Stefan Zweig – Amok Koşucusu

Stefan Zweig – Amok Koşucusu

Bir Çöküşün Öyküsü

Normandiya yolculuğu

Yalın yaşamın her yönünü büyük bir zevkle yeniden keşfetti.

Coştu

Aklı bir karış havadaki kadınların hayatlarının her anında
sahip oldukları o muhteşem unutkanlıkla,

Bayan Pleuneuf, Cenevreli bir bankerin kızı

Burada uyanmak bile insanın canını acıtıyordu. Düşsüz
geçirilen kapkara bir gece…

Yıllardır aralarında yaşadığı insanların özlemini çekiyordu.

O güne dek hiçbir zaman yalnız kalmadığı için bir tek
kişinin bile kendisi için ne kadar önemli olduğunu hiç bilmemişti. (s. 19)

Genç çocukla giriştiği oyun da canını sıkmaya başlamıştı.

Kadına vurdu

Küçümsenen erkeğin kadına duyduğu nefretti bu,

Hayatının tükendiğini hissediyordu.

Bayılıp yere yığıldı. Alınyazısını görmüştü.

İki yıl Paris’ten uzakta yaşayacaktı: İnsanlar olmadan, iktidarı
olmadan; bunca yalnızlığı taşıyacak kadar güçlü değildi o. Bu, onun ölüm
fermanı demekti. (s. 35)

Bir kahraman gibi ölmeliydi

Bir ölüm komedisiyle herkesi kandıracaktı.

Bütün ağustos ayı boyunca eğlencelerin ardı arkası kesilmedi.

Bayan de Prie bütün bu eğlencenin içinde amacını neredeyse bütün
bütüne unutmuştu. (s. 39)

“Burada bir ölü bulunduğunun farkında değil misiniz?”diye soruverdi.

ölümü, insanların eksikliğini hissettiği için kendine layık görmüştü,
oysa bu insanlar, bunca basit bir komediyle kandırabildiği aynı basit, budala insanlardı.

Ölümü bekledi ve gülümsedi,

Ama ölümü kandırmak olanaksızdı, ölüm o gülümsemeyi kesip attı.
Bayan de Prie’yi bulduklarında yüz hatları korkunç bir biçim almıştı. (s. 51)

İntihar haberinin Paris’e ulaştığı akşam, bir İtalyan hokkabaz
sarayda gösteri yapıyordu.

Tarihin akışı, zorlanmaktan hoşlanmaz, kahramanlarını kendisi
seçer, ne kadar zorlasalar da davetsiz gelenleri hiç acımadan geri çevirir; kaderin
arabasından düşen olursa onu artık yukarı çekmemek gerekir. (s. 52)

Madalya

Toz bulutu ve silah sesleri… Albay kaçmalıydı

Bezginlik

Yirmi bir yaşında hâlâ lisede olmak, üstesinden gelemediği
tek acıydı, bu acı ona her şeyi unutturuyordu.

Amok Koşucusu

1912, Napoli Limanı

Oceania

Gemi ağzına kadar doluydu.

İnsanın karanlıkta, hiç tanımadığı bir insanla böyle hiç
konuşmadan yan yana oturmasının ne kadar tuhaf ve ürkütücü bir şey olduğunu
anlatmak olanaksız. (s. 76)

Benim burada saklanmam için nedenlerim, çok özel nedenlerim
var.

Gizemli, psikolojik şeylerin benim üzerimde adeta ürkütücü
bir gücü vardır.

…mutlaka biriyle konuşmalıyım, yoksa mahvolurum.

Ben doktorum.

Bir düşünün, yaşadığım yerde tam yedi yıl boyunca
yerlilerden ve hayvanlardan başka kimse yoktu.  

Kırsal alandaki dispanserlerden birine gönderdiler, en yakın
kent iki üç günlük yoldaydı. (s. 85)

Bu cangılın ortasında beyaz bir kadın ha!

Ta başından beri beni rahatsız eden bir şey var, bu kadının benden
bir şey istediğini seziyorum, insan cangılın göbeğine Flaubert’den söz etmek için
gelmez. (s. 89)

Kalbimden rahatsızım doktor, anlattıklarıma inanın lütfen. Bu
muayenelerle zaman yitirmek istemiyorum. Yani bana birazcık güvenmelisiniz. Çünkü
ben size olan güvenimi yeterince kanıtladım. (s. 91)

…beni hiç tanımadan değerimi biçmiş ve beni satın almıştı,

Yardım etmek için de bu duyguya ihtiyacınız vardı, karşınızdakinin
size ihtiyacı olduğu duygusuna.

O andan başlayarak o kadına sahip olmak düşüncesiyle yaşadım,

Sizden rica edersem, ricamı yerine getireceksiniz, öyle mi?

Hayır, sizden rica etmeyeceğim. Ölürüm de etmem!

Arkamdan gelmeye ya da izimi bulmaya kalkışmayın… Yoksa pişman
olursunuz. (s. 98)

Birkaç dakika içinde her şeyi öğrendim… Kadının kim
olduğunu biliyorum artık, (s. 100)

Amok’un ne olduğunu biliyor musunuz?

Bu kadının odama girmesinin üzerinden henüz bir saat
geçmeden bütün yaşamımı geride bırakıp bilinmeze doğru delice bir koşu tutturmuştum,
Amok koşusu… (s. 102)

Eğer isterse bir saat içinde o kentten uzaklaşacaktım, o
ülkeden, hatta dünyadan… tek istediğim beni bağışlaması, bana güvenmesiydi, son
anda, en son anda ona yardım etmeme izin vermesiydi, (s. 111)

Anlamıştım… onun için önemli olan sırrıydı, onuruydu… hayatı
değil…

Ölen birinin başında çaresizce oturmanın, olacakları bilmenin
ama yine de elinden bir şey gelmemenin ne demek olduğunu bilir misiniz? (s.
117)

Geceleyin bir hırsız gibi kaçtım, ondan uzaklaşabilmek, unutabilmek
için

Kocası da oradaydı, tabutla birlikte İngiltere’ye gidiyordu…
belki de orada otopsi yaptırtacak…

Biliyorum, görevim henüz sona ermedi… henüz işim
bitmedi… sırrı henüz güvenlikte değil… beni henüz serbest bırakmıyor o
ölü… (s. 128)

Ondan sonra onu bir daha görmedim.

Ay Işığı Sokağı

Almanya’ya kalkan gece treninin kaçırmıştık. Hiç ummadığımız
bir biçimde yabancı bir yerde bir gün geçirmemiz gerekmişti.

Dürtülerin henüz ilkelce ve dizginsizce dışa vurulduğu, şehvet
konusunda düzen bilmeyen bir dünyanın son fantastik kalıntılarıdır, tutkuların karanlık,
balta girmemiş ormanıdır, dürtüleriyle hareket eden hayvanlarla doludur bu izbe
sokaklar; açıkça sundukları şey onları heyecanlı kılar, gizledikleri şeyse baştan
çıkarır. Ne düşler kurabilir insan. (s. 135)

Bu havasız batakhanede, bu iğrenç fahişeyle, bu beyinsiz adamla,
bira, sigara dumanı ve ucuz parfümden oluşan bu kokuların içinde ne işim vardı benim?
(s. 142)

“Pinti seni!” diye tısladı kız.

Onu artık burada bırakamam, canlı olarak bırakamam… buna dayanamam…
Onunla konuşun efendim…

Leporella

(Leporella) Keyif aldığı tek şey nakit paraydı

Hanımefendi intihar etti!

Baron bütün yaz evine dönmedi.

Leman Gölü Kıyısındaki
Olay

…karşısındaki adamın asker kaçağı olduğunu anladı.

Adam Rusya’da savaşmıştı

Vladivostok üzerinden Fransız cephesine gönderilmişlerdi

Eve dönmek istiyordu…

Der Amokläufer

Türkçeleştiren: İlknur Özdemir

Can Yayınları

10. Baskı, Nisan 2013