TEMEL SOSYAL SÜREÇLER

 

Yukarıdaki şemadan da anlaşılacağı gibi, temel sosyal süreçleri, “birleştirici” ve “ayırıcı” süreçler olmak üzere iki ana başlık altında toplamak mümkündür. Birleştirici süreçler işbirliği, uyuşma ve bütünleşme süreçlerinden, ayırıcı süreçler de, rekabet-çatışma, farklılaşma süreçlerinden oluşmaktadır.


İşbirliği (Cooperation)

Bir kazada yaralı olmayanlar ve etraftan gelenler yaralılara yardım eder, onları hastahaneye götürür. Bir futbol oyununda 11 oyuncudan her biri yardımlaşarak görevlerini yaparlar. Bir dağ gezisinde geziye katılanlar nöbetleşe eşya vesaireyi taşırlar. Bütün bu davranışları müşterek yapan şey nedir?

    Onlardan her biri, iki veya daha çok şahsın katıldığı karşılıklı davranış olgularından üretilen, az veya çok kompleks bir bağdır.
    Her bir durumda katılımcı şahıslar, aynı amacı güderler. Yani birinin başarısı diğerinin başarısı, birinin başarısızlığı da diğerinin başarısızlığı olacaktır. Mesela bir futbol oyunu tek başına kazanılamaz.

O halde bu tür bir “işbirliği, ortak amaçlara varmak için daha çok şahıslar arasındaki dayanışma” süreci olarak tanımlanabilir. Dayanışma, işbirliğinin esas durumudur. Dayanışma olmadan işbirliğine varılamaz. “Dayanışma, ihtiyaçlarının tatmini için herkesin, birbirine karşılıklı yardım ettiği, varılmak istenen ortak amaçlar sistemi” olarak tanımlanabilir. Her ortak hareket işbirliği süreci olmayabilir. Mesela şiddetli bir kar yağışı sonunda herkes kendi kapısının önündeki yolu caddeye kadar açarsa bu ferdi bir davranıştır, ortak bir amaca yönelik davranış değildir. Ancak eğer herkes evinin önündeki yaya kaldırımı, caddeye kadar kardan temizlerse, ortak kullanım için kaldırımı geçilebilir yapmış olur; biri bunu yapmazsa herkese zarar vermiş olur. Böyle bir hareket, birinciden farklı; dayanışmaya dayalı, bir işbirliği davranışıdır. Aynı şekilde, mesela, bir kısım öğrencilerin sınırlı sayıdaki bursa talip olmaları, işçi ve iş veren aynı zamanda iyi ücret ve çalışma şartları için gayret göstermeleri bir işbirliği davranışı değildir. Zira tek tek katılımcılar, herkes tarafından ortaklaşa kabul edilmiş ve sadece ortaklaşa ulaşılan bir amaca sahip değildirler. İşbirliği öyle bir süreçtir ki iki veya daha çok kişi veya grup ortak bir hedefin takibinde birlikte ve dayanışma içinde hareket ederler. Üç tür işbirliği ayırt etmek mümkündür:

    Ortak davranış
    Yardımlaşma davranışı
    İlintili (müellef) davranış

Ortak davranışta sosyal sürece katılan herkes aynı şekilde davranır. Mesela bir askeri tören geçişindeki askerlerin hareketleri, bir grevdeki işçilerin davranışı böyledir. Bazen ortak davranış önemli, bazen de arzu edilir olabilir. Ortak davranışın önemli olduğu durumlarda amaca bir an önce ulaşmak esastır. Halbuki diğer durumda, ortak davranış bir zaman sürecine yayılır ve sempatik gösterilerek daha kolay amaca varılmak istenir.

İşbirliğinin ikinci şekli yardımlaşma davranışıdır. Mesela biri arkadaşına ödünç para verir, çünkü arkadaşının paraya ihtiyacı vardır. Güçlü bir devlet zayıf bir devleti bağımsızlığını koruması için himaye eder. Açlık ve sıkıntıda olan başka bir gruba veya devlete gönderilen yardımlar da böyledir. Bütün bu durumlarda yardım süreci vasıtasıyla zorluklar ortadan kaldırılmaya çalışılır. Diğer yandan bu tür süreçlere katılanlar birtakım himaye ve yardımlaşma davranışları kazanırlar.

İşbirliğinin üçüncü tipi bağlantılı (müellef) veya belli bir noktaya yakınlaştırıcı davranıştır. İşbirliğinin bu şekli “al gülüm-ver gülüm” prensibine dayanır. Bu tip davranışa katılanlar toplu olarak belli bir amacı gerçekleştirmeyi arayan, farklı, fakat tamamlayıcı davranışlar sergilerler. Ortak davranışlar vasıtasıyla amaca ulaşmak için işbirliğine giren ve organize olmuş sosyal gruplar böyledir. Mesela çalışma barışı için organize olmuş işçi ve işveren sendikaları bu tür sosyal gruplardır. Aynı şekilde ilmi toplantılar da bu tür işbirliği süreçleridir. Bunlar sendikalar gibi sürekli bir organizasyona sahip değilse de bu tür toplantılar ihtisaslaşmayı ve gelişmeyi sağlarlar.

İşbirliğine girenlerden bütün güçlerinin birleştirilmesi istenir. İşbirliğinin yoğunluğu katılımcılar vasıtasıyla ulaşılan koordinas-yonun derecesine bağlıdır. Tek tek kişilerin ne yaptığından çok, işbirliği içinde görevlerin nasıl dağıtılmış olduğuna dikkat edilir. Mesela askerlik veya endüstri işletmelerinde amaçlara ulaşmak için görev dağılımları çok sıkı tespit edilmiştir. Aynı şekilde koordinasyonun yoğunluğuna etki eden faktörlerden biri de yönetim şeklidir. Kompleks durumlarda yöneten ve yönetilenlerin işbirliği; görevlerin iyi belirlenmiş olması ve yönetim disiplini; yönetim anlayışı, sıkı bir koordinasyon ve uygun bir motivasyon, işbirliğinin yoğunluğunu artırır ve sosyal grubu başarılı yapar.

İşbirliği asli “birincil” gruplarda tali “ikincil” gruplara göre daha yoğun ve süreklidir. Asli gruplarda üyeler tabii olarak işbirliği yaparlar. Mesela aile ilişkileri böyledir. Ailede ortak amaçlar karşısında tek tek üyelerin şahsi menfaatleri feda edilir. Tali gruplarda durum böyle değildir. Mesela tek tek üyelerin birbirine bağlandığı ekonomik kurumlarda sosyal bağlar asli gruplardaki gibi kuvvetli değildir. Tali gruplardaki işbirliği sözleşmelidir ve bu yüzden de kolay çözülebilir. Tali gruplarda üyelerden büyük fedakârlıklar da istenmez. Sırf işletmenin önemli olan beklentileri yerine getirilir; daha fazlası değil. Ancak işletmelerde, birincil ilişkiler vasıtasıyla sosyal bağlılık beslenirse, işletmede işbirliğinin yoğunluğu, buna bağlı olarak da başarı ve verimlilik artar.

İşbirliğinde rol oynayan faktörler oldukça karmaşık ve çok çeşitlidir. Ferdin ve sosyal grubun istek, arzu ve ihtiyaçlarına, çıkarına ve ülkülerine, toplumun sosyo-kültürel yapısına, bir dış grubun müdahale durumuna vb. göre işbirliğinin mahiyeti ve yoğunluğu farklılık gösterir. Mesela eğitim, ekonomi, siyaset, din ve boş zamanları değerlendirme gruplarında işbirliğinin mahiyeti ve yoğunluğu sosyo-kültürel değerlerin etkisi altındadır. Aynı şekilde kıtlık, tabii afetler veya bir dış tehlike ve müdahale karşısında milli galeyan ve dayanışma kendini gösterir.

İşbirliği davranışları sosyal hayatın her alanında mevcuttur. Günlük hayatta bunlara pek dikkat edilmez. Ancak işbirliğine ihtiyaç duyulduğu zamanlarda; böyle bir işbirliğinin gerçekleşmemesi durumunda farkında olunurlar. Aslında işbirliği davranışları sosyal bütünleşmenin temelini oluştururlar. İşbirliği davranışlarını geliştirmek eğitime düşen bir görevdir.

Özetle, işbirliği davranışları insani ihtiyaçları tatmin eden bir anlama sahiptirler. İşbirliği vasıtasıyla tek başına ulaşılamayan hedef/amaçlara kolay ve etkili şekilde ulaşma imkânı vardır. İşbirliği grup üyeleri arasındaki bağları kuvvetlendirir, sosyal bütünleşmeyi sağlar.


Muhalefet (Opposition)

Aile fertleri birbiri ile geçinemezler. Karı-koca kavga ederler. Çocuklar ana-babalarına itaat etmezler ve haklı veya haksız bunun için cezalandırılırlar. Bir kız yüzünden arkadaşlar kavga ederler. Siyasi veya dini meselelerde insanlar farklı görüşleri benimserler ve zaman zaman birbirlerine hücum ederler. Bir işletmede işçiler ve işverenler ücret meselesinde anlaşamazlar ve greve giderler. Bütün bu durumlar karşı olum (muhalefet) sürecini ifade etmektedir.

Muhalefet, işbirliği sürecinin zıddıdır. Muhalefet, dayanışmacı durumdan, “katılımcıların amaçlarının ortak olmaması ve amaçlar arasında bir zıtlığın/zıtlaşmanın bulunması” özelliği ile ayrılır. Bazen amaçlarda benzerlik olsa da, amaca varmada ortaklaşa davranış olmadığı için bir karşı olum söz konusudur. Mesela 500’den fazla oturma yeri olan bir tiyatroya 300 kişinin bilet için başvurması durumunda, kişilerin amaçları benzerdir. Fakat bunun aksine, 300 yerin mevcut olduğu, 500 kişinin bilet almak için sıraya girdiği bir durumda amaçlar, benzer olmasına rağmen ortak değildir; 200 kişi dışta kalmak şartıyla amaca varılacaktır. Dayanışmacı durumun aksine burada, bazı kişilerin dışta kalması ve amaca ulaşamamadan dolayı memnuniyetsizlik vardır.

Muhalefet süreci, sınırlı objelere sahip olmak için fazla sayıdaki kişilerin karşılıklı etkileşim davranışı olarak ortaya çıktığı gibi, (mesela, bir devlet kademesinde açık bulunan 3 kadroya 100 kişinin başvurması, belli sayıdaki bursa daha çok kişinin başvurması durumunda rekabet veya çatışma süreçleri yaşanacaktır) sıkıntılı bir durum olmadan da ortaya çıkabilir. Mesela evli eşlerden kadın dışarı çıkmak isterken, erkek evde kalmak isteyebilir. Aynı şekilde ülkenin yönetimi için partiler farklı programlarla yarışmaya girebilirler.

Muhalefet sürecinin rekabet (competition) ve çatışma (conflict) olmak üzere iki şekli mevcuttur. Her iki süreç açık bir şekilde işbirliği sürecinden ayrılır. İşbirliğinde katılımcıların güç ve enerjileri bir araya getirilmiştir. Hâlbuki rekabet ve çatışmalarda kişi ve grupların enerji ve güçleri her defasında karşı olum durumundadır. Rekabet ve çatışma da birer karşı olum durumu iseler de farklı davranış şekilleridirler. Rekabette rakiplerin ortadan kaldırılmasından çok bir yarışma ve güçlü olanın amaç ve hedefe varması söz konusudur. Hâlbuki çatışmada çatışan taraflardan birinin ötekisini ortadan kaldırması ile hedef ve amaç elde edilmiş olur.


Rekabet (Competition)

“Rekabet iki veya daha çok kişinin (grubun) direkt olarak karşılıklı iştirak ettiği amaçların takip edilmesidir”. Rekabet sürecinde rakiplerin birbirlerini tanımaları önemli olmadığı gibi, rekabete katılmak isteyenlerin de bir sınırı yoktur. Mesela bir işe talip olan bir işçi diğer adayları tanımayabilir. Rekabet halinde olan taraflar öncelikle elde etmeyi istedikleri hedef veya amaç üzerinde yoğunlaşırlar. Bu hedef ne kadar yüksek değere sahip ve hedefin elde edilmesi ne kadar zor ise, rekabet de o ölçüde sert olur.

Rekabete izin verme ölçüsü toplumun sosyo-kültürel yapısına göre değişir. Bazı toplumlarda çok sınırlı bir rekabete izin verilir. Modern toplumlar rekabete açık toplumlardır. Rekabet kişinin ve grupların yeteneklerini kullanmasına imkan verir; tek tek kişilerin ve grupların güç ve yeteneklerini geliştirmesi için önemli bir vazife görür.

Rekabet sık sık işbirliği tarafından tamamlanır veya işbirliğine dönüşür. Bu dönüşüm genellikle anlaşma şeklinde olur. Mesela seçimler esnasında birbiri ile kıyasıya yarışan hatta işi çatışmaya kadar vardıran partiler seçimlerden sonra bu katı tutumlarını yumuşatır veya seçim sonuçlarına göre koalisyon kurarlar. İşçiler ve patronlar aralarındaki rekabetin zararlarını sendikalar vasıtasıyla giderirler.

Toplumda rekabeti yasaklayan bazı sosyal sınırlamalar da mevcuttur. Mesela bilet gişesinde veya bir alış-veriş kuyruğunda özel yeteneklerden çok emredici sosyal kurallar; baskılar sırada durur. Kanunlara veya iş ahlakı kurallarına aykırı samimi olmayan rekabet de yasaktır. Rekabetin kurallarına göre oynanması beklenir.

Rekabet devamlı bir süreç olmasına karşılık sonuçları izafi (relativ) ve kısa zaman sürelidir. Rekabete dayalı bir etkileşim sürecinde birinin başarısı diğerinin başarısızlığına dayanır. Ancak başarısız olan kişi daha sonra yeniden başarılı olma imkanına sahiptir. Başarısızlığı kendisini kamçılar ve başarılı olmak için öncelikle gayret sarf eder. Tek başına girdiği rekabetten başarısızlıkla çıkan kişi veya sosyal gruplar (işletmeler) güçlerini birleştirerek daha büyük bir güç oluşturmak suretiyle rekabete katılabilirler. Mesela holdingler, kooperatifler kurabilirler veya sendikalar kurarak işveren karşısında güçlerini birleştirebilirler. Aynı şekilde farklı inanç ve düşüncede olmalarına rağmen bu kişiler güçlerini birleştirerek başka gruplarla çatışma veya rekabete girebilirler. Böylece rekabet sürecinden bir çok kompleks yapı teşekkül eder. Rekabet farklı sınıf ve tabakaların oluşumunu da beraberinde getirir. Ekonomik anlamda kapitalizm ve bir sosyal sistemi ifade etmesi bakımından liberalizm, rekabeti temel süreç olarak kabul eder.


Çatışma (Conflict)

“Çatışma ulaşılmaya çalışılan amacın yerine bir başka amacın ikame edilmesi ve bu sebeple de sosyal ilişkilerin değişmesi” olarak tanımlanmaktadır. Genel amaca varmak baki ise de, bu genel amaca varmak için, “ikame amaçlarla, sürece katılanların ortaya çıkan davranışları’’ olarak da ifade edilebilir. Prensip olarak bir çatışmanın ortaya çıkması için, katılımcının rakibe, uzlaşmaz bir tutum içinde, temel amaç yerine ikame amaçla, hücum etmesi yeterlidir. Fakat bu durumlarda saldırgan dirençle karşılaşır. Diğer bir ifade ile saldırılan kişi (kurban) benzer bir amaç ikamesi yaratarak gücünü saldırgana yöneltir.

Çatışma sürecinde, çatışan tarafların amaç farklılığı ve uzlaşmazlığı çok açıktır. Bu durum galip ve mağlup ortaya çıkıncaya; çatışmaya katılanların birinin isteyerek veya istemeyerek amacından vazgeçinceye kadar devam eder.

Rekabetteki gibi, çatışmaya da birçok kişi katılabilir. Rekabette taraflar birden çok olabilir. Buna karşılık rekabetten farklı olarak çatışmada iki taraf vardır. Çatışmanın bu iki taraflı olma karakteri, karşı gelen tek bir şahıs, bir grup hatta bütün bir devlet olsun, muhalifin zayıflatılması veya elimine edilebilmesi için bütün güçlerin toplanması ve birleştirilmesi gereğinden doğar.

Bazen üçlü bir anlaşma durumu oluşabilir. Mesela A, B, C, aralarında görüş ve amaç farklılığı olmasına karşılık X e karşı bir ittifak yapabilirler (X de X1 ve X2 olabilir). Aynı şekilde bunlar X’i ortadan kaldırdıktan sonra kendi aralarında bir çatışmaya gidebilirler. Mesela A yeterince kuvvetli olduğunu zannederse, B ve C’yi elimine etmeyi düşünebilir. B ve C de A’ya karşı bir ittifak oluşturur. I. Dünya Harbinde itilaf devletleri ve ittifak devletleri arasında yapılmış olan karşılıklı anlaşmalar bu duruma örnek oluşturabilir. Benzer bir durum Afganistan’da Ruslar’a karşı ceryan etmiştir. Ruslar’ın çekildikten sonra Taliban grubunun diğerlerini ortadan kaldırmaya çalışması, diğer grupların birlikte Taliban’a karşı koyması ve aralarında birleşmeleri, buna örnek teşkil eder.

Çatışma üç şekilde cereyan edebilir. İlki sözlü şekildedir. Bu en sivri küfürden diplomatik notaların teatisine kadar gider. İkincisi henüz şiddetin kullanılmadığı bir fiildir. Mesela grev tehdidi ve sair tehditkâr davranışlar buna girer. Üçüncü aşamada şiddet kullanılır. Mesela yaralama, bombalama, kundaklama gibi yıkıcı davranışlar. Salt rekabetten salt çatışmaya uzanan çizgide, ilk şekil rekabete, üçüncü şekil salt çatışmaya karşılık gelir.

Çatışma sık sık rekabet durumlarından çıkar. Mesela firmaların pazar kapma mücadeleleri böyledir. Üretilen mal için pazarlama imkânlarının yaratılması, üretim kadar önemlidir. Genellikle iki firma, bir üçüncü firmayı, fiyat kırmak suretiyle, pazardan atmak için birleşirler. Firmalar için rakipsiz olmak; monopolik pazar hâkimiyeti amaçtır. Bunun için de rakibin elimine edilmesi veya zayıflatılması gerekir. Böylece rekabet çatışmaya dönüşür. Bu durum devletleri ilgilendirecek boyutlara vardığında (ekonomik rekabet yeterli olmazsa) onları harbe kadar götürür. Gerçekte, siyasi görünen çatışmaların temelinde, ekonomik rekabetin payı büyüktür.

İşbirliği gibi, rekabet ve çatışma en az iki insanın olduğu yerde mevcuttur. Hatta insanın ferdi içyapıları arasında da zaman zaman çatışma olgusu yaşanır. Özellikle işletme yönetiminde, işletme içindeki çatışmaların işbirliğine ve bütünleşmeye dönüştürülmesi ile ilgili birçok teori geliştirilmiştir. Biz burada konuyu mikro düzeyden çok makro düzeyde açıklamaya çalıştık. Diğer ele alış şekillerini psikoloji ve işletme bilimlerine bırakarak salt sosyolojik açıdan konuya bakmayı tercih ettik.

Çatışmalar nasıl sona erdirilir? Bunun için muhtelif yollar vardır. Mesela görüşmelerle çatışma ortadan kaldırılabilir. Aynı şekilde hakem tayin etmek suretiyle bir uzlaşma sağlanabilir. Veya güçlerin karşılıklı boy ölçüşmesi de denenebilir. Ancak bu sonuncu çözüm, diğerleri üzerinde birinin üstünlüğüne sebep olabildiği gibi, eşit güçlerde görüşmelere veya hakem tayinine de götürebilir.

Köklü çatışma durumlarını ortadan kaldırmak kolay değildir ve çoğu zaman imkânsızdır. Yukarıdaki metotlar çatışmanın azaltılması veya geçici olarak rafa kaldırılmasına yararlar. Diğer bir ifade ile onlar, tekrar canlanmak üzere dondurulurlar. Mesela, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ezeli rekabeti ortadan kaldırmak mümkün değildir. Aynı şekilde İran’la Türkiye arasında tarihi bir rekabet ve çatışma süreci mevcuttur. Karşılıklı dostluk anlaşmaları, rekabeti sıcak çatışmalara dönüştürmeme gayretleri olarak değerlendirilebilir.

Modern toplumlarda rekabet ve çatışma sosyal hareketliliğin temelidir. Ancak bu süreçler gelişmeyi motive ettiği gibi zararlı da olurlar. Rekabet ve çatışmanın zararlarını ortadan kaldırmak veya en aza indirgeyebilmek için birtakım sosyal kurumlar geliştirilmiş ve hukuk kuralları konmuştur. Bu süreçlerin frenlenmesinde informel toplum normları, formel hukuk kuralları ile birlikte rol oynar. Mesela grevin belli hukuk ve toplum kurallarına göre yapılması istenir. Aynı şekilde çatışmaları önlemek, devletlerarası hukukun, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın görevleri arasındadır.
 
Uyma/Uyuşma Süreci (Adaptation)

İnsanların birlikte yaşamalarının temel bileşimi, bir sosyal durum içinde, katılımcıların amaçları arasındaki ilişkilerine bağlıdır. (Burada sosyal durum, “ihtiyaçların tatmini amacıyla oluşan insan davranışlarının bir düzlemi” veya “belli bir uyarıcı sebebiyle ortaya çıkan durumların uyuşmasının gerçekleşmesine işaret eden çevre” olarak ele alınmaktadır). Bu anlamda “uyuşma, belli bir sosyal durum içinde, amaçlar ve davranışlar arasındaki denge durumu” olmaktadır. Uyuşma sürecinde de diğer süreçler gibi iki taraf bulunur. Taraflar karşılıklı uzlaşmaz amaçlara sahip olsalar da böyle bir dengeleşmede davranışa katılanların amaçları belli bir seviyede birbirine eşit olur; her iki tarafın karşılıklı düşünce ve tasavvurları denkleşir. Böylece de işbirliği veya çatışma süreçlerinin bir bileşimi ortaya çıkar. Demek ki “uyuşma süreci işbirliği ve çatışma süreçlerinin dengeleşmesi” durumudur. “İki veya daha çok kişinin veya grubun çatışmayı engellemek, azaltmak veya ortadan kaldırmak; belli bir dengeye ulaşmak için etkileşimde bulundukları bir sosyal süreçtir”. Çeşitli grupların bulunduğu karmaşık bir toplumda kişi bir grupla işbirliği, başka bir grupla da uyuşma içinde olabilir. Uyuşma süreci işbirliği ve çatışma süreçlerinden farklı (işbirliğinde amaçların ortaklığı ve birleştirilmesi yani dayanışma, aynı şekilde çatışmada amaçların birleştirile-memesi esastı) bir süreçtir. Uyuşma sadece çatışmadan doğan olumsuzlukların bir dengeleşmesi değil, aynı zamanda barış içinde kişilerin ve grupların birlikte yaşamalarının bir aracıdır ve sonunda olumlu bir işbirliğine yol açar.

Uyuşma birçok şekilde olur. Mesela, hoşgörü bir uyuşma şeklidir. Yine iki kişi veya grubun birbirlerinin ayrıcalığını tanımaları da bir uyuşmadır. Biz burada uyuşmanın iki tipini ele alacağız. Bunlar:

    Birarada var olma (co-existention)
    Benzeşme (assimilation) süreçleridir.

Bir arada veya
Aynı Zamanda Varolma Süreçleri

Ortak yaşama süreçleri olarak da ifade edilen bu süreçlerde iki ve daha çok grup davranışa katılır. Mesela ekonomik, dini, politik, ırki veya etnik gruplar arasındaki uyuşma süreçleri böyledir. ABD’deki zenci-beyaz çatışmasında böyle bir uyuşma süreci mevcuttur. Zenciler beyazlarla eşit olmak istemekte, beyazlar ise bunu reddetmektedirler. Zencilerle beyazlar arasında bir çatışma durumu olmasına rağmen, zenciler beyazlarla denklik istemektedir: Birlikte yaşamak, ama eşit haklarla.. Bu durumda her iki taraf da birlikte yaşama amacına teslimiyet göstermektedirler. Bu teslimiyet onları belli bir derecede aralarında uyuşmaya da götürmektedir. Benzer bir durum ırki ve etnik gruplar arasında yaşanır. Mesela, İsviçre’de birden çok farklı etnik grup bulunmasına rağmen bir İsviçre ideali uğruna uyuşma içerisinde yaşamaktadırlar. Ancak dengenin bozulması halinde bu uzlaşma çatışmaya ve bölünmeye sebep olabilir. Mesela, Sovyetler Birliği ve eski Yugoslavya’da böyle bir süreç yaşanmıştır. Aynı şekilde bu etnik gruplar ortak bir üst kültür etrafında bütünleşmemişlerse alt etnik kültürler bağımsız kültür olma ve böylece ayrı bir toplum olma amacına yönelebilirler. Böyle bir durumda yapılması gerekli olan şey, üst kültürü güçlendirmek, alt kültürlerle üst kültür arasındaki uyumu sağlamaktır. Gökalp’in tespiti ile “harsi milleti” meydana getirmektir.

Eğer üst kültür tabii bir süreç içerisinde oluşmamışsa her biri ayrı bir kültür özelliği taşıyan milletlerin bir arada uyuşması yapaydır. Mesela Sovyetler Birliği’nin durumu böyle idi. Rus kültüründen ayrı milletlerin kültürleri bağımsız devletlerini oluşturdular. Yine de bağımsız milletler topluluğu olarak bir birlik oluşturma sürecine girdiler. Bu durum daha önce de söylediğimiz “karşılıklı hükmi şahsiyeti tanıma” şeklindeki bir süreci ifade etmektedir. Ancak bir toplumda binlerce yılda oluşmuş olan bir üst kültürü sosyal grupların geçmiş kültürlerine döndürmek suretiyle etnik kültür ve buna bağlı toplum yaratma çabaları bütünü bölme ve sonra da parçalardan bütün meydana getirmektir. Vazoyu kırarak yeniden kırılmış parçalardan vazo yapmaya benzer bu. Vazoyu kırdırırlar, ancak yeni bir vazo yaptırmazlar. Türk toplumundaki etnik veya dini problemler böyledir. Binlerce yıllık bir kültür birliği yabancı ve yerli işbirlikçileri vasıtasıyla parçalanmak istenmektedir. Maalesef devletin ana kültürü koruma, yaşatma ve benimsetmedeki siyasi tutumunun olumlu olduğu da söylenemez. Mesela milli kültürün ana unsurlarından birini meydana getiren din, yanlış bir laiklik politikası ile sosyal bütünleşmenin aracı olmaktan çıkartılmış, bir çatışma unsuru haline getirilmiştir. Amaç laik bir toplum meydana getirmek değil, laik politikalar vasıtasıyla bütünleşmiş bir toplum meydana getirmektir.
Benzeşme ve


Özümseme Süreçleri

Asimilasyon olarak tanımlanan bu süreçte, “iki veya daha çok kişi veya grubun bir diğerinin davranış örüntüsünü kabul edip uygulamasıyla gerçekleştirilen” bir sosyal süreçtir. Asimilasyonda da iki veya daha çok taraf vardır ve tarafların birbirini etkilediği bir sosyal durum söz konusudur.

Bir toplumun “sosyo-kültürel” yapı olarak bir bütün oluşturduğu ifade edildiğinde, aynı zamanda onun farklı amaç ve değerlerden oluşan sosyal grupların bir bütünü olduğu ve bu bağlamda toplum için uyumun önemli olduğu da vurgulanmış olmaktadır. Uyuşma süreci ile, her sosyal grubun kendine özgü değerleri, kültürü ve diğer gruplar arasındaki spesifik karakterini muhafaza imkanı doğar. Böylece uyum süreci asimilasyon sürecini kolaylaştırır.

Uyuşma süreci içerisinde benzeşme tabii bir süreçtir. Herhangi bir toplumda ulaşılan benzeşme ve özümsemenin derecesi, o toplumun sosyal ve kültürel bütünleşmenin bir dizisini verse de bu süreçler her şeyden önce bir sonuçlar sisteminden çok bir süreçtir. Benzeşme ve özümseme ile ilgili birçok sosyal gruptan örnekler verilebilir. Özellikle makro grubu temsil eden toplumlar için, farklı etnik grupların ve kültürlerin bir arada yaşamalarından doğan benzeşme ve özümseme, sosyolojik açıdan önemlidir.

Her toplumun kendine özgü bir kültürel yapısı vardır ve çeşitli düşünme ve davranış kalıpları iç içe geçmiş bir durumda bu kültürel yapıyı oluştururlar. Bu bütünlük içindeki kişiler ise, sadece kültürel özelliklerinin değiş-tokuşu ile kalmaz, aynı zamanda bu değişikliklere uyarlar, benimser ve özümserler. Böylece daha önceki ilişkilerinden farklı davranış kalıpları oluştururlar. Bu yeni oluşan davranış kalıplarının benimsenme ve özümsenme derecesi aynı zamanda sosyal ve kültürel bütünleşmenin derecesini meydana getirir.

Bir toplumda benzeşme ve özümsemenin derecesi ve şekli çok çeşitli faktörlere bağlıdır. Sosyal hareketliliğin yavaş cereyan ettiği toplumlarda, mesela katı sınıf ve kast sisteminin bulunduğu toplumlarda, kastlar ve sınıflar arası denklik söz konusu olmadığı için benzeşme ve özümseme süreci yavaştır ve bunlar arasında bir bütünleşmeden çok ya çatışma süreci veya izole bir durum söz konusudur. Buna rağmen onlar ortak yaşamaya boyun eğmeleri durumunda yine de bir uyuşma süreci doğmaktadır. Bir toplumda bölgeler arası farklılıklar, eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanma durumları, dil, din ve mezhep farklılıkları, servet farklılıkları benzeşme ve özümseme sürecini olumsuz yönde etkileyen önemli faktörlerdir. Aynı şekilde yüksek değere sahip kültürel değerlerin paylaşılmasında bir isteksizlik veya yetersizlik söz konusu ise özümseme yine yavaş ceryan eder.

Benzeşme ve özümseme usulleri değişiktir. Benzeşme ve özümseme serbest sosyal ve kültür değişme içerisinde meydana gelebildiği gibi mecburi kültür değişmesi şeklinde de olmaktadır.


Bütünleşme Süreçleri
(Integration)

Bütünleşme sürecinin başlangıç durumunda, amaçlar arasında ne zıtlık ne de ortaklık mevcuttur veya tek tek tarafların amaçları sosyal davranışlara oldukça az bağlantılıdır. Bütünleşme süreçleri vasıtasıyla, daha önce mevcut olmayan, amaçlar ve değerlerin bir birliği yaratılır. Bu nedenle bütünleşme süreçlerine sosyalleştirme süreçleri de denilir.

“Sosyalleştirme, grupla bütünleşmeyi sağlamak için ferde, hedefli ve amaçlı, dış ve iç davranış örneklerinin aktarılmasını sağlayan, belli şahıslar arasındaki bir etkileşim sürecidir”. Bu aktarma ile fert, içinde bulunduğu toplum ve kültürün normlarını öğrenerek o toplum ve kültürde kendisine düşen sosyal rolleri yerine getirmesini sağlayacak bilgi, görgü, beceri ve alışkanlıklara sahip olur. Böylece ferdin belli bir toplumun sosyo-kültürel normlarını benimsemesi ile o topluma üyeliği gerçekleşir.

Ferdin, belli bir toplumun ve kültürün davranış kalıplarını öğrenmesi, benimsemesi ve davranış haline dönüştürmesi bir etkileşim sürecinde gerçekleşir. Bu etkileşim sürecinde de diğerlerinde olduğu gibi iki taraf mevcuttur. Ancak taraflardan etkilenen başlangıçta ve belli bir yaşa kadar pasiftir. Zamanla etkileşme sürecine aktif olarak katılsa da yine de o ölene dek toplum tarafından etkilenir. Bütünleşme süreci bu özelliği ile diğer süreçlerden ayrılır. Yani bütünleşme sürecinde taraflardan biri aktif diğeri ise pasiftir. Aile içinde bile yeni nesle toplumun, kültürel değerlerini, örf-âdet, dini inanç ve davranışlarını öğretmek ve benimsetmek için bir sürü masrafa girilir. Aynı şekilde akran grupları, okullar, dini grup ve cemaatler sosyalleştirme sürecinde rol alan taraflardır.

Bütünleşme süreci diğer süreçleri de içinde barındıran bir süreçtir. Fert sosyalizasyon sürecinde işbirliği, rekabet, çatışma ve uyuşma süreçlerini öğrenme ve benimseme fırsatı bulur ve toplumla bütünleşir.


Sosyalleştirmenin Aşamaları

Sosyalleştirme üç aşamada gerçekleşir. İlki henüz sosyalleştirmenin olmadığı veya sosyalleştirmenin başlangıç aşamasıdır. Bu süreç asli (birincil) grup olan ailede başlar ve asli (primer) bir sosyalleştirme söz konusudur. Adeta boş bir levha üzerinde zihniyetler, tutumlar ve davranış tarzları inşa edilir. Sosyalleşen tarafın sosyalleştirene karşı herhangi bir karşı koyma durumu yoktur.

Sosyalleştirmenin ikinci aşaması, asli sosyalleştirmeden sonra, sürekli bir sosyalleştirmenin üstlenildiği toplum üyeleri ile ilgilidir. Sosyalleştirmenin bu şekli tali (ikincil) sosyalleştirme diye ifade edilir. Mesela okul, din, iş ve meslek hayatı, evlilik, vs. süreçleri bu aşamada yaşanır. Aynı zamanda birinci sosyalleştirme sürecinin düzeltilmesi, genişletilmesi, sınırlandırılması bu aşamada olduğu için, işbirliği ve uyuşma süreçleri yanında, rekabet ve çatışma süreçlerinin de ortaya çıktığı bir aşamadır.

Sosyalleştirmenin üçüncü aşaması yeniden sosyalleştirme aşamasıdır. Bu aşamada ferde, zaman zaman geçmişin zıddına yeni zihniyet ve davranış tarzlarının kazandırılması denenir. Bir inançtan başka bir inanca, bir ideolojiden başka bir ideolojiye, bir sosyal idealden başkasına dönüşüm süreçleri yeniden sosyalleşmenin güzel örnekleridir. Aynı şekilde toplum normlarına uygun bir hayatı kabul etmek istemeyenlerin topluma yeniden kazandırılması da bir yeniden sosyalleştirme işlemidir. Mesela hapishanelerde suçluların topluma yeniden kazandırılabilmesi için eğitim dışında birtakım özel teknikler kullanılmaktadır. Bu bağlamda beyin yıkama tekniğinin yeniden sosyalleştirmede özel bir yeri vardır.

Beyin yıkama terimi Çince’den aktarma bir kavramdır. İlk defa komünist Çin’de halkı yeni rejimle bütünleştirmek amacıyla kullanılan bir yeniden sosyalleştirme şeklidir. “Boşalt sonra da doldur” prensibine dayanır. Komünistlere göre komünist olmayan herkes yanlış sosyalleştirilmiş ve bunun sonucunda da yanlış sosyalleşmişlerdir. Bu nedenle geçmişin silinmesi ve fertlere komünizmin benimsetilmesi gerekir. Başlangıcı Çin’e dayanmasına rağmen bu beyin yıkama tekniğinin Rusya dahil bütün komünist ülkelerde uygulandığını biliyoruz. Özellikle casus suçlaması ile başlayan bu süreç telkin, alıştırma ve kabul süreçlerini kapsamaktadır. Özel mekânlarda gerçekleştirilen bu yeniden sosyalleştirme süreci, vahşilik ve vicdansızlık olarak nitelendirilse de, Batı’nın kendi dışındaki toplumlara uyguladığı kültür emperyalizminin, bundan pek de farkı yoktur.

Yeniden sosyalleştirme deneyleri, ferdin kendi arzusu veya dışarıdan zorlama ile de olsa, aşağıdaki unsurlardan hepsini olmasa da birkaçını gerektirir.

    Ferdin üzerinde genel kontrol: Fert toplum tarafından izole edilir. Özellikle fert, kendine özgü geçmişi, grup ve kurumlar tarafından kontrol edilir. Yeniden sosyalleştirme kurumlarına giriş, sosyalleştirmeye tabi tutulan fert için zorunludur. Bu tür kurumlarda hayatın her görünümü; ferdin en basit fizyolojik ihtiyaçları dahi kontrol ve denetleme altında bulunur.
    Geçmişe ait kazanılmış statülerin baskı altında tutulması: Yeniden sosyalleşme kurumları içinde fert bütün statülerinden mahrum bırakılır. Böylece yeni duruma göre ferde, yeni bir statü kazandırılmaya çalışılır.
    Eski ahlakî değerlerin reddi: Yeniden sosyalleştirme sürecinde yalnız ferdin geçmişteki statüsü görmemezlikten gelinmez, aynı zamanda onun önceki inanç ve tutumlarının kökten yanlış, ahlakî olarak da aşağı ve utanılacak bir durum olduğu telkin ve kabul ettirilmeye çalışılır.
    Ferdin kendine uygulanan yeniden sosyalleştirmeye katılması: Ferde nefis muhasebesi, otokritik yaptırılarak önceki davranışlarının hatalı ve yanlış olduğunun itirafı yoluna gidilir ve yeniden sosyalleşme sürecine katılmaya cesaretlendirilir.
    Ekstrem müeyyideler: Yeniden sosyalleştirmede sık sık uçta yaptırımlar uygulanır. Bunlar psikolojik işkence gibi negatif, birtakım menfaatlerin vaadi gibi pozitif veya sosyal tecrit şeklinde olabilir.
    Asli grupların baskısının arttırılması ve güçlendirilmesi: Yeniden sosyalleştirilmek istenen kişi yeniden eğitilmek üzere asli bir sosyal gruba teslim edilir ve fert farklı bir sosyal grup hayatının etkisine maruz bırakılır. Böylece yeniden sosyalleştirmede asli grubun bu konudaki gücünden yararlanılarak kişinin önceki değer ve normları değiştirilmek istenir.

Bazı kişilerin yeniden sosyalleştirilmek suretiyle topluma uyarlanması ve kazandırılması gerekli olabilir. Mesela dikkatli uygulanması halinde toplum normlarından sapma davranışı gösterenlere bu teknik yararlı olabilir. Bu bağlamda özellikle hapishanelerdeki suçlulara uygulandığını görüyoruz. Ancak yeniden sosyalleştirme sürecinde tutuklu küçültülür ve nefis suçluluğu kendisinde oluşursa bu teknik başarılı olmayabilir. Aynı şekilde tutukludan tam ve eksiksiz bir aktarma istenirse, bu durum o kişide kazanılamayacak bir davranış olarak algılanır ve yeniden sosyalleştirme işlemi başarısız kalır. Böyle durumlarda eğer kişi bütün sosyal bağlarından ve psikolojik tatminlerinden mahrum bırakılırsa büyük bir çoğunlukla o kişi sinir krizi geçirebilir.


Sosyalleştirme
Ajanları ve Teknikleri

Sosyalleştirme sürecinde iki tarafın bulunduğunu daha önce söylemiştik. Bunlar sosyalleştirilmek istenenler ve sosyalleştirmeyi üstlenenler yani sosyalleştirmeyle görevli olanlar diye iki kategoriye ayrılırlar. Ailede çocuk sırf ana-baba tarafından değil, aile birliği içerisinde yaşayan diğer üyeler tarafından da sosyalleştirilirler. Yeni memurlar, ilgili kurumlar tarafından (mesela hizmeti içi eğitim faaliyetleri gibi) sosyalleştirmeye tabi tutulurlar, sosyal grup ve kurumlara intibakları sağlanmaya çalışılır. Öğrenciler öğretmenler tarafından eğitilirler ve daha sonra gelmeyi istedikleri duruma (pozisyon) ve arzu ettikleri statüye önceden eğitilerek hazırlanırlar. Yine öğrenciler birbirlerini etkilerler, üst sınıftakiler alt sınıftakileri sosyalleştirirler.

İlk bakışta sosyalleştirenlerin grubun yaşlı üyeleri olduğu kabul edilir. Halbuki bunlar daha genç de olabilir. Akıl yaşta değil baştadır. Mesela eğitilmiş bir genç yaşlı veya genç birçok kişiyi etkileyerek onlara yeni davranışlar kazandırabilir.

Gruplar sık sık kendi durumlarına özgü sosyalleştirme örnekleri teşkil ederler. Mesela sık sık resmi normlara karşı, resmi olmayan toplum normları gibi birtakım özel normlar geliştirirler. Her zaman resmi normlar iyi veya doğru demek değildir. Bazen informel toplum normları resmi toplum normlarına ters düşerler ve kendilerini topluma zorla kabul ettirmeye çalışırlar. Toplum bu durumlarda resmi normları kendine uydurur ve dengeyi bulur. Ya da baskı yaparak resmi normların değiştirilmesini sağlar. Böyle durumlarda özellikle demokratik toplumlarda baskı grupları önemli rol oynar.

Sosyalleştirme sözlü davranışlarla olduğu kadar, çoğunlukla da yazılı araçlarla yapılır. Ancak bu yazılı araçlarda bir sosyalleştirme yapıldığından bahsedilmez. Mesela bir hukuk toplumunda kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve genelgeler yazılı sosyalleştir-me araçlarıdır.

Sosyalleştirme yapanlar, bu davranışlarının sosyalleştirilenler, grubun ve kendilerinin menfaatleri için olduğuna inanırlar. Onlar daha önce bu durumları bizzat yaşadıkları tecrübelerine dayandırırlar ve başkalarının da bu tecrübelerden yararlanmasını isterler. Ancak sosyalleştirmenin bu şekli genelde belli belirsizdir. Çoğu zaman şahsi tecrübelere dayandığı için ferdi planda kalır. Buna rağmen bu şahsi tecrübeler; düşünce formları, ahlaki kurallar ve davranış şekilleri ikinci şahıslara etki eder, onları değiştirirler. Mesela ortaya çıkan problemlerin çözümü için sık sık başımızdan geçen örnekler veririz veya çocuğumuzun durumunu başkaları ile karşılaştırırız. Aslında çocukları başkaları ile karşılaştırarak sosyalleştirme çoğu zaman çocukta olumsuz etki yapar. Sosyalleş-tirmenin en güzeli, çocuğun özbenliğini geliştirmek; ona özbenlik kazandırmaktır.

Benzer pozisyon ve statüdeki kişilerin aralarındaki ilişkiler de sosyalleşmede önemlidir. Kuşaklar arası farklılıklar veya statü farklılıklarından dolayı, rahat ilişki kurulmayan durumlarda, bu tür sosyalleştirme etkileşimi ön plana çıkar. Mesela arkadaşlar arasında bazı problemler daha rahat konuşulur ve tartışılır. Bu şekildeki bir tecrübe değişimi, sosyalleştirme sürecini kolaylaştırır ve onu daha etkili kılar. Bu nedenle ana-babanın çocukla (belli bir mesafeyi korumak kaydıyla) arkadaş olması çocuğu sosyalleştirmede önemlidir.

Sosyalleştirme sürecinde insiyatif genellikle sosyalleştirme ajanlarında bulunur. Bazen da bu sosyalleştirilen kişiye geçer. Mesela bir kulübe üye olan kişi, mümkün olduğu kadar erken bu kulübün tam bir üyesi olmak için gayret sarfeder. Çocuklar yaşlıların otoritesine imrenerek onları taklit ederler. Aynı şekilde sınıfta öğrenci, öğretmenini zorlayarak ondan daha fazla bilgi edinmeye çalışır.

Sosyalleştirme teknikleri pek çoktur. Bu nedenle onları kategorileştirmek mümkün değildir. Bazen sözlü olarak uygun normlar veya davranış yasaklamaları bildirilir. “Yalan söylememelisin, odanı düzenli tutmalısın..” gibi doğru veya yanlış davranışlar sıralanır ve yapılması gerekenler söylenir, ifade edilenlerin doğru olduğuna inanılması istenir, emredilen davranışlar gerçekleşmediği takdirde tehdit veya cezalandırma yoluna gidilir. Eğer sosyalleştirme sürecinde birtakım olumsuzluklar yaşanmışsa sosyalleşme başarısızlıkla sonuçlanabilir. Bu anlamda yetiştirme yurtlarındaki gençlerin sosyalleştirilmesine özel önem verilmelidir.
Sosyo-Kültürel Bütünleşme ve
Çözülme Süreçleri

Sosyalleştirme süreci sonucunda sosyalleşme olgusu ortaya çıkar. Demek ki sosyalleştirme bir süreç, sosyalleşme ise bir olgudur. Sosyalleştirme süreci sonucunda sosyo-kültürel şahsiyet oluşur ve sosyal-kültürel bütünleşme olgusu gerçekleşir.

“Toplum kendisini meydana getiren parçaların birbiriyle fonksiyonel ilişkileri sonucunda oluşan anlamlı bir bütündür”. Bu tanımda toplumun dört özelliği vurgulanmaktadır. Bunlar:

    Toplum birtakım parçalardan oluşur
    Parçalar arasında fonksiyonel ilişkiler vardır
    İlişkiler anlamlı yapı oluşturur
    Toplum parçalardan ayrı kendine özgü bir yapıya sahiptir

Toplumun en küçük parçası, en az iki kişi arasındaki iletişim ve etkileşim sonucunda oluşan sosyal gruptur. Her sosyal grubun kendine özgü bir sosyo-kültürel yapısı vardır. Bu yapı içinde fert belli normlara uyarak belli bir pozisyon ve statü elde eder. Bu aynı zamanda onun sosyo-kültürel bir kişi olması durumudur. Sosyo-kültürel kişi tek bir fertle sosyal grup ve toplum arasında bir tampon görevi görür ve ferdin toplumun sosyo-kültürel normları ile bütünleşmesini ifade eder.

Sosyo-kültürel bütünleşme süreci sosyo-kültürel kişiliğin oluşma sürecinden daha fazla bir anlama sahiptir. Sosyo-kültürel kişilik, ferdin sosyo-kültürel normları kabulü ve benimsemesi süreci iken, sosyo-kültürel bütünleşme süreci, en az iki sosyo-kültürel kişi arasındaki etkileşimden doğan sosyal grup ve bu sosyal gruplar arasındaki bütünleşme sürecidir. Bu nedenle sosyo-kültürel kişilik psikolojik ağırlıklı bir yapıya sahip olmasına karşılık sosyo-kültürel bütünleşme sosyolojik bir süreç ve olgudur.

Her sosyal grup kendine özgü kurumlara sahiptir. Sosyo-kültürel bütünleşme, aynı zamanda sosyal grubun yapı ve kurumları arasındaki fonksiyonel ilişkilerin bir bütünlük meydana getirmesi durumudur. Demek ki sosyo-kültürel bütünleşme bir sosyo-kültürel yapıya sahip toplumun parçaları arasındaki fonksiyonel ilişkinin bir bütün oluşturmasını ifade etmektedir.

Daha önceki ilgili bölümlerde de ifade edildiği gibi toplum sosyal ve kültürel yapı olmak üzere iki yapıdan oluşmaktadır. Sosyal yapı toplumu oluşturan alt yapıların (sistemlerin) mekanik bir tarzda işleyişinden doğan bütünü ifade eder. Halbuki bu mekanik ilişkiler sisteminden doğan birliktelik kültür ve değerler sistemi olmadan bir anlam ifade etmez. Bir okul fiziki yapısı itibariyle mekanik bir bütündür. Ancak içinde eğitim kurumları olmadan bir anlam ifade etmez. Aynı şekilde toplum birtakım kurumlara ve belli bir kültüre sahip olmakla anlam ve muhteva kazanır. Bu son açıklamalarla sosyo-kültürel bütünleşmenin önemli bir şartı vurgulanmak istenmiştir. O da mekanik birlikteliğin ancak kültürle bir anlam kazanacağı hususudur.

Bir toplumda etkileşim formlarının işleyişinde kültürün etkisi önemli bir faktördür. Kişilerin ve grupların önem verdiği sosyal değerler, mesela yukarıda ifade edilen sosyal süreçlerden hangilerinin öne çıkarılacağı, bu süreçlere kimlerin ve nasıl katılacağı, etkileşimin yöneldiği hedefteki objenin algılanma durumu ve değeri kültürün belirlemesi altındadır.

Kültür aynı zamanda belli bir toplumun sınırlarını tayin eder ve kendine özgülüğünü belirler. Bu nedenle kültür ve toplum arasında en alt düzeyde de olsa bir koordinasyon ve bütünleşmenin bulunması gerekir. Mesela İpsala kapısından Yunanistan tabelasını alıp Türkiye tarafına asmakla Türkiye Yunanistan olmaz. Çünkü Türkiye’ye Türkiye adını veren ve sınırlarını tayin eden Türk toplumunun ortak kültürüdür. Toplumlar ortak kültürün eseridir. Aynı şekilde Kürt kültürü diye ayrı bir kültür yoktur. Daha doğrusu Türk’ün ve Kürt’ün bin yıllık ortak kültürleri onları tek bir toplum yapmıştır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları çizilirken bu hususa özellikle dikkat edilmiştir.

Kültür ve toplum birlikte var olan gerçeklerdir. Ancak bütünleşmeye etkileri eşit değildir. Bir sosyal yığını belli bir hiyerarşik düzene koyup bir otorite etrafında birleştirebilirsiniz. Ancak otorite zayıfladığı ve ortadan kalktığında grup dağılır ve yığında yer alan kişiler, derhal asli gruplarına geri dönerler. İmparatorluklar ve polis devletleri böyledir. Mesela Sovyetler Birliği’nde bu süreç açıkça görüldü ve aynı şekilde Osmanlı devleti de bu süreci yaşadı ve dağıldı; sonunda diğer toplumlar kendi öz benliklerine döndüler, Türkiye de Türk’e kaldı. Bu nedenle toplumun bütünleşmesi için öncelikle kültürün bütünleşmesi gerekir. Kültürün bütünleşmesi toplumun bütünleşmesinden önce gelir.

Kültür bir toplumun çimentosudur. Kültürel bütünleşmenin kaybolduğu toplumlarda sosyal çözülme ortaya çıkar. Kültürel bütünleşme olmaksızın sosyal kişiler davranış örneklerini ve rollerini bilemezler ve yerine getiremezler, sosyal gruplar kurumlarını devam ettiremezler; toplumda ilişkiler sisteminin bütünlüğü kaybolur. Sosyal problemler ortaya çıkar; toplumun parçaları, parçalarla bütün arasındaki fonksiyonel bağlar kopar. İnsanlar su üstünde yüzen eşyalara dönerler. Hatta birbiriyle çatışan sosyal gruplar ortaya çıkar. Toplum dağılma sürecine girer. Bu nedenle kültür toplumun yaşayabilme şartıdır. Bu şartı gereğince yerine getire-meyen; milli kültürünü yeni nesillere aktaramayan ve geliştiremeyen toplumlar başka bir kültürün etki alanına veya hakimiyeti altına girerler ve zamanla kültürlerini kaybederek tarihe gömülürler.

“Sosyal problem, bir sosyal sistem yapısına sahip olan toplumun parçaları arasında ve parçalarla bütün arasındaki görevsizlikten (disfunction) doğan olay ve olgular” olarak tanımlandığında, “sosyal çözülme de, bir sosyal gruba (topluma) ait değer yönelimi ve normların sosyal denetim görevlerini yerine getirememesi”, daha açık bir anlatımla, “bir toplumu ayakta tutan inanç ve değer sistemlerinin etkinliklerini yitirmesi, sosyal kurumların yerine yeni norm ve değerlere uyum sağlayamaması süreci” olmaktadır. Bu tanımlarda açıkça vurgulanan özellikler görev bozukluğu (disfunction) veya çözülme (disorganisation) süreçleridir. Burada: “Birimler acaba neden fonksiyonsuz duruma düşerler?” sorusunu sormamız gerekmektedir.

Sosyal çözülme sosyal değişmenin olumsuz durumudur. Bir toplumun inanç ve değerler sisteminin etkinliğini yitirmesi yönündeki değişimi ifade eder. Bu şekildeki bir değişmede kültürün görevsizliği durumu vardır. Zira kültürün önemli bir görevi de denetim ve değerlerin oryantasyonunu sağlamaktır. Kültürün bu görevini yapamaz hale geldiğinde, yeni durumlara uyum sağlamak mümkün olmaz. Kültürün ayıklama ve özümseme işlemini yapamaması; herşeyin dışarıdan, başka kültürlerden ithal edilmesi toplumda kırılmalar meydana getirerek kültürü fonksiyonsuz duruma düşürür. Bu ithal kültürün yerli işbirlikçileri de kırılma sürecini hızlandırırlar. Özellikle medya ve baskı grupları böyle bir kültürün temsilcilerinin eline geçmişse toplumda kültürel bir baskı ve zulüm ortamı doğar.

Demek ki kişiler ortak görev ve değerleri paylaştıkları için birbirleriyle bütünleşirler. Ortak değerler sayesinde kişiler biraraya gelip aynı fonksiyonu icra ederler. Veya ortak görevler yüzünden katılanlar birbirlerini ve ortaklaşa paylaştıkları değerleri takdir eder ve yüceltirler. Böylece sosyo-kültürel sistemin birlikteliği doğar ve toplum adı verilen varlığı bir bütün haline getirir.

Sosyal bütünleşmeyi olumsuz yönde etkileyen iki kültür sapmasından da söz etmek gerekiyor. Bunlar zenginlik kültürü ve yoksulluk kültürleridir. Her iki kültür de milli kültürü erozyona uğratarak sosyal bütünleşmenin gecikmesine ve millet olma sürecine olumsuz yönde etki etmektedirler. Bu nedenle gelişmiş ve millet olma sürecini tamamlamış toplumlarda alt ve üst tabakaların küçüldüğünü (burada vurgulanmak istenen üst tabakanın gücünün azalması değil toplam nüfus içinde belli sayıdaki bir kesimle sınırlılığıdır), buna karşılık orta tabakanın güçlendiğini ve toplumun büyük bir kesiminin bu alana yığıldığını görüyoruz.


Farklılaşma Süreci ve
Sosyal Tabakalaşma

En ilkel topluluklardan günümüze kadar uzanan tüm insanlık tarihi, diğer canlılardan farklı olarak insanın, ‘üniform’ bir yapıda olmadığını göstermektedir. Bu ‘üniform’ olmayışın, yaş, cinsiyet, vücut yapısı, zekâ düzeyi ve benzeri “tabii” özelliklerinin yanısıra; servet, eğitim, itibar, nesep ve benzeri “sosyal” nitelikleri de vardır. Rousseau’nun da ifade ettiği, “tabii” ve “sosyal” farklılıklar -dolayısıyla eşitsizlikler- şeklindeki bu ayrımın, nihai noktada tüm tabiilikleri de muhtevasına alarak sosyal bir mahiyet arzettiği görülmektedir. Neticede bütün bu farklılıkların, toplumlara “hiyerarşik” bir karakter kazandırdığını söylemek mümkündür.

İnsanlık tarihinin binlerle ifade edilen uzun bir diliminde fatalist bir yaklaşımla ‘kader’ telâkki edilen ve tabii karşılanan bu hiyerarşiler, XVI. ve XVII. yüzyıllardan itibaren her geçen gün artan bir ritimle ilerleme kaydeden bilim dünyasının elde ettiği sonuçlar ışığında artık ‘kader’ olmayan ve ‘tabii’ karşılanmayan -en azından tartışılabilen- bir zemine taşındılar. Bir başka ifade ile bilim, beşer gücünün sınırlarını, insan lehine olmak üzere yeniden tanımladı.
Sosyal Tabakalaşma ve
Sosyal Sınıflar

Tabaka ve sınıf kavramları üzerinde yapılacak bir çalışmada karşılaşılan ilk zorluk; birçok sosyoloğun bu kavramlara farklı anlamlar yüklemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Aşağıdaki paragraflarda gösterileceği üzere kimi sosyologların tabaka ve sınıfı eş anlamlı terimler olarak kabul ettikleri; kimilerinin ise sınıfı, tabakaları da kapsayan daha geniş bir anlamda kullandıkları görülmektedir. Bazı sosyologlar da tabakaları evrensel, sınıfları ise bu evrensel olgunun özel bir biçimi olarak görme eğilimindedirler.

Meselâ, sosyal tabakaların ayrımını yapmak için geliştirdiği model ile tanınan R. Bierstedt; tabaka ve sınıfı, bir ve aynı kavramlar olarak kabul etmekte; dolayısıyla, sınıfların ve kastların aynı şeyler olduğunu ifade etmektedir.[1] Bu iki kavramın eş anlamlı kabul edilmesi halinde, bazı nüansların kaybolması gibi olumsuz bir durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir örnek vermek gerekirse, kastlar ve sınıflar arasında önemli bir farklılık olarak dikkati çeken, hukuk sistemince tanınmak veya tanınmamak gibi karakteristik bir özelliğin ihmali noktasına gelinebilmektedir.

Tabakaları aynı sınıf içindeki farklılaşmalar olarak değerlendirenler ise, genellikle Marksist sosyologlar gibi, sınıfların ayrımına önem atfedenlerdir. Meselâ, M. Duverger, Marksist teoriye göre; kapitalist sınıfta olduğu kadar, işçi sınıfının da kendi içinde tamamen uyumlu olmadığını; hatta, birbiriyle tezat teşkil edecek ölçüde farklı ‘tabaka’lara ayrılmış olduğunu ileri sürmektedir.[2]M. Eröz’ün, “sınıfı iktisadi terimlerle ifade edenler ve Marksistler, bazı statü bölünmelerini «tabaka» terimi ile karşılamaya çalışırken, sınıfı iktisadi farklılıkların bir tezahürü sayarlar”[3] tespiti de, bu çerçevede değerlendirilebilir.

Daha büyük bir çoğunluğu oluşturan kimi sosyologlar ise, tabakaları evrensel; sınıfları, tarihin belli bir döneminde ve bazı toplumlarda ortaya çıkan bir sosyal yapılaşma olarak kabul etmektedirler. Nitekim, ‘kölelik sistemi’ ve ‘kast sistemi’ gibi tabakalaşma modelleri, nasıl tarihin belli dönemlerinde ve bazı toplumlarda görülen olgular ise; ‘sınıf sistemi’ de, Batı Avrupa toplumlarının XVIII. yüzyıl sonlarında içine girdikleri sanayileşme sürecinin ortaya çıkarmış olduğu bir tabakalaşma modelidir. Başka bir deyişle, ‘sınıf sistemi’ her toplumun değil, sanayileşen Avrupa’nın sosyal gerçeğidir.

Sınıf kavramını bu anlamda kullanan sosyologlar, haklı olarak, söz konusu kavramı popüler hale getiren ve şekillendiren Marksist teorinin neden olduğu yanlış değerlendirmelerden korunmak endişesini de taşımaktadırlar. Meselâ, R. Boudon ve F. Bourricaud gibi çağdaş Fransız sosyolojisinin iki tanınmış isminin hazırladıkları, -önemli bir kaynak eser olan- Dictionnaire Critique de La Sociologie’nin “temel sosyolojik kavramlar” bölümünde, sınıf kavramına yer vermeyerek, “tabakalaşma” konusu içinde sosyal sınıflardan sayfalarca söz etmiş olmaları, oldukça dikkat çekicidir.[4] Özellikle Marksist sosyolojiye uzak duran sosyologların, hemen hemen tamamının bu yaklaşımı benimsedikleri görülmektedir. Nitekim, yukarıda ismi geçen R. Boudon da, Aron gibi, Weberci çizgide yer alan bir Fransız sosyoloğudur.

Hiç şüphesiz, tabaka ve sınıf kavramları etrafında cereyan eden bu anlaşmazlıkların sosyal realiteden kaynaklanan sebepleri de vardır. Bir yandan Marksist teorinin sınıf kavramına getirdiği belirleyicilik, diğer yandan sanayileşmenin yol açtığı hızlı sosyal değişmeler neticesinde bu belirleyiciliğin sürekli tartışılır bir görünüm arzetmesi; ayrıca, Avrupa’nın feodal mâzisini yaşamamış olan Amerika kıt’asında gelişen sosyoloji anlayışının, itibarını her geçen gün biraz daha arttırması; kavram kargaşasının sürüp gitmesine neden olmaktadır. Bu durumu tespit eden R. Aron, “sınıfla ilgili her yeni tanım kaçınılmaz bir biçimde, yeni ve daha başka belirsizlikler ortaya çıkarmaktan öte bir sonuca yol açmıyor”[5] derken son derece haklıdır. Dahası, bir toplumun tabakalaşma modeli incelenerek geliştirilmiş olan kavramların, bir başka toplumun tabakalaşma olgusunda kullanılmasının da, belirsizlikleri arttıran ve karmaşık bir görüntüyü ortaya çıkaran bir başka sebep olduğunu görmek gerekir.[6]