TABAKALAŞMA VE DİN İÇİ HİYERARŞİLER

227
PAYLAŞ

TABAKALAŞMA VE DİN İÇİ HİYERARŞİLER

Dittin toplumsal değişme açısından önemini kavramak ve din içi otJJM hiyerarşik grupların toplumsal yapı ve tabakalaşmadaki yerleri­ni özetleyebilmek.

Bu bölümde, din sosyolojisinin din ile toplum ilişkisine dair çözümlemelerine kı­saca değinerek din sosyolojisi açısından toplumsal yapı, değişme ve tabakalaşma­nın nasıl kavranıldığına değinilecek. Burada amaç, sosyolojinin genel toplum çö­zümlemelerinde genellikle tali bir yer verilen dinin, aslında toplumdaki etkinliğine değinmek olacak. Daha sonra ise din içi gruplaşmaların ve farklılaşmaların top­lumsal boyutlarına dair gözlemlerde bulunulacak ve özellikle üç büyük din arasın­daki hiyerarşik düzenlemelere işaret edilerek bu düzenlemelerin genel doğası hak­kında kısa bilgilere yer verilecek.

Din Sosyolojisi Açısından Tabakalaşma

Sosyolojik olarak değerlendirildiğinde, her dinin başlangıçta içinde doğduğu top­lumsal çevrenin kültürel etkisini taşıdığı iddia edilir. Dolayısıyla din zaten bir an­
lamda belirli bir tabakalaşma içeren bir toplumsal yapı içinde doğmuş olarak ka­bul edilir. Bir din ortaya çıktıktan ve yayılmaya başladıktan sonra toplumsal yapı­ya etkisi ve toplumu dönüştürme gücü mevcut toplumsal tabakalaşmanın çerçeve­sinde değerlendirilir.

Ancak bir dinin mesajının niteliği ve muhtevasının toplumsal yapıda ciddi dö­nüşümlere ve yeni şekillenmelere yol açtığı ve hatta toplumsal düzeni sarsarak kendi muhtevasına uygun bir toplumsal yapı ortaya çıkardığı da yadsınamaz bir ta­rihsel durumdur. Özellikle dinler tarihçilerinin ve din sosyolojisinin, “evrensel din­ler” adını verdikleri, mesajları belirli bir zümreye, kabileye veya kente dönük ol­mayan, cihanşümul bir muhtevaya sahip olan dinler, bu anlamda, toplumsal yapı­yı değiştirici roller oynamış ve oynamaya da devam etmektedirler. Bu durum sa­dece söz konusu dinlerin ortaya çıktıkları dönem için geçerli değildir. Günümüz­de bile örneğin “kamusal alan” tartışmaları o kamuyu belirleyen dinin kurumsal veya simgesel önemi göz önüne alınmadan yürütülememektedir. Dolayısıyla bir din, toplumsal yapıda muhtevasını ve mesajını bir şekilde sunabilecek mekanizma­lar bulabilmekte ve bunu toplumsal katmanlara ulaştırabilmektedir. Bu anlamda, özellikle Batı’da “post-seküler” denilen günümüz dünyasında din, bütün bir toplu­mu ya kurumsal veya simgesel olarak alakadar etmeyi sürdürmektedir. Dinin bu alakasında ise toplumsal tabakalaşmanın belirli unsurları değil, bütün bir toplum dikkate alınmaktadır.

Dinin bu özelliğini sosyolojik olarak ilk fark eden klasik sosyologlardan birisi, Max Weber’dir. Weber’e göre, bir toplumdaki ekonomik veya siyasal etkiler dinî muhtevadan; o dinin kaynaklarından amaç ve vaatlerinden ayrı olarak çözümle­mek olası değildir. Ancak buradaki ilişki tarzının karşılıklı olduğunu da unutma­mak gerek. Bir yandan cihanşümul mesajlar ihtiva eden bir din, toplumda o an mevcut olan bütün sınıflara, statülere, mesleklere veya zümrelere hitap ederken bu hitabı muhatap olarak kabul etmiş sınıflar, statüler, meslekler veya zümreler de di­nin muhtevasındaki unsurları kendi toplumsal tabakalarına göre biçimlendirmekte veya şekillendirmektedirler.

Aynı kentin, Iskoçya’nm Glasgow kentinin iki ayrı takımı olan Glasgow Rangers ile Celtics ‘i sadece futboldaki rekabet ayırmaz birbirlerinden. Celtics’in Katoliklerin, Rangers’m da Protestanların takımı olması iki takımın seyircisini bölen en büyük nedendir.

Buna verilebilecek en önemli örneklerden birisi, özellikle işçi sınıfı hareketleri­nin ortaya çıkmasıyla kiliselerden uzaklaşan ve dini hayattan bir anlamda kopan kesimlere karşı, Katolik veya Protestan kiliselerinin verdiği tepkidir. Katolik Kilisesi bir çok ülkede Katolik İşçiler Birliği gibi, hem işçi haklarını savunan ve hem de işçileri Kilise’nin cemaat dairesinde tutan oluşumlara gitmişlerdir. Aynı şekilde Po­lonya’nın Sovyet etkisinden çıkmasına yol açan Dayanışma Hareketi de temelde bir işçi hareketi olmasına rağmen, Katolik Kilisesi’nin de desteğini yanına almıştı. Neredeyse tamamıyla Katolik bir kitleden oluşan Latin Amerika’da çıkan “özgürlük teolojisi” ise sınıf çözümlemeleri ile din arasındaki ilişki içinde harmanlanmış bir harekettir.

Dolayısıyla toplumsal tabakalaşma ile din arasındaki ilişkileri incelerken özel­likle mesajı evrensel olan dinlerin sınıfsal veya statüye bağlı; farklı toplumsal, eko­nomik veya kültürel gruplar arasında farklılık gözeten bir uygulamaya girmedikle­rini; “evrensel” olma özelliklerini koruyarak bütün toplum kesimlerine hitap etme kapasitesine sahip olduklarını tespit etmek gerek.

Bu hususları akılda tutmak kaydıyla, din sosyolojisi açısından, toplumsal taba­kalaşmanın iki şekilde kavranıldığı belirtilmelidir. Bunlardan birincisi, dinin kendi­sinden bizzat kaynaklanmayan, toplumda zaten mevcut olan tabakalaşma tarzları­dır. Bu konuda klasik sosyolojide Marx’ın, Weber’in, Durkheim’in görüşleri ile top­lumlar değiştikçe bu görüşlerin yeniden gözden geçirilmesinden oluşan diğer ta­bakalaşma teorileri örnek gösterilebilir.

İkincisi ise bizatihi dinin kendisini yapılandırmasından kaynaklanan ve toplum­sal alanda da belirli bir anlamı ve değeri olan tabakalaşmalardır. Bunlara dinin mu­hatap aldığı kitle ile din içinde teşekkül eden kiliseler, mezhepler, tarikatlar veya kardeşlik cemiyetleri gibi toplumda ayrı bir anlama veya hüviyete sahip gruplaş­malar örnek gösterilebilir. İlk grup “doğal gruplar” adını alırken dinin etkisi ile oluşmuş, bir anlamda kurumsallaşmış ikinci gruba ise “özellikle dinî gruplar” çer­çevesi dâhilinde değerlendirilir. Elbette din sosyolojisi, bir kilisenin hiyerarşinin en üst basamağından başlayarak alt katmanlara doğru kazandığı hiyerarşik yapıyla doğrudan ilgilenmez. Ancak bunların toplum içindeki katmanlaşmalara etkilerini mercek altına almaya çalışır.

Bir dinin muhatabı olan normal ve doğal gruplar dışında özellikle ayrı şekilde tabakalaşmış dinî grupların ortaya çıkmasının her dinin kendi içindeki yapısına gö­re çeşitli nedenleri olabilir ve her din bu anlamda kendi mekanizmasını oluştura­bilir. Ancak genel olarak bakıldığında toplumsal yapı ve toplumsal tabakalaşmayı etkilemeleri açısından bu tür gruplaşmaların ortaya çıkmasında görülebilen belirli başlı nedenler şunlardır:

Öncelikle, her dinin toplumsal bir mesajı olduğundan ve tabi gruplardan mu­hatapları bulunduğundan dinin akidesini, ibadetini veya muamelatını bu tabi grup­lara ulaştıracak mekanizmalar gerektirir. Bu mekanizmaların bir kısmı bizatihi di­nin ortaya çıkışı esnasında teşekkül eder. Bir kısmı ise ihtiyaca binaen sonrada olu­şur (Hristiyanlık için burada bir parantez açmak ve Hristiyanlığın akait, ibadet ve muamelatının ortaya çıkışından çok sonraları teşekkül ettiğini; bunda özellikle akaide dair bölünmeler neticesinde ortaya çıkan mezheplerin hayli etkin olduğu­nu söylemek gerek. Hristiyanlıkla kıyaslandığında, İslam veya Yahudilikte özellik­le akide ve bazı açılardan ibadet ve muamelat baştan sunulmuştur). Bu gereklilik, din içinde bazı gruplaşmalara ve farklı ekollerin doğmasına yol açmıştır. Bunlar genellikle mezhepsel farklılaşmalardır. İslam’da akidedeki belirli farklılıklarla bir­likte Sünni ve Şia ekolleşmesi böyle teşkil etmiştir.

İkinci olarak, dinin doğal muhatabı olan kitlelerin genişliği ve büyüklüğü göz önüne alındığında dinin ibadetlerini, ayinlerini ve ritüellerin nasıl uygulanacağı ve aralarındaki insicamın nasıl sağlanacağı sorusu ortaya çıkmıştır. Din içinde farklı
bir gruplaşmayı oluşturan bu nedenden dolayı, örneğin Hristiyanlıkta ruhban sını­fı ortaya çıkmış ve bu kesim eliyle Kiliselerin kabullendiği uygulamalar kitlelere uygulatılmaya çalışılmıştır. İslam’da ve Yahudilikte ruhban sınıfı olmamakla birlik­te, uygulamada söz sahibi olan dinî hüviyeti sahip kurumlaşmalara gidilmiştir. Bu dinlerde bu tür uygulamalar kimi dönemlerde toplumun saydığı ve hürmet ettiği kimseler yürütülmüşse de toplum karmaşıklaştıkça ve büyüdükçe din içinde bu tür ihtiyaçları deruhte eden kurumsallaşmalara gidilmiştir.

Ayrıca dinin bir vaadinin olduğu ve bu vaadin topluma ulaştırılma ihtiyacı, özellikle toplumsal kesimlere dönük bir “öğüt” (veya “vaaz”) mekanizmalarının doğmasına yol açmıştır. Bu alanda dinin mesajlarını yorumlayan ve bunları toplu­ma ulaşmasını sağlayan mekanizmalar da ortaya çıkmıştır. Bu tür dinî gruplaşma­lar her ne kadar dinden dine mahiyetleri bir çok bakımdan hayli farklılık arz etse de daha çok “tarikat”lar vasıtasıyla yürütülmeye çalışılmıştır. Dinin toplumsal içeri­ğinin ahlakı veya edebe dönük veçhelerinin yürütülmesi genelde bu tarikatlar eliy­le sağlanmaya çalışılmıştır. Bu anlamda, özellikle İslam toplumlarının tabakalaşma­sında tarikatlerin modern öncesi dönemlerde etkisi büyük olmuştur. Ahi Teşkilat­ları yoluyla belirli bir mesleki hüviyet sergilenmesi veya tarikatlar arasında hususi farklı toplum katmanlarına dönük olarak örgütlenmeye çalışmak özellikle İslam toplumlarında sıkça karşılaşılan durumlardı.

Bunun dışında, toplumsal değişmeyle birlikte dinî uygulamalarda yapılması ge­reken düzenlemelerin yönetilmesi hususu ortaya çıkmıştır. Bu da her dinde farklı farlı teşekkül etse de din içi gruplar arasında dini yorumlama ve yenileme mesele­sini gündeme getirmiştir. İslam’da fıkıhtaki farklılaşmalara dayalı mezheplerin or­taya çıkışı ve dinin muhatap kabul ettiği genel kitle arasında benimsenmesi veya dinin tecdit edilmesi gibi hususlar, dini gruplaşmalara ve farklılaşmalara yol açmış­tır. Bu tür yönelimlerin dinde ihtisas sahibi olanlar tarafından yürtülmesi, din içi gruplaşmanın başka bir veçhesini oluşturur. Hristiyanlıkta ise Protestanlığın bir Re­form hareketi olarak doğması, bir tür dinin tecdit edilmesi olarak görülebilir.

Görüleceği üzere, kast sistemi vasıtasıyla incelediğimiz Hint dinlerinin veya Tek Tanrılı dinler olarak tasnif edilen İslam, Yahudilik ve Hristiyanlığın her birisi­nin, bir yandan toplum içinde, hem toplumsal yapıyı tahkim edici ve hem de top­lumsal değişime yol açıcı etkileri vardır. Toplumsal yapının din yoluyla tahkim edilmesi ve toplumsal tabakalaşmada dinin kimi zaman meşrulaşma olan ama ço­ğunlukla da toplumun bütün katmanlarına hitap eden bir mesajının bulunması, di­nin toplumsallığının nedenleri arasında sayılır. Yani, bir din toplumsal yapıdan hiç bir zaman tecrit edilmiş değildir.

Diğer yandan ise her bir dinin hem kendi öğretilerinden kaynaklanan ve hem de bu toplumsallığı sürdürebilmesi için gerekli olan kendi içinde bir hiyerarşi ku­rulmuştur ki bu da ayrı bir tabakalaşma çeşididir. Bu tabakalaşmanın da elbette toplumsal etkileri vardır. Ancak bu tabakalaşma, öncelikle dinin toplumsallığının daha kurumsal ve örgütlü bir biçimde yaşanabilmesi için zorunlu olan din içi bir hiyerarşi biçiminde ortaya çıkmıştır.