Sosyoloji Teorileri ve Ortak Özellikleri

PAYLAŞ

 

Sosyoloji teorileri, toplumun ya da bazı sosyal olguların bilimsel kabul edilen bir metotla incelenmesiyle varılan genellemelerdir. Sosyologlar, sosyolojinin bir disiplin olarak şekillenmeye başladığı XIX. yüzyılın ortalarından günümüze kadar uzanan süreçte, toplumu bilimsel olarak anlayabilmek ve toplumsal ilişkileri anlamlandırabilmek için çeşitli teoriler geliştirmişlerdir. Bu teoriler kronolojik bir yaklaşımla “klasik teoriler” ve “günümüz teorileri” olmak üzere iki kategoride incelenmektedir. Bilindiği üzere bilim adamları araştırma alanına giren çeşitli durumlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları göz önünde bulundurarak bazı kategoriler oluştururlar. Bu kategoriler realitede olmayan ama realiteyi daha iyi anlamayı sağlayan araçlardır. Kategorileştirme işlemi iki tarafı keskin bir bıçak gibi, bazı gerçekleri daha iyi görünür hale getirirken bazılarını da karartır. Sosyolojideki “klasik teoriler” ve “günümüz teorileri” ayrımı, bu husus göz önünde bulundurulmayacak olursa -teorilerin kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılabileceklerini sanmak gibi- hatalı değerlendirmelere neden olabilir. Halbuki sosyolojide gerçekten yenilik getiren teorik gelişmelerin ender olduğu bilinmektedir.
Günümüz teorileri, klasik teorilerin açtığı perspektifle geliştirilmiş ve o teorilerin attığı temeller üzerinde yükselmiştir. Sosyolojide paradigma kolay değişmemektedir. Yani, Thomas Kuhn’un bilimin gelişmesine dair teorisi sosyal bilimler alanında -kendisinin de kabul ettiği gibi- kısmen geçerlidir. Bununla birlikte sosyal varlık alanının belki de en karakteristik özelliği olan ‘değişme’, bu alanın içinde var olan ve ondan bağımsız olması mümkün olmayan bilimsel üretim için de geçerlidir. Yani ‘varlığın gerçek bilgisi’ olma iddiasındaki bilim ve onun bir alt-kümesi olarak ‘toplumun gerçek bilgisi olma’ iddiasındaki sosyoloji de sürekli olarak değişmektedir. Bu değişmenin gelişme yönünde olup olmadığı hususu, özellikle bilim alanında pek tartışma götürmez görünmektedir. Kısacası sosyoloji, sürekli olarak gelişmekte, adeta tomurcuklanarak yeni alt dallar vermekte, yeni teoriler üretmekte ve bilgi birikimini arttırmaktadır. Hali hazırda bir ‘bahçe’den çok bir ‘şantiye’yi andıran bu bilgilerin düzene sokulması ancak “sosyoloji teorileri” başlığı altında mümkün olabilir. Çünkü ileride açıklanacağı üzere, sosyolojinin ulaştığı her bilgi ya bir teoriden yola çıkmakta ve onu geliştirmekte ya da yeni bir teoriye kapı aralamaktadır.
Sosyoloji, sosyoloji teorilerinin oluşturduğu bir bilimsel küme olarak düşünülebilir. Yani sosyoloji, teorilerden ibaret bir bilimdir. Bu nedenle biz “klasik sosyoloji” ile “klasik sosyoloji teorileri” ve “günümüz sosyolojisi” ile “günümüz sosyoloji teorileri” ifadelerini eş anlamlı terimler olarak kullanmaktayız. Ama burada önce sosyolojinin niçin teorilerden ibaret bir bilim olduğunu, sonra da “klasik sosyoloji” ve “günümüz sosyolojisi” ayrımının neye dayanarak yapıldığını açıklamamız gerekiyor.
Bilim varlık alemindeki neden-sonuç ilişkilerini belirleme faaliyeti olduğundan determinist olmak zorundadır. Tabiatta çok daha katı, düzenli ve belirgin olan determinizm, sosyal varlık alanında esnek ve karmaşık bir şekilde kendini gösterir. Bu husus, fen bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki temel farklılığı belirlemenin yanı sıra, sosyolojinin niçin teorilerden ibaret bir bilim olduğunu da açıklamaktadır: Bir olgunun ortaya çıkmasına neden olan faktörler ne ölçüde çok ve değişken olursa, kurulacak deterministik ilişki, “yeterlilik ilişkisi” olmaktan o ölçüde uzaklaşmakta ve “gereklilik ilişkisi”ne dönüşmektedir. Bilimde yeterlilik ilişkisinin kurulması, yeni bir “kanun”un keşfi, gereklilik ilişkisinin kurulması ise yeni bir “teori”nin geliştirilmesi demektir. Sosyal varlık alanındaki determinizmin niteliği, ancak “teori” geliştirmeye izin vermektedir.
Sosyolojinin kuruluş döneminin ürünü olan “klasik teoriler” ile “çağdaş teoriler” arasındaki temel farklılık bu noktada kendini gösterir. İlk dönem sosyologları, sosyal olguları açıklamada faktörler arasındaki “yeterli ilişki”yi bulduklarını sanmışlar; bu yüzden vardıkları genellemeleri “kanun” olarak ortaya koymuşlardır. Günümüz sosyolojisi çok daha mütevazi bir tutum sergilemekte, sosyal alanda “yeterlilik ilişkisi”nden söz etmenin son derece güç olduğunu görmekte ve “gereklilik” ilişkilerini kurmaya çalışmaktadır. Bu nedenle genellemelerini “kanun” değil “teori” olarak ifade etmektedir.
Bu cümlelerden kurucu sosyologların önemini küçümsemek gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Bugün sosyoloji kitaplarında gördüğümüz Marx, Weber ya da Durkheim’e yapılan atıflar onların önemini belirtmeye yeter. Kaldı ki, Bourdieu’nün de belirttiği üzere sosyolojinin en büyük zorluklarından biri, “bilim dünyasındaki gerçekler ilk defa ortaya çıkarılırken, bunun hangi engellere rağmen başarıldığının bilinmesidir.”  Bu nedenle sosyoloji teorilerinin nasıl bir sosyal zeminde geliştiğini bilmek onları anlayabilmenin ilk şartıdır.
Sosyoloji öncelikle endüstrileşmenin bir meyvasıdır. Bu, sosyolojinin XIX. yüzyıl tarihli ve Avrupa patentli olması anlamına gelir. Avrupa’ya özgü karmaşık bir dizi oluşturan tarihsel birçok faktörün ortaya çıkardığı endüstri, -”endüstri toplumu” ifadesinden anlaşılacağı üzere- daha önce eşi görülmemiş yeni bir toplum modelini şekillendiren bir itici güç olmuştur. Yeni bir toplum modeli, yeni bir insan tipi, yeni ilişkiler ağı demektir. Her yenilik yeni sorunlar, yeni uyum güçlükleri doğurur ve her doğum sancılıdır. XIX. yüzyılda Avrupa, endüstrileşmeyle birlikte ortaya çıkan sorunları tüm şiddetiyle yaşamış; bu sorunları kısmen çözmüş, her çözüm -ve gelişme- yeni sorunlara kapı aralamıştır. Endüstrileşme motorunun her geçen gün biraz daha küçülttüğü bir dünyada sosyal problemler sınır tanımamakta; bir toplumda görülen sorunlar ‘saat farkı’yla da olsa diğer toplumları ilgilendirmektedir. Sosyoloji bu problemleri gidermeyi amaçlayan bir bilimdir.
Sosyolojinin endüstrileşmeyle birlikte ve endüstri toplumunun problemlerini giderme çabasıyla ortaya çıkan bir bilim olmasının, “teoriler”i doğrudan ilgilendiren bir yönü vardır. Sosyoloji, bilimin adeta dinin yerini aldığı bir dönemde doğmuştur. Bilimsel gelişmelerin hızla tekniğe dönüşerek sosyal hayatı değiştirmeye başladığı bu dönemde, sosyolojinin de fen bilimin büyüsüne kapılması kaçınılmazdı. O dönemde “bilim” ile “fen bilimleri” eş anlamlı terimler olduğundan “felsefe” kategorisinde yer alan sosyolojik düşünce, öncelikle bilim olma haysiyetini kazanmalıydı. Bunun için fen bilimlerinin yöntemlerini benimsemekten başka bir yol yoktu. Başarılı sonuçları aşikar olan bu yöntem sosyal alana da uygulanabilir ve aynı başarıyı toplumsal problemlerin çözümünde de gösterebilirdi. Böyle bir düşünce zemininde bakıldığında, “toplum”un “doğal” bir olgu olarak düşünülmesi, toplumsal alanda “kesin bir determinizm”in aranması ve üretilen bilgilerin “mutlak doğrular, kanunlar” olarak görülmesi kaçınılmazdı. “Klasik sosyoloji” ve “günümüz sosyolojisi” arasındaki temel farklılık, bu noktada yatmaktadır. Çünkü sosyolojide klasik olarak isimlendirilen dönemden çıkış, ‘fen bilimlerinden metodolojik kopuş’la başlar. Daha açık bir ifadeyle, sosyal bilimlerin konusu olan toplum ile fen bilimlerinin konusu olan tabiat arasında “derece” değil “mahiyet” farkı olduğunun farkedilmesi, özgün metotlar arayışına girilmesine neden olmuştur.
“Günümüz sosyolojisi” bu yönelimin çizdiği rotada katedilen mesafenin adıdır. Bugün, sosyolojinin kanunları olmadığını, olmasının da en azından kısa vadede mümkün görünmediğini düşünüyoruz. Bu nedenle günümüz sosyolojisi ‘geçerli’ sosyoloji teorilerinin toplamından ibaret bir bilimdir. Burada ‘geçerli’ terimini özellikle vurguluyoruz. Çünkü, yanlışlanmış olan teorilerin yeri “sosyoloji” değil, “sosyoloji tarihi”dir. Ama ‘yanlışlanmış’ ifadesiyle bütünüyle yanlışlanmış olmayı kastediyoruz. Bir teoriye getirilen tutarlı eleştiriler, onun tümüyle yıkılması değil, aksine sınırlarının belirginleşmesi ve ışığını tuttuğu alanın daha iyi görünmesi anlamına da gelir. Sosyolojide tarihin mezarlığına ancak tutulacak bir yanı kalmamış teoriler gönderilebilir. Örneğin, A. Carrel’in de benimsemiş olduğu ve “gerçekte bir ülke nüfusunun muhtelif sınıflara bölünmesi ne tesadüfün, ne de sosyal konvansiyonların eseridir. Bunun derin bir biyolojik sebebi vardır. Çünkü o, fertlerin fizyolojik ve zihni özelliklerine bağlıdır… Bugün proleter olanlar bu durumlarını vücutlarının ve akıllarının ırsî kusurlarına borçludurlar”  ifadesinde kendini tipik olarak gösteren ırkçı tabakalaşma teorisi gibi.
Biz burada sosyoloji tarihine gönderilmiş teorileri ve klasik teorileri bir tarafa bırakacak, kısmen de olsa geçerliliği olan teoriler ve günümüz teorileri üzerinde duracağız. Bilindiği üzere böyle bir konu müstakil, hacimli bir eser oluşturacak genişliğe sahiptir. Biz, çalışmamızın planında çizilen sınırlar içinde, teori hakkında genel bir bilgi vermek ve belli başlı teorileri özetlemekle yetinmek zorundayız. Söz konusu teorilerden fonksiyonalizmi diğerlerine kıyasla daha geniş olarak inceledik. Çünkü çağdaş sosyolojide başlıca teorik mücadele özellikle fonksiyonalizm ile “diğerleri” arasındadır. Başka bir ifadeyle öteki teoriler ya fonksiyonalizme yöneltilen eleştiriler üzerinde yükselmiştir ya da bu teoriyle hesaplaşmak zorunda kalmıştır. Bu konularda geniş bilgi isteyen okuyucu, yararlandığımız kaynaklar arasında isimleri zikredilen eserlere müracaat etmelidir.