SOSYOLOJİNİN TARİHİ HAKKINDA ÖZLÜ BİLGİLER

SOSYOLOJİNİN TARİHİ HAKKINDA ÖZLÜ BİLGİLER
Deneysel ve objektif bir bilimsel disiplin olarak sosyoloji oldukça genç bir bilim dalıdır ve ancak XIX. yüzyılın ortalarından bu yana mevcut bulunmaktadır. Bu şekli altında sosyolojinin ortaya çıkışında, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda özellikle Batı’da ortaya çıkan olaylar ve fikir hareketleri çok etkili olmuştur. Bu bilim dalma adını veren kişi, Fransız filozofu A. Comte’tur. Bu bakımdan bazıları bu bilim dalının kurucusunun da o olduğunu ve bu bilimin, münhasıran dönemin şartlarından kaynaklanarak doğduğunu düşünüyorlar. Ancak her bilim dalı gibi, sosyolojiyi de bu şekilde bir kişiye ve onun yaşadığı dönemin tarihî ve toplumsal şartlarına bağlayıvermek oldukça yanıltıcı ve hattâ bilimsel olmamaktadır. Çünkü aslında sosyoloji biliminin kaynakları tarihî olarak çok gerilere gittiği gibi, onun XIX. yüzyıldan itibaren bağımsız bir bilimsel disiplin olarak kuruluşunda da birçok kişiler önemli bir rol almış bulunmaktadır. Bu anlamda sosyoloji, uzun bir tarihî gelişim sürecinin ortaya çıkardığı bir bilim dalıdır.

Gerçekten de, her şeyden önce, XIX. yüzyılda bağımsız bir bilimsel disiplin olarak ortaya çıkmadan önce de bir sosyoloji mevcut olup, buna “ön- sosyoloji” yahut “sosyoloji öncesi” (presociologie) denmektedir. Bu ön dönem, bağımsız bir bilimsel ve objektif disiplin olarak sosyoloji biliminin ortaya çıkışına bir hazırlık teşkil etmiştir. Böylesi- ne bir hazırlık döneminin tarihi ise, gerçekte insanın dünya yüzündeki varlığının en eski dönemlerine uzanmaktadır. Hattâ, denebilir ki sosyoloji, aslında insanlık tarihi ile başlamaktadır ve çok uzun bir tarihî hazırlık dönemini takiben ancak son dönemde bağımsız bir bilim olarak bir varlığa erişmiştir.
Bağımsız bir bilimsel disiplin olmadan önceki dönemde sosyoloji, özellikle sosyal felsefe ve tarih felsefesi gibi bilimler içinde bir varlık bulabilmiştir. Bununla birlikte, öteki bilimler ve özellikle de insanla ilgili bilimlerin hemen hepsinin içerisinde ve hattâ din bilimlerinde de bir çeşit ön-sosyolojinin varlığından söz etmenin mümkün olduğuna önemle işaret etmeliyiz.

Antik dönemde, eski Yunan dünyasının filozof ve mütefekkirlerinde bir tür ön-sosyolojinin varlığını kesin olarak bildiğimizi önemle belirtelim. Bunlardan Sofistler olarak bilinen şüpheci (septik) düşünürler, eski Yunan dünyasında ilk olarak bakışlarım toplumsal konulara yöneltmiş filozoflardır. Öyle ki onlar, bilimsel yöntemin esasını oluşturan gözlem, karşılaştırma ve tenkidi başlatmışlar; insan kişiliğine saygı esasına dayalı tabiî bir hukukun arayışı içerisinde olmuşlar ve bu konularda XVIII. yüzyıldaki Aydınlanma döneminde görülen fikir akımlarına öncülük etmişlerdir. Antik dönemin idealist bir filozofu olarak Eflâtundun, ideal bir toplum tasarlamak sûretiyle ütopik bir sosyal felsefe ortaya koyarken aynı zamanda bir tür ön-sosyoloji yaptığını belirtelim. Daha realist bir düşünür olan Aristo, toplumsallık, dayanışma, gruplaşmalar, devlet ve toplumsal normlar gibi sosyal gerçekliğe ilişkin kavramlar ve olgulara yönelmek sûretiyle, çok daha gerçekçi bir ön-sosyoloji ortaya koyma yoluna gitmiş görünmektedir. Nitekim, insanı ilk olarak “toplumsal bir varlık” şeklinde tanımlayan da o olmuştur.

Orta Çağ Islâm dünyası, çağına göre çok üstün bir İslâm medeniyetini gerçekleştirirken ortaya koyduğu toplum ve tarih felsefeleri ile bir tür ön-sosyolojiyi gerçekleştirmeyi de başarmış bulunmaktadır. Öyle ki, tüm fıkıh kitapları, insanın fıtraten toplumsal bir varlık olduğunu vurgulayarak başlamak sûretiyle bu eğilimi açıkça ortaya koymuş bulunuyorlar. Esasen onlar ideal bir “İslâm sitesi” modelini ortaya koymak sûretiyle de bu konudaki çabalarını açıkça dile getirmişlerdir. Islâm dünyasında, ideal toplum arayışı, FârâbVnin “el-Medîne- tü’l-Fâdıla”sı yahut Ihvân-ı Safa1 nın toplum projesinde de bize tipik örneklerini sundu. Hattâ İslâm bilginleri ve düşünürleri, çağdaş bir müslüman düşünür ve bilim adamının deyişi ile, Vahiy, Gerçek ve Tarih’in toplumsal ve kültürel planda karşılaşmasını müteakip, orada bir dönemden itibaren ideal ve Gerçek’in birbirlerinden ayrılması karşısında, bir yandan ideal bir toplum düzeni ve modeli tasarılarını ortaya koyarken, öte yandan da kendi şartlarında gerçek toplumu gözlemeyi ve hattâ irdelemeyi de büsbütün ihmal etmemişlerdir. Hattâ, bu anlamda tüm Islâm bilginlerinin çaba ve gayretleri ve bu çerçevede ortaya koydukları İslâmî ilimler ve eserlerin bir ölçüde gerek ideal ve gerekse de olgu düzeyinde böylesine bir amacın gerçekleştirilmesine yöneldiğini ifade etmek de mümkündür. Nitekim Gazâlî, Şeh- ristanî, İbn Rüşd ve özellikle de İbn Haldun gibi İslâm bilginlerinin eserlerinde ortaya koydukları fikirlerin gerçek anlamda bir ön-sosyo- loji oluşturduğunu önemle belirtelim. Hattâ bunlardan tarihçi İbn Haldun, el-Mukaddime adlı eserinde toplum meselelerine öylesine bilimsel ve kendi ölçülerinde objektif bir yaklaşımı gerçekleştirmiş bulunuyor ki o, bu tarzda düşünülen bir tarih anlayışının yeni bir bilim olduğunu ve onun adının “ilmü’l-ümrân” olması gerektiğini de önemle belirtiyor.

İslâm dünyasından alınan etkiler, Rönesans ve Reform, Büyük Coğrafî Keşifler gibi olay ve gelişmeler, Orta Çağ boyunca karanlıklar içinde yüzen Batı’yı uyandırdı. Bu dönemlerde İslâm Medeniyeti giderek bir durağanlık süreci içerisine girer ve İslâm dünyası kendi içine kapanırken, Batı da Aydınlanma dönemi, Sanayi, Amerikan ve Fransız devrimleri gibi gelişmelerle önemli değişimler götermeye ve hattâ bunların etkileri bütün dünyayı sarmaya başladı. Bu çerçevede, Yeni Çağ’dan itibaren Batı’da, özellikle toplum ve tarih felsefesi alanında önemli düşünce hareketleri kendini gösterdi ve bunlar giderek sosyal bilimler alanında önemli gelişmelere dönüştü. Nitekim, meselâ Makyavel (1469-1527), Hobbes ( 1588-1679) ve Spinoza (1632- 1677) gibi düşünürlerde sosyal bilimlerle ilgili fikir tohumlarının kendini göstermeye başladığına işaret etmeliyiz. Bu fikir tohumları Vico (1668-1744), Adam Smith (1723-1790), Montesquieu (1689-1755), J. J. Rousseau (1712-1778) ve St. Simon (1760-1825) gibi filozof ve düşünürlerde çok daha müsbet bir toplum bilimi yönünde gelişmeler gösterdi. Bunlardan meselâ Montesquieu, Kanunların Ruhu (Esprit des Lois) adlı eserinde, “sosyal fizik ortam” kavramını sentezlemeye çalışmıştı. Sosyoloji bilimine adını vermiş ve onun bağımsız bir bilimsel disiplin oluşunda önemli bir katkıda bulunmuş olan A. Comte’un hocası olan Saint Simon ise, pek çokları tarafından, Batı’da bağımsız bir sosyoloji biliminin asıl kurucusu şeklinde gösterilmektedir. Her halükârda, bu yüzyıllarda dünya çapında etkiler uyandıran bilimsel, teknolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerin ve bu çerçevede St. Simon ve öğrencisi Comte’un modern sosyolojinin kurulması yolunda çok önemli katkıları olmuştur. Meselâ, St. Simon, toplumsal kurumlar ile fikirler arasındaki mütekabiliyeti görmek sûretiyle, bir bilgi sosyolojisinin kuruluşuna önayak olmuş bulunmaktadır. Aynı şekilde o, “sosyal fizyoloji” ve “aksiyon halindeki toplum” kavramlarını da geliştirdi; toplumsal gerçeklik, Devlet, İktisadî toplum ve sosyal sınıflar gibi önemli sosyolojik meselelere el attı. Ancak, yine de St. Si- mon’da, anlaşılan sosyoloji ve tarih felsefesi birbirine oldukça karışmış bulunmaktadır. Felsefe ile sosyoloji arasındaki benzeri bir karıştırma öğrencisi A. Comte’ta da kuvvetle devam etmiştir. Nitekim, üzerinde St. Simon’un yanı sıra Bonald, Maistre, Bossuet ve Condor- cet gibi düşünürlerin de güçlü etkilerinin bulunduğu anlaşılan Comte (1798?-l857), sosyolojiyi pozitif felsefenin anahtarı ve insanın niteliğine ait gerçek bir bilim olarak görüyor. Onun fikirleri sonraki düşünür ve sosyologlar üzerinde derin etkiler uyandırdı. Böylece Batı’da, modern ve bağımsız, objektif ve deneysel bir disiplin olarak sosyolojinin kuruluşuna doğru olan gelişmeler de hızlandı.

Öte yandan, Alman düşünce tarihinin de, bağımsız bir sosyolojiye giden yolda önemli katkıları oldu. Ancak orada da sosyoloji ve felsefe, özellikle tarih felsefesi ile toplum felsefesi çok uzun süre ziyadesiyle içiçie göründüler. İnsanlık tarihinin, bir kanuniyet içerisinde ve bir düzene göre geliştiği şeklindeki tarihçi görüş, Alman yazarlarda ve meselâ Herder’de insanlığın tüm gelişiminin tekçi bir sürece göre işlediği şeklindeki “Historisizm” anlayışında şekillendi. Hegel (1770- 1831), tarihi, tez, antitez ve sentez aşamalarından oluşan “diyalektik” bir gelişme ve Marx da Diyalektik Materyalizm biçiminde yorumladı. Bu çizgiden, “Historisist ve Materyalist Sosyoloji” gelişti. Pozitivist felsefe ağırlıklı sosyoloji ise, Darvinci etkileri de almak sûretiyle XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de, H. Spencer’in biyolojik tekâmül anlayışında ifadesini bulan Biyolojik Evrimci Pozitivist Sosyoloji3sinin oluşumuna imkân verdi. Ancak, yine de, bütün bu düşünür ve sosyologlarda tarih felsefesi ile sosyoloji birbirine sıkı sıkıya karışmış bulunmaktaydı.

Maamafih, sosyolojinin bu şekilde felsefe ile ziyadesiyle içiçe olması, bu alandaki teorik tartışmalarda bir artış ile de karakterize olmaktadır. Bununla birlikte, bir Fransız maden mühendisi olan he Play (1806-1882) in başlattığı ve zamanla onun adı etrafında şekillenmiş bulunan sosyoloji akımı, sosyolojinin teorik ve spekülatif tartışmalardan somut araştırmalara yönelmesine imkân verdi. Bizzat Le Play, işçi aileleri üzerine gerçekleştirdiği monografi çalışmaları ile bu tür somut araştırmaların ilk örneklerini vermiştir. Özellikle Henri de Tour- ville, Le Play’in düşünceleri yolundaki sosyoloji çalışmalarını artarak devam ettirdi. E. Demolins ise, coğrafi faktörlere daha ziyade vurgu yapmak süreriyle, Le Play’ci fikirlere yeni bir yorum getirdi. 1942’de kurulmuş bulunan Economie et Humanisme dergisi, özellikle anket yöntemi süreriyle bu yöndeki çalışmaların sürdürülmesinde önemli bir rol oynamaya devam etmektedir. Ayrıca, Le Play ekolünün etkileri, Büyük Britanya ve Prens Sabahattin ile başlamak süreriyle bir ölçüde Türkiye’deki sosyolojik gelişmelere de uzanmış bulunmaktadır.
Ancak, teorik sosyoloji düzeyinde, yine de sosyoloji ile sosyal felsefe ve tarih fesefesi uzun süre içiçe olmaya devam etmiştir. Maamafih, daha XIX. yüzyılın ikinci yarısında sosyologların bir bölümünün böylesine bir karıştırmadan kurtulma çabasına yönelmiş olmaları da kayda değerdir. Hattâ, bu çerçevede sosyolojinin konusu, diğer bilimlerle ilişkileri, sınırları ve varlığı meselesi enine boyuna tartışılmış; bu arada yeni sosyoloji anlayışları gelişme göstermiştir. Sosyoloji felsefeden kendini sıyırmak isterken, sosyologlardan önemli bir bölümü, toplumda egemen olan faktör konusunu tartışmaya yöneldiler ve böylece sosyolojiyi çeşitli bilimlerin ışığında yorumlayan akımlar baş- gösterdi. Coğrafyacı, Biyolojik, Teknolojik, Psikolojik yahut Spritü- alist Sosyoloji ekolleri bu çerçevede oluşup sistemleştiler. Onların önemli bir karakteristiği, toplumsal olgu ve gerçekliği ekstra sosyal unsurlarla açıklamakta toplanmaktaydı.

Buna karşılık, Pozitivist Sosyoloji anlayışından yola çıkan Fransız sosyologu E. Durkheim, toplumsalı yine toplumsal olanla açıklayan ve sosyolojiye objektif bir bilimsel hüviyet kazandırmaya çalışan, ancak bu arada yine de tam olarak Pozitivist etkilerden sıyrılamayan uSosyolojist” akımı sistemleştirdi. Bu çerçevede, onun etrafında toplanan M. Mauss, M. Halbvuachs, Simiand gibi sosyologlarla birlikte Fransız Sosyoloji Mektebi oluştu ve bu ekolün etkileri, Ziya Gökalp vasıtası ile Türkiye’ye kadar uzandı. Bu ekole en büyük tepki ise, Rene Worms’tan geldi. Psikolojik eğilimli sosyoloji ise Amerikan Sosyolojisinin karakteristiğini oluşturmuş bulunmaktadır. Giddings, Coley, Mead, Deıvey, Elhvood, Park ve Burgess bu ekolün tipik temsilcileri oldular. Italyan asıllı isviçreli sosyolog Pareto ise, psikolojik eğilimle birlikte, mutlak anlamda objektif, lojik ve deneysel yöntemlere dayalı ve tabiat bilimlerinin metot ve tekniklerini kullanan bir sosyoloji ortaya koyma yolunu tuttu. Felsefî idealizm, bir bakıma Marksist etkileri de alarak, bir tür Makro Sosyoloji3nin gelişmesine imkân vedi. Daha çok çağdaş endüstri toplumunun sorunlarına yönelen ve bunu yaparken de tarihî bir boyuttan kendini kurtaramayan Anlayıcı Sosyoloji akımı, en tipik temsilcisini Max Weber3 de buldu. Alman Sosyoloji Ekolü3nün bu tipik temsilcisi, sosyolojik metodolojiye “ideal tipler33 anlayışını kazandırdı. Bu ekolünün bir başka tipik temsilcisi olan Ge- org Simmel3de ise sosyoloji, Sosyal Şekillerin Sosyolojisini gerçekleştirmeye yöneldi. Formel Sosyoloji Almanya’daki tipik temsilcisini F. Tönnies (1855-1936) de buldu. Onun 1881de savunduğu tezinde ortaya attığı “Gemeinschaft und Gesellschaft33 (Cemâat ve Cemiyet) ayırımının etkileri, dolaylı bir biçimde de olsa, anlaşılan “kültür33 ve “medeniyet33 arasında sıkı bir ayırım gözeten Z. Gökalp’t kadar uzanmış bulunmaktadır. Alman Sosyolojisi Mikro Sosyolojik bir akımın oluşumuna da şahit oldu ve bu akım, sosyal grupların tipler aracılığı ile analitik tahliline yöneldi. Yine orada, Fransız ve İngiliz Sosyolojilerini “natüralist33 eğilimli olmakla suçlayan ve sosyolojiyi “toplumsal ruh bilimi33 şeklinde tanımlayan, Werner Sombart (1863-1941)ın “Noo-Sosyoloji”si, filozof ve sosyolog Max Scheler (1874-1928), A. Vierkandt (1867-1953) ve Theodor Litt gibi sosyologların temsil ettikleri “Fenomenolojik Sosyoloji33, L. von Wise3m “Toplumsal İlişkiler Sosyolojisi33, Lorens von Stein (1815-1890) ile başlayan “Tarihî Sosyoloji” ve Otmar Spann (1878-1950)ın temsilcisi olduğu “Üniversalist Sosyoloji” akımlarına da önemle işaret etmek gerekir. Alman sosyolojisinin sözü edilen bu eğilimlerinin, yine orada gelişen din sosyolojisi alanında da yankılar uyandırdığına konumuz bakımından önemle işaret edelim.

Öte yandan, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, başta İngiltere olmak üzere, bir Anglo-Amerikan Sosyoloji anlayışı ve akımının
kendini gösterdiğini belirtmek gerekir. Benjamin Kidd’de bu akım Darvinci etkileri yansıtırken, Graham Wallas (1858-1932) ta relativist bir empirizmt yöneldi. Amerika’da psikolojik ve sosyal psikolojik eğilimler ağır bastı. Amerikalı sosyolog J. L. Moreno, Sosyometri denilen yöntem ve akımın kurucusu oldu. Öte yandan, empirizm ve fonksiyo- naliztn akımları da özellikle Amerikan Sosyolojisinde tipik temsilcilerini buldular.

Türkiye’de, İbn Halduncu bir sosyoloji anlayışı XVII. yüzyıldan itibaren, Şeybül-İslâm Pîrîzâde, tarihçi Nâima, Kâtib Çelebi ve özellikle de Ahmed Cevdet Paşa vasıtasıyla sürdürüldü. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında ise modern Batı Sosyolojisi birçok akımlar aracılığı ile Türkiye’ye gelmeye başladı. Bunların en güçlü olanı Fransız Sosyoloji Ekolü oldu ve en tipik temsilcisini Ziya Gö- kalp’te buldu. Le Play ekolünün Demolins’ci yorumu İngiliz partikü- larizmi ve şahsî teşebbüs fikri ile birleşmek sûretiyle Prens Sabahaddîn vasıtasıyla Türkiye’ye uzandıysa da ancak XX. yüzyılın ortalarında somut araştırmalara dayalı bir yönde etkiler uyandırabildiler. Weber- ci ve özellikle Marksist Sosyolojilerin de Türkiye etkileri oldu ve bunlara son dönemde özellikle Amerikan Sosyolojisinin tesirleri eklendi.
Öte yandan Sosyoloji XX. yüzyılda yeni gelişmelere sahne oldu. Bu çerçevede, önce Rusya sonra Çekoslovakya ve daha sonra da Fransa’da çalışmalarını sürdüren G. Gurvitch (1894-1965), “plüralist” bir sosyoloji ortaya koydu. Çok büyük ölçüde, özellikle filoloji alanındaki çalışmalardan esinlenen ve en tipik bir temsilcisini etnolog Cl. Le- vi-Strauss’da. bulan “Strüktüralizm”(Yaptsalcthk) akımı ile “Fonksiyo- nalizm” (İşlevselcilik), hattâ bazı durumlarda “Strüktüro-Fonksiyona- liztn” (Yaptsal-İşlevselcilik) şeklinde birleştirilmek sûretiyle, sosyoloji alanındaki çalışmaların kuramsal ve metodolojik çerçevesinin belirlenmesinde oldukça etkili göründü. Ampirik alan araştırmalarına olan eğilimdeki artış, teorik çalışmaları bir ölçüde ikinci plana itti. Böyle- ce sosyoloji bir ölçüde okul tartışmalarından ve soyutluktan kurtularak, yaşanan toplumsal olgular, süreçler ve gerçekliğin incelenmesine yöneldi. Hızlı toplumsal değişmeler özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren toplumsal değişme konularının incelenmesine özel bir önem ve ağırlık atfedilmesi ile sonuçlandı. Teorik planda olduğu gibi, soyolojik yöntemlerde de artan bir çeşitlilik gözlendi. Ancak, sosyoloji alanında, anlaşılan farklı metotlar birbirleri ile sanıldığı gibi çelişmemekte, tersine onlar birbirlerini tamamlamak sûretiyle sosyal ralitenin daha derinlemesine ve sistematik bir biçimde anlaşılmasına katkıda bulunmaktadırlar. Zira, sosyolojinin konusunu teşkil eden toplumsal gerçeklik, pek çok seviyeleri ihtiva etmekte; bu durum, onu daha iyi anlamak amacı ile giderek uzmanlaşan sosyolojiye, “di- siplinlerarası” (interdisiplinaires) bir hüviyet bahşetmektedir.