TEOKRASİ

0
303

 

 TEOKRASİ

 

En genel şekilde, din
adamları sınıfı ta­rafından dinsel kurallarla yönetilen toplum­ların yönetim
biçimi olarak tanımlanabilen teokrasi kavramı birbirinden farklı anlam­lara
gelmektedir. The”os (ilâh-Tanrı) ve Kratos (kuvvet-güç) kelimelerinden
oluşan teokrasi kavramı, tann kuvvetiyle idare edilen devlet anlamını
vermektedir. Yöne­timin dine bağlı olduğu toplumlara teokra­tik toplum, devlete
teokratik devlet ve si-yasî-İdarî sisteme de teokrasi denmekte­dir.

Teokrasi ile
kavramlaştınlan dine bağlı siyasî idarî sistemlerde din, toplumsal siste­mi
belirleyen tek kuvvet olup siyasî iktidar din adamlarının elinde ve
tekelindedir. Toplumda bütün düzenlemeler din tarafın­dan yapılmakta ve idarî
kadrolar din adam­larınca kullanılmaktadır. Toplumsal ilişki­leri ve
örgütlenmeyi düzenleyen bütün hu­kuk normları, dine dayandırılmış olup dinin
dışında hiçbir şey hukuka kaynaklık ede­memektedir. Devletin siyasî ve idarî ku­rumlan
ile hukuk yapısı dinden ayrılmış bu­lunmamaktadır.

İnsanlık tarihinin en
eski toplumları bi­rer teokrasidirler. Eski teokratik toplumlar­da siyasî
iktidarın başında bulunan siyasî şef, aynı zamanda bir üstün din adamı idi.
dinsel liderlikle siyasî liderlik bir kişinin şahsında birleşmişti. Hatta, eski
Mısır yö­neticileri olan Firavunlarda görüldüğü gibi, siyasî lider bir Tann
(Theos) olarak kabul edilmiştir. Afrika’nın klan i k toplumlarında topluluğun
şefi olan kişi, siyasî iktidarı şah­sında topladığı gibi geleneksel dinin en üs­tün
temsilcisi ve Tanrısal nitelikleri haiz ka-rizmatik bir lider olarak kabul
edilmiştir. Bolluk, kıtlık, yağmur vb. tabiat olaylarının düzenleyicisi olarak
görülen bu şef, bir tür “ThĞos” olarak algılanmıştır.

Kendini lann (theos)
yerine koyan, ken­disine tabiatüstü kuvvetlerin izafe edildiği siyasal
liderlerin toplumları yönetmelerine de teokrasi denmiştir. Eski Firavunlar, Ja­pon
kralları, çağdaş bazı liderler tabiatüstü

kabul edilen ve bu
nitelikleriyle lop] um lan yöneten kişilerdir. Bir bakıma tanrı yerine konmuş
olduklarından bunların yönetimle­ri bir tür teokrasi olarak
değerlendirilebilir. Diğer yandan bazı liderlere tabiatüstü bir kuvvet izafe
edilmemekle beraber tabiatüs­tü kuvvet tarafından toplumu yönetmek için görevli
olduğu iddiası öne sürülür ve bu kişi tarafından toplum keyfî şekilde
yoneti-lirse, bu durumda da teokrasi söz konusu olur.

Aslında, bütünüyle
Tanrı gücü île idare edilen, dünyevî güçlerin hiçbir etkisinin bu­lunmadığı
toplumlar yoktur. Teokrasiler­de, siyasî ve idarî liderler, dini, daha çok
meşrulaştıncı bir yapı olarak kullanmakta ve kendi düzenlemelerini dinî
motiflerle su­narak otorite sağlamaktadırlar.

Kendini bir teo
(Tanrı) olarak topluma kabul ettiren firavunların teokratik yöne­timlerini bir
tarafa bırakırsak teokrasilerin Batı Hıristiyan toplumlarında ortaya çıktığı
görülür. IV. yüzyılda Roma împaratorlu-ğu’nda yayılma imkânı bulan
Hıristiyanlık, kısa zaman içinde Avrupa’da güçlü bir din haline geldi ve
giderek taraftarları çoğaldı. İmparator Dioclatİanüs’ün yönetim organi­zasyonunu
izleyerek benzer biçimde örgüt­lenen Hıristiyanlık kilise yapısı içinde pira­midal
biçimde güçlü bir örgüt haline geldi ve güçlenmesiyle beraber siyasal-yönetsel
yapıyı etkilemeye başladı. Kilise, dinsel alanın yanısıra siyasal ve yönetsel
alanda da giderek fonksiyonlarını artırdı ve Roma İmparatorluğundan sonra
Frankların Mero-venjler döneminde (481-751) Kilise’deki görevlilere (din
adanılan) yönetimde yer verildi. Karolenjler döneminde (754-978) ise Kilise’nin
siyasal etkisi iyice artü, kral­ların iktidar olmalarında Papa etkin rol
oynamaya başladı. Charmagne zamanında (742-814) Kilise’nin başı olan Papa Kral
se­viyesine yükseltildi ve siyasal sistem gide­rek dinin etkisine girdi. Feodal
çağda, güçlü imparatorlukların dağılarak çok sayıda prensliklerin ortaya
çıkması dinin bu dev-letlerdeki etkisini artırmada olumlu işlev gördü. Kilise
yönetimlere hâkim olarak bü­tün siyasal ve yönetsel kadroları ele geçirdi;
böylece Avrupa’da Kilise devletleri doğdu. Kilise’de görevli din adanılan
(ruhban sını-fı-Clericus) tarafından din kurallarına göre yönetilen bu
devletler teokratik sistemlerin başlıca örneklerini teşkil ettiler. Bu çağda
Kilise (Ruhban sınıfı) tarafından savunulan “doğrudan iktidar
teorisi”, dinin siyasal-yö­netsel sisteme egemen olmasını dile getire­rek
teokrasinin teorik temellerini oluştur­maya çalıştı.

Ortaçağ’da Kilise’nin
gücUne ve siyasal alandaki etkisine karşı ciddi muhalefet ha­reketleri gelişti.
Kilise’nin kendini yenile­mek zorunda kalmasıyla gelişen reform ha­reketleri
Kilise’nin birliğini ve gücünü sar­sarken yönetimde giderek etken olmaya ça­lışan
yeni toplumsal sınıflar ortaya çıktı. Burjuva sınıfının büyük bir başarısı olan
Fransız ihtilali (1789) ile Avrupa’da teokra­tik yönetimler iyice geriledi ve
Batıda KÜi-se’nin tamamen devletin dışına bırakıldığı laik yönetimler kuruldu.

İslâm dünyasında
Batıdakine benzer te­okratik yönetimler kurulmamakla birlikte, İslâm dini
kurallarına göre örgütlenen siya­sal sistemler yaşama imkânı buldular. Is-lamî
yönetimlerin Batıdakilere benzeme­mesi, öncelikle İslâm dininin Özgün yapı­sından
ve kuruluşundaki özelliklerden kay­naklanmıştır. Hz. Peygamber (s.) dönemi
tipik bir teokrasi olarak kabul edilebilse de

Baü teokrasilerinden
oldukça farklı özel­likler göstermektedir. Hz. Peygamber’den sonra ise İslâm
yönetimleri, hiç bir şekilde bir din adamları sınıfının egemen olduğu si­yasal
yapılar değildir. Sadece toplumun Kur’ân’ın ortaya koyduğu kurallara göre dü­zenlendiği
bir hukuk devleti olarak ortaya çıkmışlardır.

İslâmiyet, kendisinin
dışında bir dün­yevî gücü (Sezar- Melik) kabul etmediğin­den, Hıristiyan
toplumlarında görülen Kili-se-Kral çatışmasına benzer bir mücadeleye tanık
olunmamıştır. İslâm dini, toplumsal ve siyasal hayatın her alanında
“Tevhid” il­kesinin geçerli olduğunu savunmuş ve top­lumun
örgütlenmesini tek bir güce vermiş­tir. Toplumda siyasal iktidarı, elinde tuta­nın
din adamı olmasına ihtiyaç olmamakla birlikte dinsiz olması da kabul edilmemiş­tir.
Samimi bir müslüman olmasının yanın­da bazı özel nitelikler aranmıştır.

Yönetim-din ilişkileri
açısından Os­manlı Devleti’nin bir teokrasi olduğu iddia olunmakla birlikte bir
“Yarı-dini Sistem” olduğu savunulmaktadır. Osmanlı yöneti­minde dinin
yönetime bağlı oluşu, şeyhülis­lamlık örgütünün kamu bürokrasisi içeri­sinde
yer alması, din gücünün siyasal güç tarafından denetlenmesi ve benzeri yapısal
nitelikler Osmanlı’yı bir teokrasi olarak de­ğerlendirmeye imkân vermemektedir.
Cumhuriyet Türkiye’si de anayasal olarak laik ise de, aslında “Yan Dinî
Sistem” olma özelliğini nisbeten korumakta olduğunu söylemek daha anlamlı
görülmektedir.

Davut DURSUN

Bk. Laiklik

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here