SUÇU AÇIKLAYAN PSİKOLOJİK KURAMLAR

241
PAYLAŞ

Adli psikolojinin temel odak noktalarından birisi olan suç konusu birçok farklı disiplinin de ilgi alanına girmektedir. Dolayısıyla suç davranışlarını açıklamada farklı bilim dalları farklı inceleme ve açıklama çerçeveleri kullanmışlardır. Örneğin sosyoloji alanı bireylerin suç davranışında “sosyal gerilim”in etkisini merkeze koyarken biyolojik psikoloji alanında yapılan araştırmaların merkezinde beynin ve sinir sisteminin işleyişi bulunmaktadır. Howitt (2006), araştırma çerçevesine göre suçu açıklayan kuramları makrodüzey ve mikrodüzey olarak ikiye ayırır.
Makro Düzey Kuramlar
Sosyal statü: Toplumda kişinin hakları ve görevlerini belirleyen konumuna sosyal statü denir. Sosyal statü herhangi bir yeteneğe, başarıya, bireysel çabaya bağlı olarak kazanılabileceği gibi, doğuştan da edinilebilir. Bireyler, toplumsal statülerini koruma veya yükseltme amaçlı çeşitli davranışlar içine girebilirler (örneğin, üniversite sınavına hazırlanmak, belirli bir mesleğe yönelmek, belirli tüketim ürünlerini tercih etmek veya etmemek, mesleğinde ilerlemeye çalışmak vb.)
Alt-kültür: Hakim kültürle bağlantısını koparmamış olan ancak kendisine ait ayrı davranış kalıpları ve alışkanlıkları geliştiren ve hakim kültürden ayırt edilebilen farklı özelliklere sahip olan kültüre alt-kültür denir (örneğin, sokak alt- kültürü, gençlik alt-kültürü vb.)
Makro düzey kuramlar, suçun ortaya çıkışını toplumsal ve çevresel etkilerle açıklarlar. Araştırma birimi tek tek kişiler değil, kişinin içinde yaşadığı geniş toplum veya topluluklardır.
Suçu en geniş toplumsal çerçevede açıklayan R.Merton’un gerilim kuramına göre, refah ve başarı gibi hedeflere toplumun sınırlı bir kesimince ulaşılabildiğinden, toplumun geri kalanı bu hedeflere ulaşmak için yasa dışı yollara yönelebilir-ler (Howitt, 2006).
İçinde yaşanılan çevrenin suç davranışının ortaya çıkışında etken olduğunu iddia eden kimi kuramlar ise kişinin yaşadığı mahallenin suç işlemeyi kolaylaştırıcı etkisinden söz ederler (suça karışan başka kişilerin veya çetelerin varlığı vb.).
Grup ve sosyalizasyon etkisine vurgu yapan kuramlara göre ise suç eylemleri kişinin aidiyet kurduğu grupla etkileşiminin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin, suça itilen gençlerin aidiyet duydukları çeteler içindeki sosyal statülerini yükseltmek için suça yönelmeleri söz konusudur. Çeşitli alt-kültür – ler içinde de yasada suç olarak kabul edilen bazı davranışların kabul edilir görülmesi, hatta desteklenmesi mümkündür. Örneğin, bir yerleşim bölgesinde kap- kaç veya yankesiciliğin küçük yaştan itibaren bir beceri olarak öğrenilmesi ve meslek olarak görülmesi gibi.
Mikro Düzey Kuramlar
Mikro-düzey kuramlar ise bireye ilişkin özelliklerle suç davranışının ilişkisini incelerler. Psikolojinin suçu açıklamaya yönelik kuramları daha sıklıkla bu çerçevede ele alınabilir.
Biyo-Psikolojik ve Nöropsikolojik Yaklaşımlar
Biyo-psikolojik yaklaşımlar suç davranışının ortaya çıkışını açıklarken beynin organik özelliklerini, kişilerin fizyolojik özelliklerini, genetik özelliklerini ve beynin işleyişini incelerler.
3.    ünitede beynin her bir bölgesinin ayrı bir işlev üstlendiğini öğrenmiştiniz. Suç davranışına yönelen kişilerin birçoğunun kafa travması öyküsüne sahip oldukları çeşitli araştırmacılarca ortaya konmuştur. Beynin ön lobunun kabuk bölgesinin (prefrontal korteks) karar verme, problem çözme gibi üst bilişsel işlevleri yürüttüğü bilinmektedir. Bu bölgeye darbe alan kişilerin daha sonra davranışlarını kontrol etmede ve dürtülerini ertelemede başarısız oldukları, toplumsal kurallara uyumda güçlük çektikleri görülmektedir (Howitt, 2006). 
Ancak kafa travması ve suç ilişkisini yorumlarken dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da şudur ki kişilerin kontrolsüzce davranışlarının kafa travmasından önce mevcut olup olmadığına dair bilgiler sınırlıdır. Yani hem kafa travmasına hem de suç davranışına, ortak başka nedenler yol açıyor olabilir. Örneğin emniyet kemeri takmamak motorlu araç kazalarında kafa travması nedenlerinden biridir, aynı zamanda da kontrolsüzce risk alma davranışları ile kurallara uymamanın bir örneği olabilir. Bu durumda kişi zaten kurallara uymadığından kafa travması geçirecek ve yine kurallara uymayarak suça yönelebilecektir.
Bir diğer önemli nokta da bilimsel araştırma verilerinin çoğunlukla hastane ortamları veya ceza infaz kurumları gibi yerlerden toplanıyor olduğudur. Bu veriler sadece tıbbi yardım almakta olan veya suçları yargıya intikal etmiş, “yakalanmış” kişilere ait verilerden oluşmaktadır. Hiç yakalanmayan, aydınlatılmamış suçların failleri hakkında bilgimiz yoktur. Yine de sonuç olarak beynin duyguları, dürtüselliği ve muhakemeyi etkileyen bölgelerinin doğumsal zorluklar, hastalıklar, kazalar gibi nedenlerle hasarlanmasının kişileri kontrolsüz ve agresif davranışa yönlendirdiği söylenebilir.

Phineas Gage, beyin araştırmaları alanına başına gelen talihsiz kaza nedeniyle büyük katkıları olmuş bir tren yolu işçisidir. 1848yılında bir patlama sonucu P. Gage’in sol ön beyin lobu tamamen tahrip olur. Kaza öncesinde son derece sorumluluk sahibi, çalışkan ve nazik bir kişi olan P.Gage, kaza sonrasında hayatta kalmış, yürüme, konuşma, hatırlama işlevlerini yeniden kazanmış, ancak küfürbaz, güvenilmez ve fevri, öfkesini kontrol edemeyen birisine dönüşmüştür. Yandaki resim P.Gage’in kişilik değişimiyle sonuçlanan beyin yaralanmalarının yerini göstermektedir
Araştırmalar, beynin organik yapısındaki farklılıklar dışında, genetik yapıya ilişkin özelliklerin de kişileri agresif davranışlarda etken olduğu ve suçla ilişkili olabileceğini göstermektedir (Harro- wer, 2003). Genetik özelliklerle beynin işleyişi arasındaki araştırmalarda ikiz çalışmaları önemli bir yer tutar. İkizlerin aynı genetik yapıya sahip oldukları bilgisinden hareketle kardeşlerin birisinde görülen bir özelliğin öteki kardeşte de ortaya çıkma oranı, söz konusu özelliğin kalıtımla aktarılan yüzdesini gösterir. Örneğin bazı mizaç özellikleri ile agresif davranışın bu şekilde aktarımı söz konusudur. Aynı yumurta ve ayrı yumurta ikizleri arasında suça yönelimin ne oranda ortak olduğunu inceleyen 1929 ile 1977 arasında yürütülen araştırmaları derleyen Bartol ve Bartol (2008), tek yumurta ikizlerinde bu oranın % 26 ile %100 arasında değiştiğini, ayrı yumurta ikizlerinde ise % 0 ile % 60 arasında değiştiğini göstermişlerdir.
Ayrıca doğumdan itibaren ayrılmış ve ayrı ortamlarda yetiştirilmiş ikizlerin ne kadar benzer özellikler gösterip göstermediği de bilim insanlarına söz konusu özelliğin ne kadarının genetik yapıya ne kadarının ise yetiştirilme koşullarına bağlı olduğu hakkında bilgi vermektedir.
Bir arada ve ayrı yetiştirilen ikizlerle ilgili suç alanındaki araştırmaların özellikle antisosyal davranışlar üzerine yoğunlaştığını görmekteyiz. Antisosyal kişilik ile suç arasında ilişki olduğunu ortaya koyan çeşitli araştırmalar mevcuttur (Hollin, 2002; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008). Antisosyal davranışların birbirlerinden
ayrı yetiştirilen ikizlerde de sıklıkla görülüyor olması kuvvetli genetik etkiye işaret etse de yetiştirme koşullarının etkisini de vurgulamak gereklidir. Eğer antisosyal eğilimler taşıyan bir çocuk disiplinin çok gevşek olduğu, sınırların net olmadığı, kural konmayan bir ortamda yetişirse genetik potansiyeliyle uyumlu olarak antisosyal kişilik özellikleri gösterecektir. Ancak aynı genetik özelliklere sahip bir çocuk kuralların net olduğu, davranışlarının sonuçlarını görebildiği disiplinli bir ortamda yetişirse uyumlu bir kişilik geliştirmesi mümkündür.

 
Antisosyal kişilik bozukluğu:
kişilik bozuklukları arasında yer alan antisosyal kişilik bozukluğu, başkalarının hakkına saygı göstermeme, kendi amaçlarına ulaşmak için her yola başvurma, vicdan azabı veya pişmanlık duymama ile karakterize bir durumdur. Sürekli olarak yalan söyleme, ilişkileri kendi amaçları yönünde kullanma (manipülasyon), suç işleme yatkınlığı sık görülür.
Antisosyal kişiliğe sahip kişilerin sinir sisteminin işleyişinde farklılıklar bulunduğu, bundan dolayı bu kişilerin ortalama nüfusta endişe uyandıran tehditler karşısında fizyolojik olarak (örneğin nabız, tansiyon vb.) aynı oranda endişe belirtisi göstermedikleri ortaya konmuştur. Ahlaki muhakeme konusunda da nüfusun geri kalanından ciddi farklılıkları bulunmakta olduğu beyin görüntüleme yöntemleriyle de gösterilmiştir. Antisosyal kişilik özelliklerinin belli bazı genlerin dış çevreyle etkileşimi sonucunda ortaya çıktığı sonucuna varmak mümkündür (Moffitt, 1993; Moffitt, 2005; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008)
Mizaç: doğuştan gelen genetik yapıyla ilişkili, kişinin duygulanım ve davranımlarını etkilediği bilinen özelliklerdir. Örneğin, “tezcanlı” veya “ağır” olmak, içe veya dışa dönük olmak, önemli derecede mizaçla ilişkili özelliklerdir. Mizaç, doğuştan gelir ve kişinin sinir siteminin özellikleri ile dış dünyadan gelen uyarıları beyninin işleyiş tarzına dair özlelliklerle açıklanır.
 
Mizaç da biyo-psikolojik yaklaşımlar dâhilinde ele alınan ve suç davranışlarıyla ilişkisi incelenen bir başka konudur (Cloninger, 2005; Kagan, 2005; Bartol ve Bartol, 2008). Küçük çocuklarla ve bebeklerle gözlem yapma fırsatı bulanlar fark etmiş olacaklardır ki yaşamlarının başından itibaren dış dünyadan gelen uyaranlara (ses, dokunma, görsel materyal vb.) tepki vermede bebekler arasında ciddi farklılıklar vardır. Bebekler temelde, duygulanım, aktivite düzeyleri, ve uyaranlara karşı duyarlılıkları bakımından farklılıklar gösterirler. Bazı mizaç özelliklerinin suç davranışıyla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Olson ve arkadaşlarına (2005) göre, mizaca bağlı özellikler olan dürtüselliği yüksek, kendi duygulanımını kontrol edebilme özellikleri zayıf olan çocukların antisosyal davranışlar edinmeleri daha olasıdır.

Psikanalitik Kuram ve Suç
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud suç davranışlarını açıklamada özellikle bir model önermemiştir. Ancak Freud’un kişiliğin yapısı ve psikopatoloji üzerine önermelerinden yola çıkarak klasik psikanaliz perspektifinden suçun ortaya çıkışını açıklamak mümkündür (Harrower, 2003; Howitt, 2006),
Freud’a göre insan dünyaya tamamen haz peşinde bir canlı olarak dünyaya gelir. Haz içgüdüsel dürtülerin yarattığı gerilimin boşaltılmasından kaynaklanır. Açlık ve benzeri biyolojik ihtiyaçlarının giderilmesi vasıtasıyla, örneğin anne bebeği beslediğinde, bebek gerilimden kurtulur. Freud, aynı şekilde agresyonun da haz dürtüsü gibi doğuştan gelen bir dürtü olduğunu ve agresif dürtülerin de tatmin edilmemesinin bebekte gerilim yarattığını söyler. Freud doğduğunda bebeğin haz alma ve agresyon dürtülerinden ibaret (kişiliğin bu unsuru id olarak bilinir) sosyal ve ahlaki kurallardan uzak, henüz akılcı muhakeme yeteneği gelişmemiş bir canlı olduğunu ileri sürer (Cloninger, 2005; Bartol ve Bartol, 2008). Bebeklikte, agresif dürtüler ve haz alma dürtüsü acil tatmin için organizmayı harekete geçirse de bebeklikten çocukluğa ve yetişkinliğe geçiş yolunda, ego ve süperego gelişimiyle birlikte, dürtülerin yarattığı gerilimi gidermek için sosyal ve ahlaki olarak uygun tatmin yolları arayan, dış dünyanın beklentileri ile içgüdüsel dürtüler arasında denge kurmayan çalışan bir kişilik örgütlenmesi oluşur. Bu denklemde eğer ego yeterince güçlü değilse kişi ya süperegonun ahlaki kuralları, yasakları vurgulayan tehdidi altında ağır bir vicdani baskı yaşayacak ya da id kaynaklı ne dış dünyanın gerekleri ne de süperegodan gelen baskılarla bağdaşmayan dürtülere uygun hareket etmeye başlayacaktır. Bu bağlamda ya haz almak için ya da agresif dürtülerin tatmini için kişi yasak olan çeşitli eylemlere yönelebilir. Bu yasaklar toplumsal olarak kabul görmeyecek eylemler hakkında olabileceği gibi yasaya da aykırı olabilir. Ancak güçlü bir ego ile kişi sözü edilen karmaşık denge ve uyum işlemlerinin üstesinden gelebilir. Ego gücünün başlıca göstergeleri ise dürtü tatminini erteleyebil- me ve engellenme toleransı geliştirmedir.
Örneğin, bir öğrenci derste öğretmeninin bir davranışı vesilesiyle öfkeye kapılsa da öfkesini açıkça ifade etmenin sonuçlarını zihninde gözden geçirerek bu duygusunu öğretmeni yerine arkadaşıyla paylaşmayı tercih edebilir. Bu örnekte öğrencinin makul düzeyde ego gücüne sahip olduğunu düşünebiliriz oysa henüz ego ve süperego gelişimi tamamlanmamış küçük bir çocuk kızınca bağırıp elindekileri fırlatabilir.
Klasik psikanalize göre de suça yönelen kişilerin egoları yeterince güçlü değildir; bu yüzden uygun dürtü tatmin yolları geliştiremez, hırsızlık, kavga, vb. gibi kabul görmeyen ve yasadışı yollara yönelebilirler. Bir diğer suça yönelmede etken olabilecek özellik ise süperegonun yeterince gelişmemiş olmasıdır (Hollin, 2002; Howitt, 2006; Harrower, 2003). Süperego yasak veya toplumsal olarak hoş görülmeyecek bir davranış içine girdiğimizde “vicdan azabı” olarak bizi uyarır. Ya da en baştan bizi yanlıştan uzak tutar. Eğer bir çocuk yetişirken sosyalizasyon sürecinde yeterince sağlam bir süperego geliştirmezse uygunsuz istekleri üzerinde denetim sahibi olamayacak, yasa dışı veya şiddet içeren davranışlardan sakınmayacaktır.
Freud’a göre, çocuğun sağlam bir kişilik örgütlenmesi geliştirmede anne ile ve diğer aile üyeleri ile yaşamının ilk 6 yılında kurduğu ilişki çok önemlidir. Özellikle annenin uygun dürtü tatmini sağlaması, yetişirken kuralların ve sınırların öğretilmesi ile bebek büyüdükçe ego ve süperego gelişimini sağlayacaktır. Freud’un psikanaliz kuramına göre genç suçluluğu, ailenin işlevselliğindeki veya annenin anneliğindeki problemlere işaret etmektedir.
Anne ile kurulan bağ ve bu bağın çocuğun iç dünyasının gelişiminde temel öneme sahip olduğuna dikkat çeken bir diğer önemli yaklaşım ise John Bowlby’ye ait bağlanma kuramıdır (Bee ve Boyd, 2007). Bowlby’ye göre erken dönemde anneyle veya uygun bir ebeveyn figürüyle sağlıklı ve dengeli bir bağ kuran bebekler bu ilişki vasıtasıyla sosyal normları, kuralları ve uygun davranışları edinirler. Erken çocukluk döneminde anne ile (veya bakım veren temel bağlanma figürüyle) ilişkide ciddi bir kopukluk veya kesinti yaşanırsa sosyalizasyon sürecinin de kesintiye uğraması söz konusudur (Harrower, 2003; Howitt, 2006). Bu durumda çocuk ileride toplumsal yaşamla bağdaşmayan, suç teşkil eden davranışlara yönelebilir. Yetişkinlikte de diğer yetişkinlerle sıcak samimi yakın ilişkiler kurması mümkün olmayabilir.
Öğrenme Kuramlan ve Suç
Öğrenme kuramları genel olarak şiddet ve suç davranışlarının da diğer davranışların öğrenildiği gibi öğrenildiğini ortaya koymaktadırlar. Öğrenme kuramlarının ortak yanı bireylerin suç ve şiddete yönelmelerinin nedenini dışsal etkenlerle açıklamalarıdır. Çocuklar yetiştirilme koşullarına göre anneleri, aileleri, arkadaşları, yaşadıkları çevre ve toplum vasıtasıyla çeşitli davranışları edinirler. Psikanaliz yaklaşımından farklı olarak insanlar doğuştan gelen içgüdüsel agresif dürtülerle suç ve şiddete yönelmezler, yanlış öğrenmeler veya öğrenememeler neticesinde suç davranışı ortaya çıkar. Bu durumda kritik öneme sahip olan, öğrenme ortamını oluşturan çevredir.
 
Öğrenme kuramları arasında Pavlov’un klasik koşullanma kuramına göre suç teşkil eden davranışların edinimi şöyle açıklanabilir: çocuklar ebeveynlerinin uyarı ve cezalarıyla yasak olan ve olmayan ayrımını çok küçük yaştan itibaren öğrenmeye başlarlar. Klasik koşullanma kuramına göre çocuk yasak olan bir eylemi gerçekleştirdiğinde ebeveynin kendisine rahatsızlık veren bir tutumu veya davranışı ile karşılaşır. Örneğin sehpanın üzerindeki vazoya her uzanışında küçük Ali’ye annesi sesini yükselterek dokunmamasını söyler, hatta dokunursa ona kızgınlıkla parmağını sallar ve “hayır!” der (şartsız uyaran). Ali annesinin bu davranışından, sesinin tonundan rahatsızlık duyar. Birkaç tekrarla birlikte, Ali ne zaman aklından vazoya dokunmayı geçirse veya sehpanın üzerine uzanmaya çalışsa (şartlı uyaran), aklına bu davranışıyla eş zamanlı yaşadığı rahatsızlığı (şartlı tepki) tekrar yaşar. Artık anne bağırmasa, uyarmasa, kaşlarını çatmasa da Ali vazoya dokunmanın “yasak” olduğunu öğrenmiştir. Annenin azarlamasıyla hissettiği rahatsızlığı artık vazonun hatta sehpanın üzerine dokunma düşüncesiyle birlikte hissetmeye başlamıştır. Klasik şartlanma terimleriyle annenin azarlaması düşüncesi bir şartlı uyaran, vazodan uzak durmak ise şartlı tepkidir. Diğer yasaklar, örneğin başkalarının eşyalarını izinsiz almamak, eşyalara veya başka kişilere zarar vermemek vb. davranışlardan uzak kalmak da ebeveynin müdahalesi ile yukarıdaki örneğe benzer biçimde öğrenilir. Eğer sosyalizasyon sürecinde ebeveyn ve aile çevresi, çocuğun doğru ve yanlışı klasik şartlanma yoluyla öğrenmesini sağlamazlarsa çocuk yasak davranışlardan uzak kalmayı sağlayacak rahatsızlık duygusunu yaşamaz. Bu çocuk, yasaktan uzak durmayı öğrenmediğinden dolayı ileride de yasada suç olan davranışlar içine girmesi söz konusu olabilecektir. (Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008
Skinner’in operant (edimsel) koşullanma kuramına göre de suç davranışlarının nasıl öğrenildiği açıklanabilir (Jeffery; 1965; Hollin, 2002; Bartol ve Bartol, 2008). Operant koşullanma kuramında ise organizma, eyleminin sonucunda meydana gelen değişikliğe göre söz konusu eylemi tekrarlar veya tekrarlamaz. Yani öğrenme eylemin sonuçlarına bağlıdır. Bu kuramda, eylemin sonucunda kişi bir kazanca ulaşıyorsa (ödül) pozitif pekiştirmeden, sıkıntılı bir durumdan kurtuluyorsa negatif pekiştirmeden, bir zarara uğruyorsa cezadan söz ederiz. Örneğin küçük Ali yemeğini bitirmediğinde annesi televizyon izlemesine izin vermezse (ceza), Ali bir dahaki sefere büyük olasılıkla istediği çizgi filmi kaçırmamak için yemeğini bitirecektir. Çünkü yaşadığı ceza sayesinde Ali’nin yemeğini bitirmeme davranışı azalacaktır. Yine küçük Ali ödevlerini yemekten önce bitirdiğinde annesi ödül olarak yarım saat daha fazla çizgi film izlemesine izin verirse bu ödül sayesinde Ali’nin ödevlerini yemekten önce bitirme davranışı artacaktır.
Eğer kişi suç eylemi sonucunda bir kazanca ulaşıyorsa büyük olasılıkla bu eylemi tekrar edecektir. Dolayısıyla suçun gerçekleşmesi, sonucunda kişinin ne yaşadığına bağlıdır diyebiliriz. Örneğin hırsızlık suçlarında somut sonuç maddi kazançtır (pozitif pekiştirme/ödül). Kişi kazanca ulaştığı sürece bu davranış tekrar eder. Aynı zamanda çalma davranışı kişiyi yoksulluk nedeniyle yaşamakta olduğu sıkıntılardan kurtarıyorsa (açlık, kötü barınma koşulları, ilişki sorunları vb.) negatif pekiştirme ile çalma davranışı yine tekrar edecektir.
Genç suçluluğunda, maddi kazançtan daha sıklıkla akran grubunda kabul görme, cesaretiyle hayranlık uyandırma vb. ödül olarak algılanabilir. Yani ödül veya cezaların mutlaka maddi olması gerekmez. Öte yandan eğer kişi suç eylemi sonucu, yakalanır, yargılanır, cezalandırılır veya çevresinden dışlanır, aile içinde sorunlar vb. yaşarsa davranış bir kayba neden olmuş olur (ceza), bu durumda söz konusu eylemin tekrarlamaması beklenir. Sonuç olarak Hollin’e göre (2002) kişinin suça yönelip yönelmemesi öğrenme tarihçesinde suç teşkil eden davranışlarının olumlu veya olumsuz sonuçlarına bağlıdır.
Yukarıda tartıştığımız öğrenme kuramlarında ortak özellik, kişinin doğrudan, bizzat yaşadığı tecrübeler vasıtasıyla öğrenmenin gerçekleşmektedir. Bu yaklaşımları takiben ortaya çıkan Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre ise insanlar doğrudan tecrübe etmeseler de başkalarını gözlemleyerek model alma yoluyla onların ödüllendirilen davranışlarını tekrarlamayı, cezalandırılan davranışlarmdansa sakınmayı öğrenebilirler. Orijinal olarak da Bandura’nın kuramını test ettiği ilk deneyleri (Bandura, Ross ve Ross, 1961) agresif davranışın çocuklar tarafından model alma yoluyla nasıl öğrenildiği üzerinedir. Bu deneyde çocuklar araştırmacının şiddet davranışını takiben ödüllendirildiğini gözlemlediklerinde kendileri de bu davranışı taklit etmişlerdir. Böylelikle kişilerin nasıl davranacakları, davranışlarının sonuçlarına dair beklentileri ile de şekillenmektedir. Oysa daha önceki öğrenme kuramları sadece doğrudan tecrübe edilen sonuçlara bağlı olarak öğrenmenin gerçekleştiğini ileri sürmekteydi. Suç eylemlerine karışan kişilerin cezasız kaldıklarını görmek, çeşitli kazançlar elde ettiklerini gözlemlemek de bazı kişileri suç davranışlarına yöneltebilmektedir. Aynı şekilde cezalar da kişilerin yasa dışı davranışlardan sakınmalarını sağlayabilmektedir. Suça yönelme sosyal öğrenme kuramına göre ailede, yakın çevrede ve geniş toplumda kişinin gözlemlerine bağlı olarak şekillenmektedir. Gözlemlenen modelin statüsü de model alınmasında, taklit edilmesinde önemli bir etken olmaktadır. Benzer bir öğrenme mekanizmasıyla televizyon prog
ramları ile bilgisayar oyunlarının da çocukları ve gençleri şiddete yönelttiği ileri sürülmüştür (Hollin, 2002; Harrower, 2003; Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008).
Öğrenme kuramlarıyla ilgili detaylı bilgiye TPD Yayınları arasında yer alan, “Koşullama ve Öğrenmenin Temelleri” kitabından ulaşabilirsiniz (M.Domjan, 2004, Çev: Hakan Çetinkaya)
Hırsızlık davranışını Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre ve Skinner’ın operant şartlanma kuramına göre açıklayınız. İki açıklama arasında temel farklar neler olabilir?

Hans Eysenck’in Suç Kuramı: Biyo-psiko-sosyal Yaklaşım
Hans Eysenck’in biyo-psiko-sosyal suç kuramının, psikoloji alanında suça ilişkin en kapsamlı açıklamayı sunduğu ifade edilmiştir (Howitt, 2006; Bartol ve Bartol, 2008). Üçfaktörlü kişilik kuramını geliştiren Eysenck (Cloninger, 2005), kuramını öğrenme kuramları ile entegre ederek suç davranışlarının ortaya çıkışını açıklamıştır. Kişiliği oluşturan faktörleri de genetik yapımızdan kaynaklanan sinir sistemimizdeki farklılıklara bağlı olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla, Eysenck, bazı insanların fizyolojileri nedeniyle suça daha yatkın olduklarını ileri sürer. Eğer suç yatkınlığı olan bir kişi, yetişme ortamında suçtan sakınmayı öğrenemezse yaşamında yasadışı ve şiddet içeren eylemlere yönelmesi söz        
konusu olacaktır. Bu kuramın daha önce değerlendirilen yaklaşımlardan farklı olarak genetik, nöropsikolojik, kişilik özellikleri ile çevre et- JM kişini (öğrenme) bir araya getirerek suçu açıkladığını görmekteyiz.
Bu kurama daha yakından bakarsak Eysenck kişiliği biyolojik te- ٢، melli üç temel özellik ile açıklamaktadır. Bu üç özelliği ölçmede kendi geliştirdiği Bu üç faktör her biri birer eksen üzerinde yer almak üzere: içedönttklük-dışadönttklük, neorotisizm (duygusal dengelilik- dengesizlik), ve psikotisizmâix. Bu üç faktörü ölçmede Eysenck Kişilik Envanteri’ni (EPQ) kullanmaktadır. Her birimiz Eysenck’e göre bu üç eksen üzerinde bir yere yerleştirilebiliriz. Yine Eysenck’e göre her bir eksende nerede durduğumuz beynimizin işleyişindeki, genetik özelliklerimizden kaynaklanan farklılıkların sonucudur. İnsanların büyük çoğunluğu nevrotisizm ve dışadönüklük-içedönüklük eksenlerinin ortalarına yakın bir bölümde yer alsa da kimi insanlar bu eksenlerin uçlarına yakındırlar.
İçedönüklük-dışadönüklük ekseninde dışadönüklük ucuna yakın kişiler, genelde sosyal, dürtüsel, iyimser, ortam değişikliğinden hoşlanan, heyecan arayan kişilerdir. Bu kişiler, merkezi sinir sistemlerinin işleyişinden dolayı dışarıdan uyarıma daha fazla ihtiyaç duyarlar. Eksenin dışa dönüklük ucuna yaklaştıkça heyecan ve uyarılma ihtiyacı da artmaktadır. İçedönüklük ucuna yakın olan kişilere fazla gelecek her türlü uyaran (ses, hareket, kalabalık, renk, vb.) dışadönüklük ucuna yakın kişilerde yeterince fizyolojik uyarım yaratmaz oysa bu kişilerin uyarıma ihtiyaçları yüksektir. Böylece merkezi sinir sistemleri bu şekilde işlediğinden dolayı, dışadö- nükler daha yoğun uyarım peşindedirler. Bu kişilerin fazlaca cesaretli olmak, yenilikleri denemede risk almaktan kaçınmamak, heyecan arama ve yasakları çiğneme şeklinde kendilerini suça yöneltebilecek davranımlar içine girmeleri olasıdır.
Nevrotisizm ekseninin ise duygusal dengelilik-dengesizlik olarak iki ucu bulunmaktadır. Bu eksendeki yerimiz genetik, biyolojik özelliklerimizden dolayı stres karşısında ne kadar fizyolojik tepki verdiğimizle ilişkilidir. Duygusal dengesizlik ucuna yakın kişiler stres karşısında süratle tepki verirler ve sakinleşmeleri uzun sü- 
rer. Düşük stres içeren koşullarda dahi bu kişilerin çabucak keyfi kaçar, moralleri bozulur, kaygılı, alıngan bir kişilik sergilerler. Çeşitli bedensel ağrı şikâyetlerinden yakınmaları olasıdır. Kaygı ve duygudurum bozukluklarına daha yatkın oldukları bilinmektedir. Bu kişilerin otonomik sinir sistemlerinin işleyişinde bazı farklılıklar bulunmaktadır. Eksenin dengesizlik ucuna yaklaştıkça olumsuz duygulanımın çabucak ortaya çıktığı ve uzun süre değişmediği düşünülmelidir. Eysenck’e göre bu uca yakın kişiler suça daha eğilimlidirler. Çünkü yoğun ve süratle duygulanım özellikleri bu kişileri dürtüsel davranmaları yönünde harekete geçirebilmektedir, Dürtüsel davranışlar pek de sonuçlar göz önünde bulundurulmadan gerçekleştirilen davranışlar olduğundan, olumsuz duygulanım yoğunluğu ve sürati dürtüselliği arttıracak, dürtüsellik de düşünmeden davranmaya yol açacaktır. Bu kişiler Eysenck’e göre, eğer antisosyal özellikli, şiddet içeren davranışlar edinmişlerse kolayca ve süratle dürtüsel hale gelebildiklerinden bu tür zarar verici davranışlar içine de girebilirler. Eysenck, dışadönüklük ile birleştiğinde duygusal dengesizlik ucuna yakın kişilerin en sıklıkla suça yöneldiklerini ifade etmektedir.
Psikotisizm ekseninde yüksek puan ucuna yakın kişiler insan ilişkilerinde soğuk, duygusuz, sosyal normların dışında kalan tercihleri olan, gaddar, ve çevrelerine karşı hasmane tutumlar içindedirler. Bu kişiler de yine genetik, biyolojik farklılıklarından dolayı sinir sistemlerinin işleyişinde çeşitli farklılıklara sahiptirler. Ey- senck’in ileri sürdüğüne göre, tekrar tekrar suç işleyen, ağır şiddet suçu failleri arasında psikotisizm puanı yüksek kişiler önemli bir yer tutmaktadır.
Eysenck yukarıda özetlendiği şekilde üç kişilik özelliğinin genetik yapımıza bağlı olarak kişiden kişiye farklılıklar gösterdiğini ifade etmiştir. Yine de sinir sistemimizdeki farklı uyarılma eşik ve süratlerinden meydana gelen bu değişikliklere rağmen, her bir eksenin en uçlarında yer alan kişiler genel nüfusun kabaca üçte biri kadardır. Nevrotisizm, dışadönüklük ve psikotisizm puanları yüksek kişilerin suça yakın olacağı açıklandı. Ancak Eysenck’in kuramının önemli bir parçası da sosyal çevrenin kişinin suç davranışı üzerindeki etkisidir. Daha önce açıklandığı üzere, öğrenme kuramlarına göre suç davranışı da diğer davranışlar gibi öğrenilerek edinilmektedir. Eysenck’e göre suç teşkil eden davranışlardan sakınmak, klasik şartlanma prensiplerine göre gerçekleşir. Çünkü sosyal olarak kabul edilemez bulunan davranışlar önce ebeveyn, sonra aile, okul ve sosyal çevre tarafından olumsuz tepkilerle karşılanır. Bu süreçte içinde yetiştiği çevrenin tüm olumsuz tepkileri şartsız uyaran, çocuğun kabul edilemez görülen davranışları ve hatta bu davranışlara teşebbüs etmesi dahi şartlı uyaran haline gelir. Sonuç olarak çocuk yasak davranışı aklından geçirdiğinde azarlanma veya cezalar karşısında yaşadığı kaygı ve sıkıntıyı hissedecek, uygun öğrenme ortamı sağlanırsa (ebeveyn kural koyar ve tutarlı olursa) yasak davranışlardan uzak durmayı öğrenmiş olacaktır. Eysenck, klasik şartlanma kuramıyla kendi kişilik kuramını şöyle bir araya getirmektedir: klasik koşullanmada öğrenmenin gerçekleşmesi için çocuğun istenmeyen davranışı gerçekleştirmesi sonucu ebeveynin azarlaması ile karşılaştığında belli miktarda sıkıntı ve kaygı yaşaması gereklidir. Çünkü bu kaygı vasıtasıyla çocuk yasak davranıştan uzak durmaya koşullanacaktır. Ancak her çocuk ebeveynin azarlaması karşısında aynı miktarda kaygı veya sıkıntı yaşamaz. Eysenck bu farklılıkların doğuştan geldiğini ileri sürer. Yukarıda, dışadönüklük-içedönüklük ekseninin dışadönüklük ucunda yer alan kişilerin içedönüklere kıyasla daha fazla uyarılma ihtiyacı içinde olduklarını açıklamıştık. Bu durum bu kişilerin sinir sistemlerinin dış dünyadan gelen uyaranları yeterince şiddetli algılamamasıyla ilişkilidir. Dolayısıyla dı- şadönük çocuklar, içedönüklere göre ebeveynin cezalandırması karşısında daha az fizyolojik tepki verecekler, uyarımı içedönükler kadar şiddetli algılamaya- caklardır. Bu durumda içedönüklerin yasak davranışı gerçekleştirdiklerinde karşılaştıkları ceza karşısında yaşadıkları kaygı ve sıkıntı dışadönüklerden daha şiddetli olacağından bu gruptakiler birkaç denemeden sonra yasaktan uzak durma-ya şartlanacaklardır. Oysa dışadönükler için şartlanmanın yani yasak davranıştan uzak durmayı öğrenmenin gerçekleşmesi için çok daha fazla sayıda deneme gerekir. Dışadönükler içedönükleri kıyasla daha geç şartlanırlar. Sinir sistemlerinden kaynaklanan bu özellikleri nedeniyle dışadönüklerin yetişirlerken kuralları öğrenmeleri, uygun davranışları gerçekleştirip yasaklanan davranışlardan uzak kalmaları için çok daha fazla defa cezaya maruz kalmaları gerekir. Daha geç öğrenmeleri bu kişileri suça yatkın kılmaktadır.