Sosyoloji Teorileri ve Ortak Özellikleri :Bilimsel Olma

Sosyoloji teorileri, belirli bir sosyal olgunun bilimsel kabul edilen bir metotla incelenmesiyle varılan genellemelerdir. Görüldüğü üzere bu tanım her şeyden önce, bilimsel bir metotla geliştirilmeyen teorileri dışlamaktadır. Bilim adamı niteliğiyle sosyolog öncelikle bilimin tanımını yaparak alanını ve sınırlarını belirlemek, bilimsel olanla olmayanı ayırt etmek zorundadır. Bu düzlemden bakıldığında teoriler “normatif teori” ve “bilimsel teori” olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Özellikle sosyolojide zaman zaman bu iki kategorinin birbirine karıştırıldığı görüldüğünden bu ayrım üzerinde kısaca duralım:
Normatif teori temelde gerçek saydığı birtakım değerlerden yola çıkan ve belli bir amaca ulaşmak için birbirleriyle ilişkili bir dizi önerme ileri süren teoridir. Değer yargıları içermesi ve eyleme yönelik olmasıyla bilimsel teoriden ayrılan normatif teori, bazı uygulamalı alanlarda sosyal problemlerin çözümü için sistematik bir eylem programı geliştirmede kullanılabilir.  Anlaşıldığı üzere bu tür teoriler, günümüzde “toplum mühendisliği” olarak isimlen-dirilen ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde reformcu yönetici elitler tarafından topluma “dayatılan” karakteriyle değer yüklü ve hoş olmayan bir anlam içeren siyasi programların felsefi temelini ifade etmektedir. Toplum mühendisliği, kesişen bir tarafı olmakla birlikte, ‘toplumun objektif bilgisi’ olma ve ‘bilim’ olma iddiaları olan sosyolojiyle özdeşleştirilemez. Diğer taraftan sosyoloji, ‘topluma yarar sağlamak’ çabasından vazgeçemeyeceği için, pratikte kaçınılmaz olarak toplum mühendisliğine dönüşür. Bu durumda toplum mühendisliğinin olabildiğince sosyolojik olma ve dayatma biçiminde değil, toplum tarafından arzu edilir -meşru- çerçevede olmak kaydıyla yararlı olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte özü ve iddiası itibarıyla sosyoloji teorileri normatif teoriler değil, bilimsel teoriler kategorisi içinde yer alırlar. Ama sosyoloji teorisinin bilim teorisinden ayrılan bir özelliği olduğunu da unutmamak gerekir. Bilim teorilerinin asıl yeri, salt zihinsel bir yönelim olmaları nedeniyle “felsefe”dir. Sosyoloji teorileri ise “sosyoloji”nin özü, çekirdeğidir. Temelde gerçek olarak kabul ettiği birtakım felsefi ve metodolojik ön kabullere dayanmakla birlikte, sosyal alanın yapısı ve dinamikleri üzerine sistematik açıklamalar ve öngörüler sağlamayı amaçlar. Bu nedenle metasosyoloji* adı verilen saf “metodolojik” teoriden farklı olarak “substantive” -gerçek, somut- teoridir.
Tüm sosyoloji teorilerinin temelini bilim teorileri oluşturur. Günü-müz sosyal bilim dünyasında bu teoriler genellikle “pozitivist”, “hermeneutic” (yorumsal) ve “realist” olmak üzere üç başlık altında toplanmaktadır.
Sosyoloji teorisi hangi bilim teorisine dayanıyor olursa olsun, öncelikle yeterli sayıda gözlem ve/veya deneye dayanılarak geliştirilmek zorundadır. Yani sosyoloji teorisi her şeyden önce “empirik teori” (empirical theory) dir. Bu, bilim teorilerini değil, doğrudan “bilim”i ilgilendiren bir husustur. Üstelik yeterince gözlem ve/veya deneye dayanmayan teorilerin kalıcı olma şansı da yoktur. Sosyoloji teorilerinin, -önemli ayrıntı anlamında- detaya inildiğinde, “bilim” kriterinin ötesinde “bilim teorileri”ni ilgilendiren bir yönü de vardır. Pozitivist bilim teorisinin deneyden kurama gitme ilkesine dayanan tümevarım yönteminin, K. Popper tarafından reddedilmesi ve yerine “hipotetik-dedüktivizm”in ileri sürülmesi bunun bir örneğidir. Hipotetik-dedüktivizm, gözlem yaparak teori geliştirmenin mümkün olmadığını, yani herhangi bir hipoteze atıfta bulunmadan gözlem yapmanın anlamsız olduğunu ileri süren bir yaklaşımdır. Popper’a göre teoriden yola çıkılmadığı takdirde, araştırmacının neyin peşinde olduğunu bilmesi mümkün değildir. Bilim adamı öncelikle bir teori ya da hipotez geliştirmeli, sonra potansiyel olarak yanlışlanabilir gözlemler yaparak hipotezini test etmelidir. Hipotetiko-dedüktif yaklaşım, araştırmacıya bir taraftan teoriye ulaşma yolunu açarken, diğer taraftan hipotezlerini empirik delillerle değerlendirmesine imkan tanımaktadır.