TE’VİL

 

TE’VİL

 

Arapça bir kelime
olup, sözcük anlamı itibariyle “aslına, öncesine döndürmek” de­mektir.
Kur’an ve Kur’an ilimlerinde kazan­dığı teknik kullanımıyla ise bir söz, bir mi­sal,
bir teşbih veya haberi çıkıp dayandığı asıl kaynağına ve hakikat ve varacağı
neti­ceye döndürmek, varacağı yere vardırmak anlamındadır.

İslâm’ın ilk asırlanndan
beri, özellikle savaşlara kadar varan bir lakım anlaşmazlık ve fırkalaşmalann
da etkisiyle, Kur’an’daki “Odur Kitabı sana indiren, onda muhkem ayetler
vardır, bunlar Kitab’ın anasıdır, di-ğerleriyse müteşabihlerdir ki, kalplerinde
eğrilik olanlar ondaki müteşabih olanlara uyarlar fitne isteyerek ve onun
te’vilini iste­yerek. Oysa, onun te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde kök
salmış olanlar, “ona inandık, hepsi Rabbimizin katımladır” derler..
(Bakara, 7) ayetinin çerçevesinde muhkem ve müteşabih ayetler ve te’vil
konusunda çeşit­li tartışmalar olagelmiş ve konu üzerinde değişik fikirler
ortaya atılmıştır.

İhtimal bir takım
dalâlete düşmüş mez-heb mensuplarının batıl yorumlarını izale için olacak, bir
takım müfessirler te’ville tefsiri aynı görürken, daha bazıları ise te’vi-li,
ayetin zahirine aykırı olan anlam şeklin­de telâkki etmişlerdir. Bilhassa Hicrî
III. asırdan itibaren Kelâm ilminin daha da ge­lişmesine parelel olarak te’vili
tefsirden ayn düşünenler gittikçe çoğalmaya yüz tuttu. Daha sonraları ise
özellikle tasavvuf! akım­ların da etkisiyle, te’vil, Kur’an’ın batini, tef­sir
ise zahirî açıklamasının ilmi haline gel­di. Kelimenin bu şekilde özel bir
kullanım sahası kazanmasıyla, “Kur’an’ın hem zahirî ham batını, yediye
kadar varan batınının da batını vardır” şeklindeki rivayetlere de da­yanılarak,
Allah Kelâmı’nın zahiriyle sıra­dan insanlara, işaretleriyle seçkin kimsele­re,
ince ve hoş manalanyla (letâif) velîlere ve hakikatleri yle de peygamberlere
düstur olduğu, dolayısıyle, onun felsefî ve derunî izahının tefsirle değil,
te’vil yoluyla müm­kün olabileceği yolu doğdu. Haris el-Muha-sibî, Sehl
et-Tüsterî, Ebu Talib el-Mekkî ve Sülemî gibi sufilerce yolu açılan bir ‘Iş’arî
Tefsir Okulu’ kuruldu. Bunların karşısında zaman zaman Kur’an’ın bütünüyle
zahirî anlamlarını savunan ve diğerlerini çeşitli it­hamlar altında tutan bir
takım müfessirlerin tepkilerinin çok fazla etkili olduğu söylene­mez. Kur’an’da
inceliklerin, işaretlerin ve bir takım sırların da bulunduğunu gören ba­zı
alimler, bir yandan te’vili inkâr etmeye­rek, bir yandan da Batınîlik ve Karam
ita mezhebi gibi çok aşın sözde te’vilcüerin fa­sit yorumlarına meydan vermemek
için orta bir yol tutarak, Kur’an’ın zahirî lafzına, belagat ilmine ve İmanî,
Islâmî esaslara ters düşmeyen yorumlara ‘et-Te’vîlül-münkad’ (doğru ve makbul
te’vil), batıl ve bozuk olanlarına da ‘et-te’vîlü’1-müstekreh’ (tik­sindirici
ve kabul edilemez te’vil) adını ver­diler. Ünlü müfessirlerden İbn Kesîr,
Kur’an’da geçen te’vil kelimesinin

 a) Bir şe­yin hakikati, künhü ve varacağı netice,

 b) tefsir, beyan ve yorum anlamlarına geldiği­ni;
birinci anlama göre Kur’an’ın te’vilinin Allah’tan başkasının bilemeyeceği ve
in­sanlarca böyle bir te’vilin yapılamayacağı, ikinci anlamıyla ise ilimde kök
salmış olan­ların müteşabih ayetleri bile te’vil edebile­ceği sonucuna vardı.

Te’vîl’in ne olduğunu
iyi anlamak için Kur’an’da nasıl kullanıldığına kısaca göz at­mak yerinde
olacaktır:

Bir kez, te’vil sadece
müteşabih ayetler için değil, Kur’an’ın tümü için söz konusu­dur. (Yunus, 39)
Kâfirler Kur’an’ın te’vilini beklemektedirler, ama onun te’vili geldi­ğinde
peygamberlerin getirdikleri haberle­rin doğruluğu anlaşılacak ve gözlerindeki
perde kalkmış olanlar gerçeği olanca çıp­laklığıyla göreceklerdir. (Araf, 53;
Kaf,42). Ölçü ve tartıyı doğru yapmanın te’vilini (so­nucu) en güzel olan
şekildir (İsrâ, 35). Yu­suf (a.) rüyasında ay, güneş ve 12 yıldızın kendisine
secde ettiğini görmüş ve nihayet ailesini Mısır’a getirip, anne-babasını tahtın
üzerine oturtarak hepsi kardeşleriyle birlik­te ona secde ettiklerinde bu
rüyanın te’vili çıkmıştır. Aynı şekilde, Mısır melikinin gördüğü rüya da Yusuf
(a.)’un tabiri üzere dünya hayatında gerçekleşmiştir. (Yu-suf,100,48). Hz. Musa
ile Hz. Hızır kıssa­sında, Hızır (a.) sebepsiz ve hattâ ihanet gi­bi görülen
bir işte bulunarak üzerinde git-tikleri gemiyi delmiş, kendilerini misafir et­mekten
kaçınan bir köyde yıkılmakta olan bir duvan düzelterek karşılığında ücret bile
taleb etmemiş ve hiç suçu olmayan küçük bir çocuğu öldürmüş ve ilk bakışta Musa
(a.)’ın Şeriat dışı gördüğü fiillerde bulun­muş ve sonra davranışlarını te’vil
etmiştir. Buna göre gemiyi sebepsiz yere delip, gemi sahiplerine görünüşte
zarar vermesinin al-ünda yalan sebep, gemiyi varacakları yerin kralının
gasbından kurtarmaktı. Yıkılmak­ta olan duvan ücretsiz onarmasının sebebi, o
duvarın altında yetim iki kardeş için baba­larından kalma bir hazinenin
bulunması ve bu hazinenin İlerde onların eline geçmesini sağlamaktı. Suçsuz bir
çocuğu öldürmesi ise, anne-babası salih olan bu çocuğun iler­de askıya olup
anne-babasına da zararlı ola­cağı ve bunun yerine Allah’ın o anne-baba-ya
hayırlı bir çocuk vereceğiydi. (Sure: 18)

Kâinat’laki
hadiselerin gerisinde her in­sanın bilemeyeceği kesin hikmetler ve se­bepler
vardır. Sözgelimi, bir insan günah iş­ler ve Allah bu günahından dolayı onu dün­yada
cezalandırmak dileğiyle, hastalık veya daha değişik şekillerde musibet
gönderir. Meselâ, hiç suçsuz hapse düşer; aslında hapse düşmesinin gerisindeki
gerçek sebep işlediği günahtır ve bu yolla Allah günahı­nın karşılığını dünyada
vermiş olur. Öyley­se, başına suçsuz yere gelen bu hapsin te’vi-li, yani
gerçekte dayandığı ana sebep ve hikmet, o kişinin işlediği günahtır. Böylece,
te’vil, hadiseleri bir noktada gerçek hikmet ve sebeplerine irca demek olmaktadır.

Yine, ölçü ve tartıda
doğru davranma, belki kişiyi hileyle sağlayacağı kazançtan ilk anda yoksun
bırakabilir, fakat bu hare­ketinin temelinde doğruluk yattığından, bir

tohum gibi ahiret
tarlasına edilen bu davra­nış belki hem dünyada, ama mutlaka Ahi-rel’ıe
karşısına büyük bir Cennet nimeti şek­linde çıkacaktır, işte bu da o doğruluğun
va­racağı sonuç, yani te’vîlidir.

Kur’an-ı Kerim, toptan
bir kere (inzal) ve hadiselere göre 23 yılda parça parça inme­den önce sağlam,
korunmuş bir kitapta, Levh-ı Mahfuz’daydı. Tertemiz melekler onun
indirilmesinde vasıta oldular ve Kur’an’la Rasulullah bir takım görünmez
âlemlerden (gayb âlemleri), dünyada ve Ahiret’te Kur’an’a inanan veya inanmayan­ların
başlarına geleceklerden, Cennet ve ce-hennem’den vb. haber veriyordu. Haber
verdikleri reel plânda mevcuddu, ama dün­ya gözüyle görünmüyordu. Fakat bunlar
bu­gün reel olarak insanların karşısına çıkacak ve bu haberler te’vilini
bulacaktır. Bunun gibi, bütün Kur’an ayetlerinin her zaman ve her şartla, her
kişi ve toplum için ve her se­viyede reel planda gerçekleşecek haberleri,
İşaretleri ve sembolleri vardır ki, işte bunla­rı görebilmek onun te’vîlidir.
Kur’an, gerçe­ği (realitesi) olan işaret, sembol ve haberle­rinin, belki daha
doğru bir deyişle geldiği yüce âlemlerdeki realitesinin bir bakıma şe-hadet
alemindeki sembollerinden ibarettir; yani, geldiği âlemlerdeki. Korunmuş
Ki-lap’taki realitesini Şehadet âleminde, yani şu yaşadığımız âlemde insana
uygun işaret­lerle ifade etmektedir ki, bu işaretlerin ger­çeği Ahiret’te
keskinleşmiş, perdesi kalk­mış gözlerle apaçık görünecek ve bizzat ya­şanacaktır.
Onun te’vilİ budur; aynı şekilde, O’nun bizim ve âlemimiz için, meydana gelmiş
ve gelecek her hadise ve herkes için göremeyen gözlere gizli olarak
barındırdığı işaretleri, sembolleri ve incelikleri reel düz­lemde, yani dünya
hayatında da elbette gerçekleşecektir ki, bu da onun te’vilidir. Bunu bir-ikî
örnekle müşahhaslaştıracak olursak, sözgelimi, Kur’an “Muhakkak insan
tuğyan eder, tağut kesilir” (96:6) derken, belki Ra-sulullah zamanındaki
bir kişiyi kastetmek­ledir ama, sonradan gelecek veya önceden gelmiş ehlinin
bildiği daha pek çok tağutla-ra da şu veya bu şekilde işaretler vardır bu­rada.
Aynı şekilde, “Sana buğzeden, seni ayıplayandır asıl soyu kesik olan”
derken (108: 3), o an için belki bir kişiden söz et­mektedir ama, bu ifadenin
içinde hem de is­men ehlinin tanıdığı dehşetli kafirler ve ta-ğutlar vardır.
Bunun gibi, her bir ayetin bu ve daha başka pek çok şekilde te’villeri, ya­ni
reel âlemde parmak bastığı, anlamının ve işaretinin tatbik edilebileceği
özellikleri vardır ki, bu da bir nevi te’vildir.

Kur’an’ın tamamına ait
olan te’vilinin Al­lah’tan başka ilimde kökleşmiş gerçek alim-lerce bilinip
bilinemeyeceği tartışmalarını ise, Hz. Musa ile Hz, Hızır (a.) kıssası ve bir
acıdan da Hz. Yusuf (a.) in kıssası kökün­den kesmektedir herhalde.

Ali ÜNAL