Sosyolojik Pozitivizmin Gelişmesi ve Sosyolojinin Doğuşu

‘bilginin kaynağı olarak dinsel otoritenin yerini bilimin alması gerektiği’ düşüncesinde ya- tar (Swingewood, 1998:49-50). Pozitivizmin kökleri Aydınlanma düşüncesinde ol- sa da, pozitivizm, Aydınlanma düşüncesine hakim olan ampirizmden farklıdır. Ampirizm, insan bilgisinin deneyime dayalı olduğu, gerçek bilgiye ancak dünya- ya ilişkin gözlem ve deneyim yoluyla ulaşılabileceğini ileri süren bir epistemolo- jidir. Bu anlayışa göre bilimsel bilgi yararlı, yenilikçi ve işlevsel bir toplumsal üründür ve bilginin kaynağı deneyim olduğuna göre ancak dış dünyada deneyim- lenebilecek ya da gözlemlenebilecek olan bilgiler bilimsel bilgidir. Pozitivizm ise, ampirik yöntemi kullanarak olgular arasındaki ilişkilere dair genel yasaları ortaya koymaya çalışan, gerçek bilginin sadece deneyimlere dayandığını savunarak me- tafizik spekülasyonları reddeden ve toplumu gözlem ve deneyim aracılığıyla öğ- renilip doğrulanan dışsal bir gerçeklik olarak tanımlayan bir felsefedir. Bir başka şekilde tanımlayacak olursak, Pozitivizm, bilimin tek bir mantığı olduğunu, fizik- sel dünyada olduğu gibi toplumsal dünyada da evrensel yasalar olduğunu varsa- yan ve bu yasaların doğruluğunun ampirik yöntemle kanıtlanabileceğini ileri sü- ren bir bilim felsefesidir.
 

 
Birçok Aydınlanma düşünürü, insanı dışsal çevrenin ürünü, insan düşüncele- rini ve deneyimlerini de büyük ölçüde dışsal ortamın zorunlu sonucu olarak ta- nımlamıştır. Bu düşünce aydınlanma düşüncesinin merkezinde yer alan insanın aklını kullanarak ilerleyebilme ve mükemmelleşebilme potansiyelinin olduğu il- kesiyle çelişmektedir; çünkü insan düşüncelerini dışsal ortamın zorunlu sonucu olarak görmek, insanı pasif bir konuma getirir. Başka bir deyişle, Aydınlanma düşünürleri bir yandan insan bilincinin biçimlerini ve hareket tarzlarını maddi koşulların belirlediğini ileri sürüp, diğer yandan insanlığın özgürlük, akıl ve bi- reysel irade sayesinde geleneksel ideolojilerin yarattığı cehalet ve baskıdan kur- tulabileceğini savunarak birbirinden çok farklı unsurlar içeren ikili bir anlayış ge- liştirmişlerdir (Swingewood, 1998:50). Buna rağmen Aydınlanma düşüncesi aklı yüceltmiş ve empirik gerçekliklerden daha üstün tutmuş, dinsel otoritenin ve mutlakiyetçi yönetimlerin akıl dışı güçlerinin karşısına bireyciliği ve aklın ilkele- rini koymuş ve toplumsal kurumların aklın ilkeleriyle uyumlu olması gerektiğini savunmuştur. Ancak bu anlayışa göre bazı kurumların akıl dışı olarak görülmesi, bu kurumların önemini minimum düzeye indirgemiş, bu da bu kurumların top- lumla ilişkisinin incelenmesini ve din ve kilise gibi geçmişe ait olan bazı kurum- ların mevcut toplumla ilişkisinin incelenmesini olanaksızlaştırıyordu (Swingewo- od, 1998: 51-52).
18. yüzyılda Aydınlanmanın eleştirel düşüncesinden 19. yüzyılda sosyolojik

pozitivizme geçilmesi, Fransız Devrimi’nden sonra gerçekleşmiştir. Fransız Devri- mi sonrasında Aydınlanma düşünürleri tarafından akıl dışı oldukları için toplumsal değişme açısından önemsiz görülen kurumların toplumsal değişimde oynadıkları rol fark edilmiş ve Aydınlanma düşünürlerinin bu görüşlerinin yetersizliği ortaya çıkmıştır. Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi ile birlikte siyasal ve toplumsal dü- zenin alt üst olması, topluma ait geleneksel değerlerin kaybedilmesi ve yeni değer- lerin de toplumun sürekliliğini sağlayacağından şüphe edilmesi, toplumsal düze- nin bireycilik temelinde yükselen yeni toplum tipinde sağlanamayacağı düşünce- sini doğurmuştur. Bu nedenle Fransız Devrimi’nden sonra Aydınlanmanın vurgu- ladığı bireysel hakların önemi azalmış, akılcı ilkeler, hiyerarşi, ödev ve kolektif ya- rar vurgulanmış, din de dahil olmak üzere bütün toplumsal kurumların bütünün parçası kabul edildiği bütüncül bir toplum anlayışı benimsenmiştir. Bu bütüncül- toplum anlayışı, daha sonra Comte’un çalışmalarında da etkili olacak olan Bonald ve Maistre’nin düşüncelerinde açıkça görülebilir. Bonald ve Maistre, toplumu, iç- sel özü ve ruhu olan, çeşitli, indirgenemez ve ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı parçalardan oluşan organik bir bütün olarak tanımlamıştır. Bonald ve Maistre’ye göre toplum bireylerin toplamından ibaret değildir, bütün kültüre ait olan kolektif bir anlayıştır (Swingewood, 1998:52).
Bonald, Maistre ve diğer bazı gelenekçi düşünürler, toplumu içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal krizden çıkarabilmeye yönelik bir çaba olarak devrim öncesi değerlere ve toplumsal yapıya geri dönülmesini istemiş, ancak Saint Simon ve Comte, toplumu krizden çıkaracak olanın geleneksel değerlere dönüş olduğunu düşünmemişlerdir. Saint Simon toplumun yeni yüzyılda çalışma ve işbirliği kav- ramlarına dayalı bir dizi ahlaki değerle yeniden organize olacağını düşünmüş, Comte ise, toplumun içinde bulunduğu bu durumdan ancak pozitivizm aracılığıy- la çıkılabileceğini savunmuştur.
 

 
Topluma yeni bir bakış açısıyla bakmış olsa da Aydınlanma düşüncesi, temel olarak değer- lere bağlı bir düşünce olduğu için bilimsel bir sosyolojik yaklaşım geliştirememiş ve sos- yolojinin konusunu oluşturacak olan toplumu, bütün kurumlarıyla bir bütün olarak göre- memiştir. Sosyolojinin bir bilim olarak gelişmesi ancak pozitivizmin sosyolojiye uygulan- masıyla, yani Comte’un sosyolojik pozitivizmi geliştirmesiyle mümkün olacaktır.

Topluma yeni bir bakış açısıyla bakmış olsa da Aydınlanma düşüncesi temel olarak değerlere bağlı bir düşünce olduğu için bilimsel bir sosyolojik yaklaşım geliştirememiş ve sosyolojinin konusunu oluşturacak olan toplumu, bütün ku- rumlarıyla bir bütün olarak görememiştir. Sosyolojinin bir bilim olarak gelişme- si ancak pozitivizmin sosyolojiye uygulanmasıyla, yani Comte’un sosyolojik po- zitivizmi geliştirmesiyle mümkün olacaktır. Comte, doğa bilimlerini pozitivist olarak görür ve sosyolojinin de pozitif bir bilim olduğunu ve pozitivist yöntemi kullanması gerektiğini savunur. Toplum, astronomide olduğu gibi gözlem, fizik ve kimyada olduğu gibi deney ve biyolojide olduğu gibi karşılaştırma teknikle- riyle, yani doğa bilimlerinin kullandığı yöntemle incelenmelidir (Keat ve Urry, 1994:90).
Pozitif bilim felsefesi, sadece gözlenebilir olgular ve bu olgular arasındaki iliş- kiler dışında hiçbir şeyin bilgisine sahip olamayacağımız, olguların altında yatan yapılar veya mekanizmalar hakkında bilgi sahibi olamayacağımız varsayımına da- yanır. Comte toplumsal olguları yöneten evrensel ve değişmez yasalar olduğunu ve toplumsal olguların bu yasalarla birbirilerine bağlı olduklarını savunmuştur. Comte’a göre bilimsel olanla bilimsel olmayan arasındaki ayrım sınanabilirliktir; bu nedenle doğa veya toplum hakkındaki bilimsel önermeler genel iddialarda bu- lunan ve sınanabilir ve kestirilebilir (tahmin edilebilir) nitelikte olan önermelerdir. Ayrıca bir önermenin anlamlı olabilmesi için gerçeğin en basit şekildeki ifadesine indirgenebilir olması gerekir (Keat ve Urry, 1994:87). Olgular arasındaki yasalar sayesinde olguları hem açıklayabileceğimizi hem de tahmin edebileceğimizi dü- şünen Comte’a göre tahmin bilinmeyenden bilinene geçiştir; bu nedenle tahmin- ler sadece gelecekle ilgili olmak zorunda değildir, geçmişle ya da şu anla ilgili de olabilirler (Keat ve Urry, 1994:87). Böylece pozitivist yaklaşım teolojiden veya metafizikten sadece kontrol edilebilir ve sınanabilir olan önermeleri kabul etme- siyle  ayrılır.
Comte, bilimsel teorilerin ancak olgular ile uyumlu oldukları takdirde bilim- sel açıdan değerli olacaklarını ve teorilerde yer alan hipotezleri gözlemlerimiz- le sınamamız gerektiğini belirtir; buna bağlı olarak da olasılık teorisi veya evrim teorisi gibi uygulamalı çalışma yapılamayacak olan alanları bilimin metafizik ya- nı olarak görür ve reddeder (Keat ve Urry, 1994:88). Sosyoloji ise hem uygula- malı, hem de bütün bilimlerden daha karmaşık olan bir bilimdir. Sosyolojinin kendisinden önce gelişen diğer bilimlere bağlı olduğunu kabul etse de Comte hem sosyolojinin diğer bilimlere indirgenmesine hem de sosyal olanın başka düzlemlere indirgenmesine karşı çıkmış, özellikle de toplumu o toplumda yaşa- yan tekil insanların toplamı olarak ya da bu insanların tek tek toplumsal sözleş- me ile dahil oldukları bir yapı olarak gören teorileri reddetmiştir (Keat ve Urry, 1994:89). Comte temel gerçeklik olarak toplumun kendisini kabul etmiş, top- lumsal olanı tarih, politika ve ekonomiden ayırmış, sosyolojinin bilimsel incele- me nesnesinin toplum olduğunu belirtmiştir. Böylece Comte ilk kez pozitivizmin sosyolojik bir versiyonunu (Cross, 2008:26), sosyolojik pozitivizmi geliştirmiş, toplumun incelenmesinde bilimsel yöntemin kullanılması sa- yesinde sosyolojiye bilim statüsü kazandırmış, böylece sosyolojiyi bir bilim olarak kurmuştur.
Özetlemek gerekirse, bir yandan siyasal devrimler sonrasında yaşanan düzensizlik ve kaos düzene ve geleneğe olan inancı geri getirmiş ve toplumsal gruplarla ilgilenilmesini sağlamış, toplumsal düzenin yeniden nasıl kurulacağı sorusunun sorulmasına neden olmuş, diğer yandan doğa bilimlerindeki somut gelişmeler ve kurumsallaşma, sosyal bilimlerin izleyebilecekleri bir yöntemsel model oluşturmuştur. Her ne kadar profesyonel anlamda sosyoloji disiplininin ortaya çıkışı 19. yüzyılın ikinci yarısını bulduysa da, sosyolojinin doğuşu Aydın- lanma düşüncesinin 19. yüzyılın başında Saint Simon ve Comte’un çalışmaları sayesinde biçimlenen “klasik sosyoloji”ye aktarılmasıyla başlamaktadır (Hamil- ton, 1996:48).