SOSYOLOJİ VE HUKUK İLİŞKİSİ

300
PAYLAŞ

SOSYOLOJİ VE HUKUK

Hukuk, başlangıcından beri sosyolojinin ilgilendiği bir konu olmakla birlikte, son zamanlara kadar sosyolojik bakışın temel bir odak noktası haline gelememiştir. Oysa hukuk, toplumsal sistemin veya toplumsal yapının diğer öğelerinden ayrı, soyut bir unsur değildir. Hukuk, toplumsal hayat üzerindeki örgütlü kamusal kon­trolün bir ifadesidir. Başka bir deyişle hukuk, toplumun organizasyonu ve düze­niyle yakından ilgili bir toplumsal olgu olup toplumsal organizasyonun gerçekleş­mesinde ve toplumsal düzenin sürdürülmesinde önemli işleve sahip bir kurumdur. Toplumsal örgütlenme ilkeleriyle ve kurallarıyla yakından ilgilenen bir bilim dalı olarak sosyoloji, belli bir toplumdaki mevcut hukuksal kavramları, kuralları ve ör­gütleri kendisine inceleme konusu yapan hukuk biliminin gelişmesine çok önem­li katkılarda bulunur. Bir toplumsal kurum olarak hukuka hayat veren toplumsal örgütlenme ve yapılanma ilkeleri kavranmaksızın, herhangi bir hukuk sistemini yeterince kavramak mümkün olamaz (Ellwood, 1910: 576). Sosyologlar, toplumsal kurumlarla ve bu kurumların hayat verip desteklediği toplumsal örgütlerle ilgile­ nirler. Bu kurumlar ve örgütler, toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanmasında ve düzenin sağlanmasında büyük öneme sahiptirler. Aile, ekonomi, siyaset, eğitim, din ve hukuk gibi temel kurumlar, toplumsal yapının esaslı bileşenleri olarak, bi­lim olarak sosyolojinin ana inceleme konusunu oluştururlar (Trevino, 2008: 2). Hukukun kapsamlı bir kavranışı açısından, hukuk ile diğer toplumsal kurumlar ilişkisine ait sosyolojik bilgi, büyük bir değer taşır.

Toplumsal hayatta hukuk normlarıyla diğer toplumsal davranış kuralları ve ka­lıpları arasında karşılıklı bir ilişki ve etkileşim söz konusudur. Buna rağmen, hu­kuk normlarının diğer toplumsal davranış kurallarını nasıl belirlediği ya da onlar tarafından nasıl şekillendirildiği hususu, hukuk biliminin inceleme konusu yapıl­maz. Hukukun gücü nedir? Hukuk toplumsal hayatta insan davranışlarını nasıl be- lirliyor? Hukuksal normların etkili olmalarında veya etkisiz kalmalarında rol oyna­yan faktörler nelerdir? gibi sorular, hukuk biliminin değil, sosyolojinin yanıtlaması gereken hususlar olarak karşımıza çıkar (Timasheff, 1937: 226-227).

Hukuk hakkındaki tartışmaların ve çalışmaların çoğu, doktrin üzerinde yoğun­laşan hukuk teorisyenlerinin ve uygulamacılarının tekelinde kalmıştır. Bunlar, hu­kuksal kavramları açıklamaya, hukuk kurallarını sınıflandırmaya ve sistemleştirme­ye, yargılama sürecindeki akıl yürütme ve karar oluşturma kalıplarını, yönelimleri­ni ve bunlar arasındaki çelişkileri analiz etmeye çalışmışlardır. Pozitif hukuk teori­si ve uygulaması alanında çalışmalar yaparken ve bu bağlamda yargı kararlarında yansıtılan değerleri ve yargıçların somut olayları çözme tarzlarını tartışırken, zaman zaman toplumsal değişkenlere de başvurmuşlardır. Ancak, bu başvurunun yeterli düzeyde olduğu söylenemez. Bunda birçok etkenin yanı sıra, hukuka yönelik sos­yolojik ilginin yetersizliğinin temel bir rol oynadığı ileri sürülebilir. Hukuk olgusu­nu, sosyolojik bir araştırma konusu olarak ele alıp inceleyen hukuk sosyolojisi, sosyoloji bölümlerinden ziyade hukuk akademisyenleri tarafından hukuk fakülte­lerinde öğretilen bir konu olmuştur. Birçok sosyolog, hukuku, toplumsal kontrol ve sapkın davranış gibi, daha geniş sosyolojik ilgi alanlarının bir türevi olarak gör­müştür. Bu çerçevede yapılan hukuk tanımlarında, hukukun normatif karakteri vurgulanarak yasaları ihlal eden davranışlara karşı gösterilen tepkilerle ilgilenilmiş- tir. Hukuk üzerindeki sosyolojik çalışmalar, çoğunlukla suç hukuku ve onun uy­gulanması hakkındaki tartışmalarla sınırlı kalmıştır (Anleu, 2000:1).

Hukuk bilimi: Belli bir toplumdaki mevcut hukuksal kavramların, kuralların ve örgütlerin oluşturduğu bütüne pozitif hukuk düzeni, bu düzeni incelemeye çalışan bilim dalına ise hukuk bilimi adı verilir.

Hukuk ve sosyoloji, genel olarak iki farklı disiplin ve bilgi bütünü şeklinde su­nulmuştur. Hukukçular, öncelikle hukuksal muhakeme süreciyle ve mahkemele­rin faaliyetleriyle ilgilenirken; sosyologlar, daha çok, hukuk ile toplumsal kurum­lar, siyasal yapılar ve ekonomik koşullar arasındaki karşılıklı bağlantılarla, hukuk­sal kurumlar ile diğer ihtilaf çözme ve toplumsal kontrol biçimleri arasındaki iliş­kilerle ilgilenmişlerdir. Toplumsal araştırmacılar, daha bireysel veya mikro ölçek­te, yargıçlar, avukatlar ve sade vatandaşlar gibi, hukuk sürecinde rol oynayan farklı aktörlerin hukuku, hukuksal kavram ve kuralları, hukuksal kurumları ve söylemi nasıl yaşadıklarını, kullandıklarını ve yorumladıklarını incelemişlerdir. Anleu’ya (2000) göre hukuk, sadece hukuk uygulamacılarının ve yargı personeli­nin erişebildiği bir bilgi bütünü olmadığı gibi, yalnızca formel hukuk sistemi için­de yer alan yapılar ve süreçler tarafından da oluşturulmaz. Aynı şekilde hukuk, sadece yargıç, savcı, avukat, polis ve adliye görevlileri gibi hukuksal rolleri olan personelin etkinliğinden de meydana gelmez. Hukuk, toplumsal kontrolü veya düzeni sağlamaya yönelik bir kurallar, kurumlar ve pratikler bütünü olarak anla­şılmalıdır. Hukuk, toplumsal sistemin bütünleyici bir ögesi olup bu sistem içinde­ki ekonomik ilişkiler, kültürel değerler, toplumsal yapılar, toplumsallaşma süreç­
leri, siyasal kurumlar ve ideolojiler tarafından şekillenen ve onları şekillendiren bir toplumsal olgudur.

Hukuk hakkındaki sosyolojik çalışmaların, genellikle suç hukuku konusundaki tartışma­larla sınırlı kalmasının nedenlerini araştırınız.

Hukuka yönelik diğer yetersiz bir yaklaşımı, hukuku daha çok toplumsal re­form uygulamalarının bir aracı olarak değerlendiren anlayışın temsil ettiği söylene­bilir. Hiç kuşkusuz sosyolojinin 19. yüzyılda ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkma­sından itibaren, temel ilgi alanı toplumsal değişme olmuştur. Zaten sosyolojinin oluşum dönemi, geniş ölçekli ekonomik, toplumsal ve siyasal dönüşümlerin ya­şandığı bir devirdir. Başlangıcından itibaren toplumsal değişme olgusuyla yakın­dan ilgilenen sosyolojinin de etkisiyle özellikle 20. yüzyılda hukuk, arzu edilen yönde toplumsal değişmeyi gerçekleştirmenin bir aracı ya da kaynağı olarak görül­müştür. Bu bağlamda, refah devleti uygulamaları kapsamında öngörülen toplum­sal programların uygulanmasında ve toplumsal reformların gerçekleştirilmesinde hukuka başvurulmuştur. Birçok yorumcu, hukuka yönelik böylesine basitleştirici ve araçsal nitelikteki yaklaşımın sınırlılıklarına işaret ederek, hukuk alanındaki analizlerine, hukuk kurallarının, hukuksal kurumların ve hukuksal rol oynayan ak­törlerin yanı sıra; hukuk kültürünü, ideolojisini ve söylemini de katmışlardır. On­lara göre hukuk, sadece toplumsal reform yapmak veya istenilen yönde toplumsal değişim sağlamak üzere kullanılan edilgen bir araç olarak görülemez; hukuk, hem toplumsal ilişkileri, kimlikleri ve kurumları şekillendiren önemli bir güçtür, hem de toplumsal sistem içindeki diğer ögelerce oluşturulan ve şekillendirilen bir olgudur (Anleu, 2000).

Ünlü filozof Immanuel Kant, 18. yüzyılın son çeyreğinde hukukçuların halen bir hukuk tanımı bulmaya ve yapmaya çalıştıklarına dikkati çekmiştir. Günümüz­de de hukuk kavramının üzerinde fikir birliğine varılmış bir tanımı mevcut değil­dir. Ancak bu, hukuku tanımlama girişimlerinin olmadığı veya son bulduğu anla­mına gelmez. Örneğin, ABD Federal Yüksek Mahkeme üyesi Oliver Wendell Hol- mes, hukuku, oldukça pratik sayılabilecek bir şekilde, mahkemelerin uygulamala­rına ilişkin kehanetler ya da tahminler olarak nitelendirmiştir. Benzer şekilde, baş­ka bir Federal Yüksek Mahkeme üyesi Benjamin N. Cardozo, hukuku, otoritesine meydan okunduğunda mahkemeler tarafından uygulanan, bir öngörüyü makul bir kesinlikle haklı çıkarmak üzere tesis edilen bir davranış kuralı veya ilkesi olarak ta­nımlamıştır. Hukuk felsefecisi Hermann Kantorowicz ise, hukuku, dışsal davranışı çerçeveleyen, muhakeme edilebilir toplumsal kurallar bütünü olarak tanımlamıştır (Trevino, 2008:5).

Hukuk, tıpkı aile, din, eğitim ve devlet gibi, tanımı oldukça zor bir sözcüktür. Bugüne kadar hukuku tanımlamak için sayısız girişimde bulunulmuştur. Şüphesiz birçok tanımı da yapılmıştır. Bununla birlikte hukuk, gerçek dünyadaki somut bir nesneye gönderme yapmaz; genellikle bir kavram ya da sürece işaret eder. Huku­kun hiçbir tanımı, herkesi tatmin edemez. Herhangi bir tanımın doğru ya da yan­lış olduğu da iddia edilemez. Hukuk tanımları, genel olarak geleneğe dayalıdır. Bir anlamda hukuk, herkesin “hukuk”tan ne anladığına da bağlıdır. Ancak herkesin, yekpare bir zihinsel yapıya sahip olduğu da söylenemez. Bu açıdan bakıldığında, çeşitli hukuk tanımlarının varlığını doğal karşılamak gerekir. Bu tanımlar, iyi ya da kötü, yeterli veya yetersiz olabilir. Hukuk sözcüğü, bazen dar anlamda bir kurallar kitabını ifade ederken bazen de bir dizi normu anlatır. Avukatlar, hukuka bakın
dedikleri zaman, birtakım formel, yazılı kuralları içeren kitaplara başvurmayı söy­lemiş olurlar. Yine, “Yargıçlar hukuka göre karar vermekle yükümlüdürler” veya “Parlamento yasaları yapma gücüne sahiptir” dendiğinde, hukuk sözcüğü benzer anlamda kullanılmış olur. Ayrıca hukuk sözcüğüne, hukuk kurallarını uygulamak­la görevli kurumlara ve bu kuralların icra edilme prosedürlerine işaret etmek üze­re de başvurulur. Suç işlediği iddia edilen bir kimse yakalandığında veya tutuklan­dığında, onun adaletin pençesine düştüğü ifade edilir (Friedman, 1977: 3).

Ünlü antropolog Bronislaw Malinowski’ye göre hukuk, yükümlülüklerin dü­zenlenmesinin ve şekillendirilmesinin spesifik bir sonucudur. Hukuk, bir kimsenin acı çekmeksizin ya da ıstırap duymaksızın kendi sorumluluklarından kaçınmasına izin vermeyen olgudur (Trevino, 2008: 5). Antropolog E. Adamson Hoebel’e göre, bir normun ihmaline veya ihlaline düzenli bir şekilde cevap veriliyorsa, söz konu­su norm, bir kişi veya grup tarafından fiziksel güç ya da tehdit yoluyla uygulanı­yorsa, bu kişi veya grubun bu şekilde davranma hakkına ya da ayrıcalığına sahip olduğu toplumsal olarak kabul görüyorsa, o normu hukuk normu olarak görmek gerekir. Weber, bir kuralı veya emri, eğer o kural veya emir fiziksel veya psikolo­jik zorlama olasılığı ile dışsal olarak garanti edilmişse ve bu zorlama, ihlali önle­mek ve uyumu gerçekleştirmek amacıyla özel olarak yetkilendirilmiş veya bu amaç için hazırlanmış kimselerden oluşan bir grup tarafından uygulanıyorsa “hu­kuk” olarak adlandırır (Friedman, 1977: 4). Sosyolog Alan V. Johnson ise hukuku, bir hükümler bütünü ve bu hükümler bütününü ifade eden ya da uygulayan ör­gütlü etkinlikler seti olarak kavramlaştırır (Trevino, 2008: 6).

Yukarıda ifade edilen antropolojik ve sosyolojik nitelikteki tanımlara karşılık hukuk bilimi ya da hukuk doktrini tarafından yapılan tanımlar ise genellikle şöy­ledir: “Hukuk, toplum hayatında kişilerin gerek birbirleriyle gerekse toplumla iliş­kilerini düzenleyen ve uyulması kamu gücü ile desteklenmiş bulunan toplumsal kurallar bütünüdür.” Pozitif hukuk kapsamında yapılan hukuk tanımlarında, huku­kun devletin zorlama gücüne dayalı yaptırımlarla garanti altına alındığı ve uygu­landığı hususu öne çıkarılırken; sosyolojik açıdan yapılan tanımlarda, yaptırımların temelinde yer aldığı varsayılan toplumsal zorlama vurgulanır. Hukuk kurallarının gerisindeki bu toplumsal zorlama ile kastedilen ayıplama, aşağılama ve kınama gi­bi tepkilerin ötesine geçen, son derece etkili bir fiili zorlamadır. Toplum, hukuk kurallarını ihlal edenleri bir şey yapmaya ya da yapmamaya zorlar; suçluyu ken­dince cezalandırır, örneğin onu boykot eder, gruptan atar, recmeder (taşa tutarak öldürür) veya linç eder. Geniş anlamda toplumsal zorlama, devletin eliyle uygula­nan cebir ve infaz türlerini de içerir (Gürkan, 1994: 46-47).

Yukarıda özetlenen farklı hukuk tanımlarının ortak bir niteliği vardır; hukukun temelinde, emredici normları, kurumları, süreçleri ve kuralları koyan, yorumlayan ve uygulayan insanları buluruz. Toplumsal hayatta gözlenen bütün kurallar, huku­kun bir parçası veya ilgi konusu değildir; sadece toplum açısından önem verilen, kamusal yanı ağır basan, yetkili kişi ve kişilerce uygulanması bir hak olarak görü­len normlar, hukukun konusunu oluşturur.

Hukuk dünyası, daha ziyade emredici kuralların, bunları icra eden kurumların ve bunların tümünün toplum üzerindeki etkisinin dünyasıdır. Bu açıdan bakıldı­ğında ulusal hukuk sistemi kadar, şirketlerin de mikro ölçekte hukuk sistemlerin­den söz edilebilir. Şirketlere bir toplumsal grup türü olarak bakıldığında, bunların normlar koydukları ve onları uygulamaya çalıştıkları görülür. Üstelik bu normların da yaptırımları vardır; çalışanlarını ikramiye vererek, mevki ve rütbece yükselterek ödüllendirdikleri gibi, para cezası vererek, mevki ve rütbece indirerek veya işten

 

atarak cezalandırırlar da. Ulusal hukuk açısından bakıldığında, bir şirketin özel meseleleri olarak görülen bu türden uygulamalar, şirketin aynı zamanda bir toplu­luk türü olduğu kabul edildiğinde mini bir hukuk sisteminin ögeleri olarak anlam ifade eder. Hukuk, bir toplumun, bir topluluğun, bir grubun veya organizasyonun yönetme gücünün bir parçası olarak karşımıza çıkabilir. Bu çerçevede bir kulüp veya kabilenin hukukundan da söz edilebilir. Eğer, bu grupların bir takım gelenek­leri ve kuralları varsa ve bunların bağlayıcı olduğu kabul ediliyorsa, o grup bir hu­kuk sistemine sahip demektir. Üstelik bunun mutlaka formel bir şekilde cereyan etmesi de şart değildir. Çünkü hukukun kesin evrensel gerçekliğe sahip mutlak bir tanımı yoktur. Hukuka sosyolojik bakış bağlamında araştırmacılar, gerek devlet ge­rek toplumsal gruplar ve örgütler çerçevesinde gözlenen hukuksal nitelikli tüm kuralların nasıl oluştuklarını ve uygulandıklarını, ne ölçüde itaat gördüklerini ve ihlal edildiklerini, insan davranışlarını nasıl etkilediklerini ve onlardan nasıl etki­lendiklerini incelemeye çalışırlar (Friedman, 1977:5). Hukuka sosyolojik yaklaşım kapsamında üretilen kavramların neredeyse hepsinde, hukuk normları, tamamen bir devlet gücünün yaratımı olarak değil; bazı toplumsal gerekliliklerden doğan, kimi toplumsal talepleri yansıtan kurallar olarak görülürler. Buna göre hukuk, bir hukuk kuralları sisteminden daha fazlası olup toplumsal ilişkilerle bağlantılı, onla­rı düzenleyen bir hukuksal ilişkiler setidir. Hukuk normu, toplumsal olarak şekil­lendirilen ve değiştirilebilen insan yaratımı bir olgudur. Hukuk normu, sadece doğrudan gerçekleşme yoluyla toplumsal hayatta işlerlik göstermez; hukuk norm­ları gerçekleşmemiş olsa bile, hukuk normları hakkındaki bilgi ve hukuksal bilinç- lilik, dolaylı olarak da toplumsal ilişkileri etkiler (Krystufek, 1974: 273).

Tarihsel süreç içerisinde hukuku, her toplumda diğer toplumsal düzen kuralla­rından ayırt etmek kolay değildir. Bu bağlamda kamusal bir otorite ya da güç tara-                                              ^^ tından desteklenen din ve ahlak kuralları, aynı zamanda hukukun kapsamı içinde de değerlendirilebilir. Her ne kadar yazılı hukuk kuralları, günümüzde daha çok ^b^^k formel bir nitelik taşımaktaysa da her zaman ve her yerde bu niteliğe sahip oldu­ğu da ileri sürülemez. Çünkü hukuk, her toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel şartlarına, yaşam biçimine, dünya görüşüne, düşünsel yapısına, geleneklerine ve göreneklerine göre farklılık gösterdiği gibi, aynı toplumda zaman içinde de deği­şiklik gösterir. Yazılı olan ve olmayan kuralları bünyesinde barındıran hukuk, ya­zının icadından önce doğal olarak yazılı kurallar bütünü anlamına gelmediği gibi, yazının icadından sonra da sadece yazılı kurallar bütününü ifade etmez. Toplum­sal sistem içinde yazılı kuralların ve yazılı olmayan kuralların yeri ve önemi, zama­na ve yere göre değişir. Bir toplumun hukuk düzeni, çoğu zaman zannedildiği üzere, sadece yasama organı tarafından veya bilinçli insan müdahalesiyle oluştu­rulan kurallardan oluşmaz. Söz konusu düzenin unsurları arasında yazılı kurallar­dan başka, yargı organlarının kararları, yazılı olmayan genel hukuk ilkeleriyle örf ve adet kuralları da bulunur.

Hukuk, uzun süre toplumsal bilimlerle yakın bir ilişkiden uzak bir genel uygu­lama veya yaygın bir pratik alanı olarak görülmüştür. Bu konudaki asıl kusurun hukukçulara ait olduğu söylenebilir. Çünkü hukukçular, hukuksal sorunları, çoğu zaman hukuk kurallarının doktrin bakımından doğru yorumlanmasına ilişkin so­runlar olarak görmüşlerdir. Oysa hukuk, her şeyden önce bir toplumsal kurumdur. Bir toplumun veya grubun varlığını sürdürebilmesi için hayati işlevleri olan temel kurumlardan birisidir. Başka deyişle hukuk, toplumda bazı işlevleri yerine getir­mek, kimi işleri yoluna koymak üzere örgütlenmiş kurumsal bir etkinliktir (Lle- wellyn, 1949:1289). Bir toplumsal kurum olarak hukuk, fiziksel araçların, değerle­rin, normların, kalıplaşmış ilişkilerin ve davranışların yerleşik usul ve pratiklerin,sembollerin ve standartların bütünüdür. Bu niteliği ile de sosyolojinin temel ince­leme konularından biridir.