel bir felsefe-bilim işleyişini, demek ki
ideolojiyi yerleştirmişlerdir: Hür sermayecilik-Pozitivizm-Emperyalizm.

Bir kısım Yahudi ile İngiliz, 1700’lerin
başlarında kurulan Farmason teşkilatı çerçevesinde güçbirliği ve dayanışmaya
girişmişlerdir.

Nasıl İsrailliler (…) tebliği yörüngesinden
saptırarak kavmîleştirmişlerse (…) İngilizler de Hıristiyanlığı
Anglosaksonlaştırarak Anglikan kilisesini vücuda getirmişlerdir.

İki millet, ilahi kudreti arkalarına almış
oldukları zehabını vererek her çeşit tasarruflarını haklı gösterip
meşrulaştırmağa kalkmıştır: Din devleti.

Soğuk Savaş: Kuzey dirlik ile bolluk
içerisinde yaşasın diye üçüncü dünyada aşağı yukarı 1950-1990 arasında yirmi
milyon kişi öldürülmüş veya ölmüştür.

Soykırım: 1519’da yirmi sekiz milyon
Kızılderili yaşıyorken 1605’de günümüz ABD topraklarında bunlardan bir milyonu
hayatta kalmağı becerebilmiştir. (s. 145)

1933 Ocağında Adolf Hitler’in Almanya’da
başbakanlığa seçilmesinden itibaren altmışaltı milyonluk nüfusta beş yüz bini
bulan Alman Yahudilerine karşı ayrım siyasetinin sistemlice uygulandığına tanık
oluyoruz. Peki ya sebep?

Özgün olan Arînin üstün Yahudinin ise
aşağılık ırkları temsil etmeleridir.

Toplumsal Darvinciliğin ayıklanma ilkesince
aşağılığın aleyhine üstünün varolma hakkı mahfuzdur.

Üç yahut dört yıl gibi pek kısa sürede,
iddiaya göre beş milyon, çoluk çocuk, genç yaşlı ve erkek ile kadın ortadan
kaldırılabilmiştir. (s. 147)

Homo economicus kimdir?

Bu beşer tipi, fütursuzdur, ataktır.

Kulağının arkasına dek kire, pasa batmış
olmakla birlikte, kılığını, kıyafetini ve istifini bozmayan (…) cinsiyeti
inhiraf etmiş, kadınsı erkek yahut erkeksi kadın, özellikle İngiliz olan,
kuzeyli beyaz adamdır.

Bu beyaz adam, kendini yeryüzünün ve tekmil
servetinin maliki, beyaz ve kuzeyli olmayan insanların efendisi, hamisi ve
velisi ilan etmiştir.

“Yeni hayatı yaratmak için cesetleri ezerek
geçmek zorunluluğu, büyüklüğün lanetidir.” Heinrich Himmler

Nerede beşeri ve tabii bunalımlar,
sıkıntılar, afetle, altüst oluşlar yaşanıyorsa, biliniz ki oralara yeniçağ batı
Avrupalı, onun da öncüsü ve önderi olan İngiliz adımını atmıştır.

Öyle kinle, öçle uğraşacak değilim.
Tâkatımı boş yere harcayacak ömrüm yok ki. Mümîn kişi, yarınlara doğru kararlı
adımlarla yürüyen kimsedir.

Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinde
(…) ekmekten özge bir şeyi gereksenmeyen beden ile cisme bağımlı bir varolan
biçimindeki insanın beşere indirgenmiş hali baş ilke kılınmıştır. (s. 153)

Doğanın, had hudud tanınmaksızın
incelenmesi (…) bilimsel hürriyeti savunmak, bilimselciliktir.

Sınırsızca kullanılabilirliği olduğu
kanaatıyla davranmaksa sınaiciliktir.

Siyasete, kaba kuvvete başvurulmadıkça (…)
her çeşit görüşün, fikrin, sözlü ve yazılı imkânı, hürriyetçiliktir.

Hep daha fazla kazancı amaçlayan
yatırım-üretim-tüketim üçgeninde dönüp dolaşan hürriyet anlayışıysa
iktisadiyatçıklıktır.

Medeniyetler kendilerine benzemeyen (…)
yabancı gördüklerinden ürkmüşlerdir.

Kendileri gibi olmayanlara küçük düşürücü
lakaplar takmışlardır.

Eskiçağ Ege medeniyetinde Barbaros,

Ortaçağın klasik döneminde Paganus,

Geç döneminde Saracenus, Gentilis,

Yahudilerde Goi,

İslam medeniyetinde Kâfir,

Araplarda Acem,

Türklerde Gâvur,

Malaylarda Mat saleh,

İspanyollar ile Meksikalılarda Gringo,

Küreselleştirilen çağdaş İngiliz-Yahudi
medeniyetinde Terrorist… (s. 155)

Aristoteles, bilimi her çeşit iktisadi
kullanım mülahazasının dışında telakki etmiştir.

Galileo – Descartes – Newton sonrası
bilimse iktisadi fikriyatın yörüngesine girerek fenleşmiştir.

Bilim gibi din dahi, iktisadi haçlı
seferlerinin hizmetine koşulmuştur. (s. 156)

Avrupalı din adamları tarih-toplum-kültür
araştırmacısının, casusunun da öncüsü sayılabilir.

Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetinin,
dolayısıyla da emperyalizmin üç merkez ülkesi ile toplumu var: anavatan
İngiltere, yavruvatan ABD ile İslam âleminin yüreğine hançermişçesine saplanmış
Ziyoncu İsrail.

Yeryüzü ve insan sakinleri, değişen
ölçülerde, işte bu üç merkez ülke tarafından sevk ve idare olunmaktadır. (s.
159)

Din yayma etkinliği, Hıristiyanlığın
esaslarındandır.

Her kilise kendi milli hükümranlığı peşinde
koşmuştur.

Bu uğurda birbirlerine düşüp birbirlerini
baltalamışlardır.

Yeni İngiltere, yani ABD, 1700’lerin son
çeyreğinden itibaren sahnenin başoyuncularından olmağa soyunmuştur.

Yeni İngiltere’den din yayıcılar,
Osmanlının Batı ile Güney Anadolu, Kuzey Afrika, Lübnan ile Filistin kıyılarına
çıkmış, Anadolu ile Kafkasyanın içlerine doğru keşif gezileri tertipler
olmuşlardır. Bu keşif gezilerinin temel amacı, başlıca görevi Protestan din
yayma etkinliklerini yürütmek olan okulların, nerelerde, hangi şartlarda
açılabileceklerine ilişkin malumat derlemekti.

Başta Rum ile Ermeni olmak üzere, bir
miktar Hıristiyan çocuk ABD ile İngiltere’ye, zamanla Fransa ile Rusya’ya da
götürülüp eğitilmiştir. (s. 161)

Sonuçta, gâye hâsıl olmuş, İngiliz-Yahudi
medeniyeti ile emperyalizminin baş hasmı İslâm âlemi ile bunun taşıyıcısı ile
hamisi Osmanlı parçalandı parçalanacak duruma getirildi.

Tarihte başrollere çıkabilmiş toplumların
yahut devletlerin yüksek ülküleri yıkılırsa, kimlikleri de dağılır.

Ziyonculuğun ilk esaslı teşkilatlanışını
ifade eden B’nai B’rith, 1843’te ABD’de kuruldu.

Avrupa’daki ilk locasını 23 Mayıs 1909’da
İsviçre’nin Zürih şehrinde açtı.

Bu Ziyoncu teşkilat, Farmasonluk ile
Palmerston İngilteresi el ve işbirliği yaparak Devletiebedmüddetin ipini
çekmişlerdir.

Bu meyanda ilk teşebbüs 1870’lerin
ortalarında Yeni Osmanlıların Londra teşkilatlanmasıdır. Bunların devamı Genç
Türkler’dir (Jön Türkler).

Sultan 2. Abdülhamid’in 26 Nisan 1909’da
halliyle Osmanlı devletinin sonu gelmiş oldu. Bu yıkımı tertipleyenler, İttihat
ve Terakki adı altında partileşen Genç Osmanlıların devamı Genç Türkler idi.
Onları teşkilatlandıransa B’nai B’rith’ın İtalya koluna mensup ve yine
İtalya’daki Farmason localardan birine kayıtlı Selanikli Yahudi Emmanuel
Karasso efendiydi. (s. 164)

Dünya çapında yoksulluk, olağan; refahsa,
istisnai durumdur.

Günümüzde Avrupalı olmayan üç belirli
medeniyet güç odağından ikisi Hint ile Çin’dir. Şu var ki bunlar,
evrenselleşmemiştir.

Örfler bağlamında varolagelmiş, dolayısıyla
da ahlak çerçevesine yerleşmemiş medeniyetlerdir. Bu yüzden, Çin ile Hint, iktisatça
kalkındıkça manevi varlıklarını İngiliz-Yahudi medeniyetine ister istemez iyice
feda edeceğe benzerler. Geriye üçüncü bir güç odağı kalmaktadır: İslâm
medeniyeti.

Eğitim, insanlaşmanın, insan olmanın
zeminidir.

İnsanın manen cihazlanmasını din sağlar.
Zanaat ise, zorunlu ihtiyaçların karşılanması ve gereksinilen âletlerin imal
edilmesi hüneridir.

Dinin (…) zanaatın temel unsurlarını, anlam
ile önemlerini toplum zeminine serpiştirerek eken eğitimdir.

Eylemler niyetlere göre değer kazanırlar.

Sahih niyete dayanmayan eyleme gösteriş
denir.

Eylemlerim, gösterişe mi yoksa sahih niyete
mi dayanır sorusunun cevabını bilen iki merci vardır: biri Allah, öbürü de ben.

Şu durumda niyet, Allah ile ben arasındaki
bağın mahremliğinde saklıdır.

Sahih niyeti (…) gerçekleştirebilen,
bükülmez bir iradenin malikidir.

Bükülüp eğilmez iradeyle davranıp eyleyen
Rahmani insandır.

Tutarlı düşünebilen kişi, yargılarına
hırslarını, duygusallıklarını karıştırmaktan uzak duran bireydir.

Mantık-matematik öğrenimiyle (…) kişi ancak
tutarlı düşünme yetisiyle donanabilir.

Eğitim ile öğrenim (…) din ile
mantık-matematik unsurlarını esas almalıdır.

Hâlis, yozlaştırılmamış sanatlar arasında
en tavsiyeye şayan, yüce olanı müziktir.

İslâm, Allah tebliğinin verisidir.

İdeoloji, insan dimağının eseri olan
felsefe-bilim çıkışlıdır.

Bu ikisi birbirine zıttır.

İslâma, dolayısıyla da insanlığa
yapılabilecek en büyük kötülük, onun siyasi ve iktisadi maksatlar uğruna
suiistimal edilmesidir.

İslâmın vazettiği temel ahlak ilkelerinden
hareketle bir dünyevi gelenek-görenek-hukuk-bilgi-bilim-toplum-siyaset-iktisat
düzeni kurabiliriz.

Maddiyatçı-iktisadiyatçı bireyci çağdaş
küreselleştirilen İngiliz-Yahudi medeniyeti ile onun temel ideolojisi
sermayeciliğe görünür tek canlı seçenek İslâmdan esinlenilmiş maneviyatçı
insanşumul toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı adil düzendir. (s. 189)

Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetinin temel
ideolojisi uyarınca, varolan her şey gibi, kadın da alım – satım metaıdır.

Bir toplumun yahut kültürün nihai çöküşü,
kadının manen, sonuçta da maddeten topyekün çözülüşüne bağlıdır.

Hakktan yana olan Rahmani insan ümidin
insanıdır. Hakktan ümit kesilmez. (s. 194)

Dergâh Yayınları

6. Baskı, Ocak 2015