Sosyoloji ve Sosyal Bilimler İlişkisi

621
PAYLAŞ

 

Sosyoloji ve Sosyal Bilimler İlişkisi

 


Sosyoloji ve Tarih
Tarih, geniş anlamda, geçmiş zamanları kendine konu olarak alan bir sosyal ilimdir. O, geçmiş zamanda meydana gelen sosyal olayları somut olarak belirli bir zaman ve mekân içerisinde inceler. Tarihin konusunu meydana getiren olaylar bir defalık olaylardır. Buna karşılık, sosyolojik olaylar da bir zaman ve mekânda cereyan ederler. Ancak tarih, olay ve olguları, zaman ve mekân boyutları içinde somut bir tarzda tespit ettiği halde, sosyoloji bu tarihi olayları, zaman ve mekândan soyutlamak suretiyle yorumlamaya çalışır. Bu nedenle tarihin konusunu tek tek olaylar oluştururken, sosyolojinin konusunu değişmez benzerlikler gösteren kurumlar meydana getirir.
Bilindiği gibi, dünü bilerek bugünü ve yarını görebilmek tarihle mümkündür. Sosyoloji sosyal olayların sebep ve neticeleri üzerinde durduğu için tarihten faydalanmaktadır. Sosyal olaylar ve sosyal teşekküller birer tarihi gerçektir. Belirli bir tarih döneminde ortaya çıkarlar, o dönemin izlerini taşırlar ve çeşitli değişiklikler gösterirler. Bir sosyal bilim olarak tarih, sosyal olayların sebep ve neticeleri üzerinde sosyoloji gibi durmaz. Sosyal olayların sebep ve neticelerini araştırmak ve onların kanunlarını bulmak tarihin ve sosyolojinin ortak görevi ise de, sosyolojinin toplumlar için geçerli teoriler geliştirme görevi, onu tarihten farklı bir bilim yapmaktadır .
Tarih sosyolojinin laboratuvarıdır. Bir zaman boyutuna ihtiyaç duyan sosyal olay ve olguların vukuundan önce ve vukuundan sonra da bu durum devam eder. Sosyologların bütün sosyal olayları vukuu anında gözlemesi, değerlendirmesi ve kanunlarını bulması imkânsızdır. Sosyal olaylar vukuu anından itibaren geçmiş olurlar ve tarihin malı olurlar. Sosyolog bunları tarihin kaydettiği belgelerden almak zorundadır. Klasik kronolojik tarihçiliğin yanında, sosyal tarih sosyoloji ile bugün daha çok işbirliği halindedir. Hatta tarih felsefesi de tarih sosyolojisine daha çok yaklaşmıştır. Aşağıdaki şema bu bütünlüğü ifade etmek için çizilmiştir.

    

Ferdin sosyalleşmesi ve şahsiyetini elde etmesi nasıl bir hayat süre-cinde vücut bulursa, toplumların; milletlerin şahsiyetleri de tarihleri içinde oluşur. Tarih milletlerin şuuru olup davranışlar ve kurumlar da bu şuurun birer görünümüdürler .


Sosyoloji ve Coğrafya
İnsan biyolojik ve fizyolojik varlığı ile bir mekânda insanlarla birlikte hayat sürer. İnsanın ve insan topluluklarının coğrafi çevreleri ile etkileşim halinde bulunmaları tabii bir durumdur. Bu etkileşimden hareketle sosyal bilimler tarihinde coğrafya ile sosyoloji arasında yakın ilişki bulunduğunu ileri süren birçok düşünür mevcuttur.* Coğrafya yerin yüzeyini, insan ve fiziki yapıya ilişkin mekânsal görünümler ve farklılışmaları; bunların gerçekleştiği ortamı inceleyip tanımlayan bir disiplindir. Çeşitli insan topluluklarının sosyal, ekonomik ve siyasi faaliyetleri; iklimde, yüzey şekillerinde, bitki örtüsünde farklılaşmaya yol açan temel fiziki ve biyolojik süreçler bu yapıya büyük çeşitlilik kazandırmıştır. Coğrafyanın amacı, bu karmaşık yapıyı, örgütlü ve tutarlı bir bütünlük içinde ele almaktır. Ama coğrafyanın temel konusu başka pek çok disiplinin ilgi alanına da girer. Bu durum yalnızca coğrafya ve başka disiplinler arasında değil, coğrafya ve insanların gündelik hayatlarından edindikleri deneyimler arasında da yaygın bir örtüşmeye yol açmış, bu da coğrafyanın giderek farklı disiplinlere bölünme eğilimini güçlendirmiştir.
Coğrafya kabaca iki dala ayrılır: Beşeri coğrafya ve fiziki coğrafya. Beşeri coğrafya, büyük kent yığınlarından, tarımdaki belli teknolojik yeniliklerin dağılım alanına kadar, insanların çeşitli mekân örgütlenmelerini ve bunların dağılımlarını kapsar. Demografya, sosyal ve kültürel coğrafya, siyasi coğrafya, ekonomik coğrafya ve kent coğrafyası beşeri coğrafyanın içinde yer alan temel disiplinlerdir. Demografya insan nüfuslarının yaş, cinsiyet, medeni durum ve öteki değişkenlere göre dağılımı ile, doğum, ölüm ve göç olayları hakkında bilgi sağlar. Temelde sayısal verilere dayanmasına karşılık çeşitli siyasi, sosyal ve biyolojik etkenlerle bağıntılıdır. Sosyal ve kültürel coğrafya, insan nüfuslarının yaş ve cinsiyet etkenlerine göre dağılımı, kırsal toplulukların etnik kökeni, din ve dil gibi kültürel özelliklerin dağılımındaki değişiklikler hakkında bilgi sağlar. Gelişmiş haritacılık teknikleri ve sayısal yöntemlerin kullanımı ile bu kültürel özellikler daha açık biçimde belirlenip gösterilebilmektedir. Siyasi coğrafya özellikle siyasi sınırları ve toplumların siyasi işleyişlerini tanımlar. Siyasi farklılıkları ya da bunun çevre etkilerini inceleyerek mekâna ait çözümlemelere katkıda bulunur. Ekonomik coğrafya malların, hizmetlerin ve ekonomik işlemlerin üretimi ve tüketimi hakkında bilgi sağlar. Böylece tahıl, pamuk, altın gibi malların ya da enerji üretiminin yeryüzündeki dağılımı hakkında bilgi edinilebilir. Kent coğrafyası ise daha farklı olarak, tekil coğrafi süreçleri değil, kent olarak tanımlanan özgül coğrafi bölgelerin incelenmesidir. Ayrıca kent türlerinin sınıflandırması, kentleşmenin boyutları ve kendine getirdiği meseleler, kentlerin sosyal ve ekonomik özelliklerinin birbirleriyle karşılaştırılması gibi konular kent coğrafyasının kapsamına girer.
Fiziki coğrafya jeomorfoloji, iklimbilim, bio-coğrafya ve ekoloji gibi dallara ayrılır. Jeomorfoloji yüzey şekillerini ve yanardağ etkinlikleri gibi bunları etkileyen süreçleri inceler. İklimbilim, yer üzerindeki iklim şekillerinin mevsimlere göre değişmelerinin incelenmesidir. Bio-coğrafya ise, bitki ve hayvanların coğrafi dağılımını, bitki ve hayvanların çevre ilişkilerini ele alır.
Sosyoloji tarihinde coğrafi çevrenin toplumun karakteri, örgütü, sosyal oluşumu, davranışı, tarihi kaderi, vs. üzerinde etkisinden söz açanlar o kadar çoktur ki, coğrafyacı okulun bir tarihçesini vermek için ciltlere ihtiyaç vardır. Bir gruplandırma yapılacak olursa:

     Coğrafi şartlar ile ekonomi olayları
     Coğrafi şartlarla sağlık
     İklimle güç ve insan verimi
     İklimle zihin verimi
     Coğrafya şartları ile politik organizasyon
     İklim ile deha ve medeniyet arasındaki ilişkiyi

inceleyen teoriler bunların dikkate değerlerindendir.
Coğrafya etmenlerinin çeşitli sosyal olaylara olan belirleyici etkileri aynı kesinlikte değildir. Coğrafi etmenlerin belirleyici rolleri, ya doğrudan doğruya, ya da dolaylı olur. Mesela B coğrafya etmenlerini, A da sosyal olayları ifade ettiğinde; bazen B, A’yı doğrudan doğruya etkiler, bazen da, mesela C gibi başka bir olayı, C de D gibi bir başkasını, nihayet D de A’yı etkiler. Böyle olunca B, A’yı doğrudan doğruya değil de dolaylı olarak etkilemiş olur. Sonuçta A ile B arasındaki ilişki birbirlerine ne derecede yakın ve dolaysız olursa, o derecede kesinleşir. A ile B arasındaki etmenler çoğaldıkça A ile B arasındaki ilişki belirsizleşir.


Sosyoloji, Etnoloji ve Sosyal Antropoloji
Etnoloji ve etnografya terimleri bazı belirsizlikler taşır. Avrupa’da daha yaygın olan etnoloji terimi, çeşitli kültürlerin tahlili ve karşılaştırıl-malı incelemesini ifade etmek için kullanılır. Kelimenin kökü etnikten gelmektedir. Etnik grup, içinde yaşadığı daha geniş toplumla bütünleşmeyerek ortak ırk, dil, milliyet ya da kültür bağına dayalı bir birlik oluşturan sosyal grup ya da nüfus kategorisi olduğuna göre, etnoloji bu sosyal grubu ele alan ve kültürlerini araştırıp çözümleyen bilim dalıdır. Etnografya ise, belli bir insan topluluğunun tüm faaliyetlerini (maddi hayata bağlı teknikler, toplum düzeni, dini inançlar, iş ve toprağı işleme aletlerinin bir kültürden öbürüne devri, akrabalık yapıları) tasvir edici bir yaklaşımla inceleyen insan bilimleri dalıdır. Etnoloji ile etnografya arasındaki farklılık zamanla kalkmakta ve daha çok iki farklı isimden ibaret kalmaktadır. Hatta sosyal ve kültürel antropolojinin teşekkülünde temel, etnografya olmuştur.
Antropoloji kelime anlamıyla “insan bilimi” demektir. Fiziki antropoloji ve sosyal ya da kültürel antropoloji olarak iki ana bölüme ayrılır. Antropoloji, dünyada mevcut insan topluluklarının tabii bir yaklaşımla tasviri ve yorumlanması olarak tanımlanır. Antropolojinin kültür antropolojisi ya da sosyal antropoloji dalı, özellikle dilbilim antropolojisi sosyoloji ile yakından ilişkilidir. Bunlardan sosyal veya kültürel antropoloji, bir sosyal grubun sosyal yapılarının temeli olarak düşünülen ve şahsiyet ile olan ilişkileri açısından ele alınan inançların ve kurumların (kültürün) incelenmesidir. Onun bir alt dalı olan dilbilim antropolojisi de, yazısı olmayan toplulukların dilini ve bu topluluklardaki dil, kültür ve toplum ilişkilerini inceleyen dilbilim ve antropoloji dalıdır.
Yukarıda verilen ve biraz da karışık gözüken bilgiler bir bütün oluşturacak şekilde birleştirildiğinde, antropolojinin temel konusu ilkel kültürler daha doğrusu ‘kültür’ dür. Zira kültürel antropolojide bugün ilkel kültürle birlikte modern kültürler de inceleme konusu yapılmaktadır. Kültür konusunu daha sonra özel bir bölümde ele alacağız. Ancak burada, antropoloji ile sosyolojinin ortak konularının sosyal antropoloji ve kültür antropolojisi olduğunu  söylemekle yetineceğiz.
Kültür her iki bilim dalının da temel konusudur. Ancak sosyolojinin biricik konusunu kültür oluşturmaz. Ayrıca antropoloji ve sosyal antropolojinin metodu olan katılımlı gözlem de sosyolojinin araştırma metotlarından biridir. Böylece bütün bilimleri birbirinden ayıran ölçü; konu ve metot farklılığı, sosyoloji ve antropolojiyi de birbirinden ayırır.
Sosyoloji sosyal yapıyı ister statik, isterse dinamik yapısı içerisinde ele alsın antropolojinin araştırmalarından; sonuçlarından yararlanmak zorundadır.
Kültürel antropoloji çalışmaları sosyoloji için önemli veriler sunmaktadır. Franz Boas, Ruth Benedict, Margaret Mead, Edward Sapir’in araştırmaları, Marcel Mauss, Claude Levi-Strauss, Radcliffe-Brownve Bronislaw Malinowsky gibi antropologların araştırmalarının sosyolojiye konusunu tayinde yol gösterici oldukları bir gerçektir.


Sosyoloji, Linguistik ve Semantik
Linguistik, dili bir sistem olarak gören ve niteliğini, yapısını, bu ya-pıyı oluşturan parçaların birbirleri ile ilişkilerini ve dönüşümlerini inceleyen dilbilim dalıdır. Semantik ise, bir sosyal grup içinde kullanılan dilin kelimelerinin anlamlarını; dilin tarihi gelişimi içinde mevcut kelimelerinin sembolize ettikleri objelerle ilişkilerini araştıran dilbilimin alt dalıdır.
İnsan düşüncesiyle, insanın bütün aktlarının (duyu ve algılarının koordineli faaliyeti sonucundaki kazanımları) bir ürünü olan düşüncelerini, ilmi ve felsefi araştırmaları, insanın şiir ve edebiyat alanındaki başarılarını tespit ederek kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan dildir. Fakat dil de öteki varlık alanları gibi bir varlık alanıdır ve bu varlık alanını inceleyen birçok bilim vardır. Dilbilimleri her dilin yapısını, özelliklerini, gelişmesini, bu yapı ve özelliğin, gelişmenin dayandığı yasa ve kuralları, diller arasındaki bağı ve buna göre dillerin gruplandırılmasını araştırır. Zamanımızda bu özel dilbilimlerinin yanı başında, bir dil psikolojisi de yer almaktadır.
Bundan önce de belirttiğimiz gibi insan tanımları arasında “insan konuşan bir hayvandır” tanımı yer almaktaydı. Aslında konuşma düşünmenin bir ürünüdür. Düşünmenin objektifleşmiş ürününe de “düşünce” adı veriyoruz. Diğer bir ifade ile insan-insan ilişkisinden doğan varlık sferleri ve insan başarıları dile yansırlar ve dille ifade edilirler. Acaba bir dilde var olan kelimelerin tahlili, o dili kullanan sosyal grubun zihniyet dünyasını; dünya görüşünü de ifade etmez mi? Veya bir dilde mevcut kelimeler, onu kullanan insanların objelere ait tutum ve davranışını ortaya koymaz mı? Dil psikolojisini ilgilendiren bu soruların yanında bir de dil sosyolojisini ilgilendiren sorular mevcuttur.  Mesela, dil insanlar arası bir iletişim aracı olduğuna göre, kelimeler acaba insanlar arası sosyal münasebetlerin yapısını ifade etmez mi? Bir sosyal grup içinde belli bir dönemde ortaya çıkmış veya en fazla konuşulan, yazıya geçmiş olan kelimeler o dönemin sosyal yapısına ait işaretleri taşımaz mı? Mesela, rüşvetin yaygın olduğu bir dönemde ortaya çıkmış veya en fazla konuşulan, yazıya geçmiş olan kelimeler o dönemin sosyal yapısına ait işaretleri taşımaz mı? Acaba dilin tarihi seyri içerisinde bir dönemde böyle bir durum tespit edersek o toplumda rüşvetin sosyal ilişkileri belirlemede etkili olduğunu söyleyemez miyiz? Yine dil insan başarılarını ifade eden kültürün hem bir ifadesi ve hem de nesiller arasında naklini sağladığına göre, kültürün yapısı ve oluşumunu, kültür değişmelerini dilden tespit etmek mümkün müdür?
Yukarıdaki şekilden de anlaşılacağı gibi linguistik ile sosyolojinin kesişim alanında bir dil ve edebiyat sosyolojisi mevcuttur. Linguistik, genel dilbilimi ifade ederken, dilin ve bu dille meydana getirilen eserlerin bir toplumun dünya görüşü ve sosyal yapısının ifadesi olmasını ele alan sosyolojinin alt dalı da dil-edebiyat sosyolojisi olmaktadır. Mesela S. F. Ülgener İktisadi İnhitât Tarihimizin Ahlak ve Zihniyet Meseleleri adlı eserinde, 17.Yüzyıl Osmanlı Türk toplumunun iktisadi ahlak ve zihniyet yapısını, dönemin edebi eserlerini tahlil etmek suretiyle açıklamaya çalışmaktadır. 


Sosyoloji, Psikoloji ve Sosyal Psikoloji
Psikoloji ile Sosyolojinin kesişim alanında Sosyal Psikoloji yer alır. Psikoloji bir davranış bilimidir. Sosyoloji de bir davranış bilimidir. Psikoloji, latent (gizli) ve manifest (açık) insan veya hayvan davranışlarını bilimsel metotlarla inceler. Ancak psikoloji, davranışı fertte cereyan etmesi itibariyle fert merkezli olarak ele alır. Yani psikolojinin ele alıp incelediği davranış ferdîdir. Buna karşılık sosyoloji, en az iki kişi arasında cereyan eden sürekli; kurumlaşmış davranışları inceler. Halbuki fert davranışını bir grup içinde gerçekleştirir. Bu nedenle psikoloji ile sosyolojinin kesişim alanında bir boş alan doğar. Bu alanı sosyal psikoloji kendisine konu olarak seçmiştir. Sosyal psikoloji, fertlerin belli bir sosyal grup içindeki davranışlarını inceleyen bir bilimdir.
Bir sosyal grup içerisindeki ferdin zihniyet (kognitif) dünyasının yapısı ve oluşumu, motivasyon, kültür, tutum ve inançlar sosyal psikolojinin temel konularını meydana getirir.  Ferdin bütün bu yapıları onun içinde bulunduğu sosyal yapı ile karşılıklı etkileşim halindedir. Bu nedenle psikolojizme ve sosyolojizme kaçmadan insanın bio-psiko-sosyal yapısını bir bütün olarak ele almak ve incelemek gerekir. Konu önemine binaen, ileride ayrı bir bölüm olarak ele alınacaktır.


Sosyoloji ve İktisat

İktisat veya ekonomi, sonsuz olan insan ihtiyaçlarını kıt kaynaklarla karşılama tekniğidir. Veya, mal ve hizmetlerin üretimini, değişimini ve tüketimini inceleyen bir bilim dalıdır. Demek ki iktisatın temel amacı insan ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Burada insan-madde ilişkisi söz konusudur. Halbuki sosyolojinin konusu insan-insan ilişkisi sonucunda oluşmaktadır. Ancak burada dikkat edilecek bir husus, iktisatın konusunu teşkil eden ekonomik olaylar her ne kadar bir sosyal olay görünümünde değillerse de sosyal olayı etkilemekte ve sonuçta sosyal olay mahiyetine dönüşmektedir. Mesela, sabahleyin evden çıkarken beyine “kürkümü almayı unutma” diyen bir hanımın akşamleyin beyi eve geldiği vakit, isteği yerine getirilmemişse huzursuzluk çıkarması gibi…
Sosyal olaylarda fizik olaylardaki gibi, mutlak belirleyicilik ilişkisini tespit etmek mümkün değildir. Zira sosyal varlığı yöneten ilke ve prensipler tabiat varlığını yöneten ilke ve prensiplerden farklı fonksiyonlar icra ederler. Bu nedenle günümüz sosyolojisinde tek sebepli açıklamalar terk edilmiş, onun yerini çok sebepli açıklamalar almıştır.