SOSYALİZM

 

 SOSYALİZM

 

Özel menfaatlerin
yerine genel menfaat­lerin önceliğini ve özel mülkiyetin yerine kamu
mülkiyetinin yerleştirilmesini savu­nan ekonomik ve siyasal doktrin şeklinde
tanımlanabilirse de; özellikleri ve yapıları birbirinden oldukça farklı pek çok
düşünce ve akıma “Sosyalizm” kavramı çerçevesin­de yer verilmesi,
tanımı zorlaştırmıştır. Bu itibarla sosyalizm kavramının değişik an­lamlarda
kullanıldığı görülmektedir. “Sos­yalizm” kavramı ilk defa İtalya’da
(1803), ardından da İngiltere’de (1822) ve Fran­sa’da (1831) kullanılmıştır.
Sosyalizm 1835 tarinli Dictionnaire de l’Acadenüe França-ise’ de yer almamış, ancak
1877’deki yeni baskısında “toplumun durumunu değiştir­meyi savunan
kişilerin doktrini” şeklinde tanımlanmıştır. Üretim araçlarının kamuya mal
edilebilmesi konusunda izlenen yön­temlerin farklılığı, birbirinden değişik sos­yalist
anlayışların gelişmesinde etken ol­muş ve bu çerçeve dahilindeki düşünceler
çeşitlenmiştir.

Sosyalizm tarihsel
olarak iki evreden geçmiştir. Düşünsel bir çabanın ürünü olan ve mevcut sisteme
alternatif muhayyel bir düzen fikrini işleyen Marks’tan Önce yaşa­mış
düşünürlerin savundukları sosyalizme Ütopik Sosyalizm denmiştir ki, bu, sosya­lizmin
ilk devresini temsil etmektedir. Sos­yalizmin ikinci devresi ise K. Marks ve F.
Engels’in savundukları ihtilâlci sosyalizm olup Bilimsel Sosyalizm olarak ifade
edil­miştir.

Sosyalist düşünce ve
akımlar, her ne ka­dar XIX. yüzyılda ortaya çıkmış iseler de tarihsel olarak,
bu tür düşüncelerin başlan­gıcını çok eskilere götürmek mümkündür. Sosyalist
doktrinleri Eski Yunan filozofu Eflatun’a dayandıranlar bulunmaktadır. Bu
itibarla ütopik sosyalizm Eflatun’la başlatı­labilir.

Eflatun, eserlerinde
“ideal devlet nasıl olmalıdır?” sorusunu cevaplamaya çalış­makta olup
ona göre devletin adil olması için devlette buna uygun bir örgüt ve bir hâkim
(egemen) sınıfın olması gerekir. Devleti hâkim sınıf anlayışı ile ele alan Ef­latun,
yöneticilerin kişisel eğilimlerden arınmaları için aile ve mülkiyetten uzak ol­malarını
savunmakla, XIX. ve XX. yüzyıl­daki sosyalist düşüncelere, Özellikle mülki­yet
konusundaki fikirlerle ilham kaynağı olmuştur.

Yüzyıllar sonra
İngiliz Thomas More (1478-1535) XVI. yüzyılın başında yazdığı Ütopia adlı
eserinde eşitliğe, kamu mülki­yetine ve din hoşgörüsüne dayalı muhayyel bir
toplum düzenini anlatıyordu. T. Mo-re’dan sonra, onun yazdığı kitap özelliğinde
çeşitli kitaplar yazıldı. Tommasso Campa-nella (1568-1639)’nın Linitas Solis
(Güneş

Ülkesi) adlı eseri de
bu meyanda örnek ve­rilebilir. Eflatun’un Cumhuriyeti, More’un Utopia’sı gibi
Linitas Solis de, karşılıklı ko­nuşma (muhavere) şeklinde yazılmış bir eser
olup burada canlandırılan toplumsal düzende aile ve mülkiyet yoktur. XVII.
yüzyılın başlarında İngiltere’de François Bacon (1561-1626), yazdığı New
Atlantis (Yeni Atlantik) adlı eserinde de, o günün sosyal sorunlarına muhayyel
bir çerçevede çözüm arıyordu.

XIX. yüzyılda İngiltere,
Fransa ve Al­manya’da sosyalizmin gelişmesi, çağın konjonktürel sosyal ve
ekonomik problem­leriyle yakından ilgili olmuştur. XVIII. yüzyılın ortalarında
İngiltere’de başlayan sanayileşme; toplumun ekonomik ve sosyal yapısını tamamen
bozmuş ve bir dizi sosyal sorunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Toplumda
yaşanan büyük değişikliklerin başında kırsal alandaki insanların şehirler­deki
fabrikalarda çalışmak için büyük bir hızla endüstri merkezlerine akın etmeleri,
düşük ücretle, gayri insanî şartlarda çalış­mak zorunda kalmaları, kadınların
ve ço­cukların çalıştırılmaları, işçi kitlelerinin se­faleti vb. sorunlar
geliyordu. Bu sosyal de­ğişiklik ve sorunlar aydınların da ilgisini çekmiş ve
sosyalizm düşüncesinin gelişme­sinde etken olmuştur. Toplum yapısında te-Şekkül
eden orta sınıfın ve işçilerin sefale-tiyle ilgilenen kişilerin başında kendisi
de bir işveren olan Robert Owen (1771-1858) gelmektedir.

Modern anlamda
sosyalizmin kurucusu sayılan R. Owen, işçilerin haklan ile ilgili çalışmalar
yaptı. Sahibi bulunduğu tekstil fabrikasında işçilerin sosyal haklarını göze­terek
herkesin dikkatini çekti. O, makine­den çok insana önem verilmesini
savunuyordu. İşçi kesiminin içler acısı durumunun düzeltilmesi için hükümete
önerilerde bu­lunan Oven’in kooperatifçiliğin gelişme­sinde de önemli katkıları
oldu. Kendi fabri­kası örnek alınarak nüfusları 1000 ile 1500 arasında, kendi
kendine yeterli kooperatif köyleri kurulmasını istedi. Kendi fabrikası­nın
bulunduğu köyü, örnek bir hale getir­di.

R. Owen, sadece pratiklerle
değil, yazdı­ğı yazılarla da dikkat çekmiştir. O, libera­lizmin insanları nasıl
çökerttiğini, yazıla­rında anlattı. Liberalizmdeki bireyciliğe karşı, toplumun
genel refahını sosyal vası­talarla sağlamayı savundu. Özellikle İngiliz işçi
kitlesi arasında büyük kabul gören R. Owen, işçi sendikalarının kurulmasında
önemli rol oynadı. Bu alanda What is Soci-alizm (1841) adlı bir de kitap
yayımlanmış­tır. Barışçı ve inandırmaya dayalı bir yolu seçmiş olması dolayısı
ile R. Owen, genel­likle Marks’ın etkisi ile ütopist sosyalistler sınıfına
dahil edilmiştir.

İngiltere’de
sosyalizmin gelişmesi, sa­nayi devriminin yarattığı sosyal ve ekono­mik
sonuçlara dayalı olup genelde işçi kit­lelerine göre şekillendiği halde, Kıta
Avru-pası’nda ve özellikle de Fransa’da, sanayi devriminin getirdiği sorunlara
cevap olarak değil, Fransız aydınlanma felsefesinden ge­len determinist ve
natüralist düşünce gele­neği içinde, toplumun genel sorunlarına uy­gulanacak
düşüncelerin geliştirilmesi şek­linde ortaya çıkmıştır. İngiliz sosyalizmi
ekonomik sorunlara yönelen pratik bir çö­züm karakteri taşırken; Fransız
sosyalizmi hürriyet, adalet, eşitlik, demokrasi gibi ihti­lalin getirdiği ideal
kavramlar etrafında dönmüş ve sanayileşme ve hızlı sosyal de­ğişmenin bozduğu
değerlere yeniden dönme idealini dile getirmiştir. Fransız sosya­listleri bir
bakıma aydınlanma felsefesini devam ettirmekle birlikte hepsi, liberaliz­min
bireycilik ilkesine şiddetle karşı çıktı­lar ve ortaya çıkan sosyal ve ekonomik
so­runları bireyciliğe yüklediler. Bu bağlamda ferdî mülkiyetin menfaat ve
hırsların, top­luma verdiği zararlara dikkat çektiler ve ka­mu mülkiyeti ile
toplum çıkarını öne geçir­meye çalıştılar.

Fransız sosyalizminin
öncüleri, Claude Henri de Saint-Simon (1760-1825) ve Charles Fourrier (1772-1837)’dir.
Saint-Si­mon Hıristiyanlığın devrini tamamladığına ve yerini yeni bir moral
doktrine bırakması gerektiğine inanıyordu. Saadet ve fikir hür­riyeti üzerine
kurulacak olan yeni doktrin, yeni bir din ve yeni bir toplumun doğuşuna Öncülük
edecekti. Ona göre topluma sürekli ilerleme ihtiyacı hakimdir ve bu ancak sa­nayileşme
ile sağlanabilir. Toplumdaki bü­tün kötülükler, ekonomik düzenin bireyci­lik ve
kişi çıkan üzerinde kurulu olmasında yatmaktadır. Bu itibarla sınıf ve imtiyaz
farkları kaldırılmalı, bütün aristokratik un­vanlar yok edilmelidir. Devlete
geniş yelki-ler tanınmalı, yeni sosyal düzen teokratlar tarafından
kurulmalıdır. Saint-Simon, ku­rulacak yeni düzenin teknokrasi olacağını
belirtmiş ve yeni düzen için bir seferberlik ilân edilmesi ve Fransa’nın baştan
başa bir şantiyeye dönüştürülmesi gerektiğini sa­vunmuştur. Toplumun tek
merkezden yö­netilmesini savunması, onu kollcktivist gö­rüşlere
yaklaştırmıştır.

Simon’un etrafında
toplananlara Saint-Simon’cular denmiştir. Prosper Enfantin ve Armand Bazard
bunlardan önemli olanlar­dır. Saint-Simon’cular özel mülkiyete karşı birer
kollektivist idiler. Miras hakkına karşı

çıkıyorlardı. Herkese
eşit şans ve ehliyetine göre statü verilmesini savunuyorlardı.

Saint-Simon ve
etrafında toplananların savundukları düşünceler geniş halk kitlele­rinin
bilmediği şeylerdir. Zaten onlar da sa­dece aydınlara ve entellektüel elite
hitap ediyorlardı. Saint-Simon’un düşünceleri Marks’ı da etkilemiştir.
Özellikle determi­nizm ve tarihi belirleyen ana faktörün, eko­nomik menfaatleri
farklı sınıfların mücade­lesi olduğu düşüncesi; Marks tarafından ge­liştirilerek
Tarihi Materyalizm ve altyapı-üst yapı teorileri geliştirilmiştir.

Fourrier ise ortak
mülkiyet düşüncesini işlemiştir. Proudhon (1809-1865), Louis Blanc (1811-1882),
Louis-August Blanqui (1805-1881) de Fransız sosyalizminde isimlerinden söz
ettirmişlerdir. Proudhon; üretim araçlarının bireysel mülkiyetine şid­detle
karşı çıkmış ve mülkiyetin hırsızlık olduğunu söylemiştir. Devletin de ortadan
kalkması gerektiğini savunmuştur. L. Blanc herkesin yaşama, çalışma ve kalkın­madan
yararlanma hakkı üzerinde durmuş, ekonomik hayatın rekabete değil, işbirliği
esasına dayalı olmasını savunmuştur. Dev­let müdahalesine geniş yer vermiştir.
Blan-qui, ekonomik doktrinler alanında Marks’a öncülük etmiştir.

Tarihsel olarak ütopik
sosyalizmden sonra gelen Marks ve Engels tarafından temsil edilen sosyalizme;
bilimsel sosya­lizm adı verilmiştir. Anılan düşünürlerin, tarihsel maddecilik
ve diyalektik teorisine dayanan Bilimsel Sosyalizm, üretim araçla­rı üzerinde
kamunun mülkiyetini savun­makta ve tarihsel olarak kapitalizmden son­ra
kaçınılmaz olarak sosyalizmin geleceği­ni iddia etmektedir. Özel mülkiyetin
kalk­masını, toplum ilerlemesi için temel şart olarak görmektedir. Bilimsel
sosyalizm, toplumsal gelişmenin objektif yasalarının bilinip tanınmasına
dayanan bir düzen olup insanlığın en mutlu merhalesi olan komü­nizme geçişin
son aşamasını temsil etmeke-dir.

Marks ve Engels,
sosyalizm hakkındaki temel görüşlerini 1848’de yayınladıkları “Korıünist
Manifestos«”nda dile getirmiş­lerdir. Bütün toplumların tarihinin sosyal
sınıf mücadelesi tarihi olduğunu belirterek başlayan Marks, Tarihi Materyalizm
ve de­terminizm teorisini açıklamakta aristokra­siyi yıkan burjuva sınıfının
iktidarına, sana­yileşme ile ortaya çıkan ve zincirlerinden başka kaybedeceği
bir şeyi bulunmayan proleteryanm son vereceğini belirtmiştir. Marks’a göre
tarihteki ve günümüzdeki olaylar, birbirine zıt güçlerin devam eden
çatışmalarryla onaya çıkmaktadır. İnsanla-rarası mücadeleler, menfaatlerin
çatışmala­rından doğmaktadır. Düşüncelerin farklılı­ğı menfaatlerin
farklılığını ortaya koymak­tadır. Tarihi yapan kuvvetler ekonomik ve sosyaldir.
Üretim ilişkilerinin değişmesiy­le sosyal yapı da değişir. Marks’ın teorisine
“bilimsel sosyalizm” denmesi, onun öne sürdüğü önermelerin bilimsel
yöntemlerle sınanarak test edilmesi sonunda varılan doğru bilgi olduğunu ifade
etmemekte, as­lında bu bir yakıştırma olmaktadır ve bu­nunla önemli bir
propoganda gücü olarak avantaj sağlamaktadır.

Marks’ın sosyalizmine
aynı zamanda “İhtilalci Sosyalizm” de denmiştir. Marks, tarihsel
sürecin hızlandırılması için işçileri ihtilâle davet etmiştir. 1864’te
Londra’da kurulan ve kısa adı Enternasyonal olan In­ternational Working Men’s
Association (Uluslararası İşçiler Demeği) ihtilâlci sos-

yalizmin dünya
çerçevesindeki örgütüdür. XX. yüzyılda Mao, Ho Chİ Minh, Castro, Enver Hoca,
Ulbricht gibi sosyalist liderler ihtilâlci sosyalizmin önde gelen temsilcileri
olmuşlardır (Marks’ın teorisi için bkz. Marksizm).

Avrupa ülkelerinde
sosyalizmin geliş­mesi; sanayileşme, şehirleşme, işçi ve Üc­retli kitlelerin
çoğalması, devletin laikleş­mesi, siyasal planda genel oy hakkının yay­gınlaşması,
kamu gücünün nüfuz alanının genişlemesi gibi başlıca faktörlerin sonucu
olmuştur. İngiltere’de işçi hareketi aslında sosyalist nitelikte gelişmedi.
Fransa’da sos­yalizmin gelişmesi cumhuriyet düşüncesi­nin değişkenliğine bağlı
olarak ortaya çıktı. İtalya’da ise ekonomik bakımdan ülkenin kuzeyi ile güneyi
arasındaki zıtlıkta belir­lendi. Almanya’ya gelince, revizyonizmle sosyalizmin
gelişmesi, bölünmüştür. Ben­zer şekilde Avusturya-Macaristan împara-torluğu’nda
milliyetler arasındaki çatışma­lar, sosyalizmi bölmüştür. Rusya’da ise geri
kalmış bir tarım ülkesinde sosyalist devri­min gerçekleşeceğini ve iktidara
geleceğini göstermiştir.

Sosyalizmin
uluslararası alandaki geliş­mesiyle ilgili belirtilmesi gerekli ilk olay
1864’te Londra’da Entcrnasyonal’in kurul­masıdır. Her ülkede işçilerin iktidarı
ele ge­çirme yolunda bir yönetim merkezi fonksi­yonu görecek olan Enternasyonal
başarılı olamadı. Kısa zaman sonra dağıldı. İngiliz, Fransız ve Alman
sosyalizmleri arasındaki felsefe ve yöntem farklılıkları, uluslararası planda
sosyalizmin birliği, bütünlüğü ve birleşmesini Önledi. Alman sosyalizmi de­mokratik
nitelikte iken, İngiliz sosyalizmi ise bir sendikacılık hareketi olarak kaldı.
Fransa’da ise sosyalizm Proudhon ve Blanqui’ye bağlı kaldı. Diğer yandan
Avrupa’nın güneyinde Bakounin (1814-1876)’in Anar­şizmi öne çıktı. Böyle bir
ortamda bütün Avrupa işçilerinin Marks’ın etrafında top­lanmaları imkânsız idi.
1889’dan 1914’e ka­dar devam eden ve Paris’te kurulan İkinci Enternasyonal,
Fransız sosyalistleri ile Al­man sosyalistleri bir araya getirmeye ve uz­laştırmaya
çalıştı. İngiliz sosyalistleri re­formcu çizgide ilerlemiş ve Fabian
Socİ-ety’yi kurmuşlardır. Milliyetçi düşüncele­rin zirvede olduğu bir dönemde
enternasyo­nalizmi başarıya ulaştırmak mümkün olma­dı. 1914’te Alman-Fransız
savaşının çıkma­sıyla İkinci Enternasyonal da dağılmaktan kendini kurtaramadı.

Rusya’da Komünist
Bolşevikler iktidarı ele geçirdikten sonra 1919’da Moskova’da Üçüncü
Entemasyonal’ı topladılar ve örgü­te egemen oldular. Fakat sosyalist hareket­ler
kendi içinde bölündüğünden birlik oluş­turmak imkânı olmadı. Avrupa’da
sosyalist partiler, demokratik yöntemleri benimse­yerek ihtilâlci sosyalizmden
ayrıldılar. Al­manya’da Nasyonal Sosyalizmin, İtalya’da faşizmin iktidara
gelmesi, Enternasyonali olumsuz etkiledi. İhtilâlci-Rusçu çizgi Av­rupa’da
rağbet görmedi.

İkinci Dünya
Savaşı’ndan sonra sosya­lizm, her ne kadar kendi içinde bölünmüş­lüğünü
sürdürdüyse de Doğu Avrupa ülke­lerinde, Uzak Doğu’da ve pek çok Üçüncü Dünya
ülkesinde iktidara gelme imkânı bulmuştur. Çin Halk Cumhuriyetinin
ko-münistleşmesi, sosyalizmin uluslararası gelişmesinde önemli rol oynamakla
birlik­te, Sovyetler Birliği ile çatışma noktasına gelmesi sosyalizmi yeni bir
bölünme İle karşı karşıya getirdi. Doğu Avrupa ülkele­rindeki sosyalizm
uygulaması Sovyetlerin denetiminde kalırken Avrupa’daki komü­nist ve sosyalist
partiler, farklı özellikte Eu-ro Communism’i geliştirdilerki bu partiler
Marks’ın ihtilâlci sosyalizm çizgisinden uzaklaşarak demokratik yöntemleri
benim­sediler. 1980’li yılların sonunda sosyalist ülkelerde çok hızlı bir şekilde
ortaya çıkan siyasal değişmeler, toplumsal beklentilere cevap verememiş olan
sosyalist rejimlerin tasfiyesine sebep oldu. Polonya, Doğu Al­manya,
Çekoslovakya, Romanya ve Maca­ristan’da komünist partiler iktidarları kay­bettiler
ve bu ülkelerde çok partili hayata geçilmesi hazırlıkları yapılmaktadır. Sov­yetler
Birliği tarafından gerçek sosyalizmi arama adıyla başlatılan değişikliklere Çin
Halk Cumhuriyeti ile Arnavutluk, şimdilik muhalefet etmektedirler.

Türkiye’de sosyalizm
yanlısı düşünce­ler, 1917 Ekim Ihtilâli’nden sonra görüldü. Batı emperyalizmine
karşı bir İstiklâl Sava­şı veren Türkiye aydınlan için, Avrupa’dan önce
kapitalizmi yıkmış olan Bolşevik Rus­ya daha da ilgi çekici idi. Ayrıca Üçüncü
Enternasyonal’in merkezinin Moskova’da olması da sosyalist hareketleri Moskova
merkezli olmak zorunda bırakmıştır. İs­tiklâl Savaşı yıllarında Ankara hükümeti
ile Sovyet yönetimi arasında başlayan yakın­laşma 1925’te iki ülke arasında bir
dostluk ve saldırmazlık antlaşmasının imzalanma­sına imkân verdi. 1920-1926
arasında Üçüncü Enternasyonali bağlı olarak faali­yet gösteren Türk sosyalizmi,
Türkiye Cumhuriyetinin tek partili otoriter yapısı­nın kurumlaşması ve tüm
muhalefetin ezil­mesi sırasında etkinliğini yitirdi ve illegal hale geldi.
1931’de çıkmaya başlayan Kad­ro dergisi etrafında toplanan bir grup sos­yalist
aydm, bazı önemli kişilerin yardımlarmı gördüler. Türkiye’de sosyalist düşünce­ler
halk katlarında ciddi bir taraf bulamadı. Genelde çeşitli dergilerin etrafında
topla­nan aydınlar arasında rağbet gördü. II. Dün­ya Savaşı’ndan sonra
Türkiye’nin Baü’ya daha çok kaymasının, 195O’de Demokrat Partİ’nin iktidara
gelmesinin, sosyalizmin gelişmesini önlediği söylenebilir. 1961 Anayasası’nın
getirdiği özgürlük ortamın­da çeşitli adlar altında örgütlenme imkânı bulan
sosyalistler, 1971 ve 1980 askeri mü­dahalelerinden olumsuz etkilendiler.
1920’den bu yana faaliyet gösteren illegal Türkiye Komünist Partisi’nin Türk
siyasal hayatında fazla bir etkisi olmamıştır. 1960’dan sonra örgütlenen
Marksist-Leni-nist çizgideki sosyalist partiler, Türk sosya­lizminin
bölünmüşlüğünü ifade etmişler­dir. Bazılarının güttükleri bölücülük politi­kası
hem yasal engelle, hem de kamuoyu­nun baskısıyla karşılaşmıştır. Cumhuriyet
Halk Partisi’nin Marksist olmayan “demok­ratik sol” ve “ortanın
solu” şeklinde formüle edilen sosyalizmi başarıya ulaşırken,
Mark-sist-Leninist ve ihtilâlci sosyalizm taraftar­ları seçimlerde ciddi varlık
göstermiş değil­dirler. 1982 Anayasası’nın yasal çatısı al­tında teşekkül eden
siyasal yapı içerisinde sosyalist düşüncelere ve eğilimlere Halkçı Parli,
Sosyal Demokrat Parti ve bu iki parti­nin birleşmesiyle kurulan Sosyaldemokrat
Halkçı Parti’de rastlanmaktadır. Bülent Ecevit’in kurduğu Demokratik Sol Parti,
ulusal özelliklere göre dizayn edilen de­mokratik sosyalizmi programına dahil
et­miştir. Bir yandan 1989 yılında Doğu Avru­pa’da meydana gelen hızlı
değişmeler, diğer yandan ise sosyalizmin son yıllarda ciddi anlamda teorik ve
pratikte kendini Üreteme­mesi Türk sosyalizmini olumsuz şekilde etkilemektedir.

XIX. yüzyılda
liberalizme ve onun uy­gulanması sürecinde ortaya çıkan ciddi sos­yal ve
ekonomik sorunlara bir tepki olarak ortaya çıkan sosyalizmin İktidarı ele
aldığı ülkelerde (Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Avrupa
ülkeleri, Arna­vutluk vd.) bireyciliği, özel mülkiyeti ve genelde liberalizmi
sorumlu tuttuğu temel sorunlara çözüm üretememesi işçi kiüeteri ve aydınların
kendisine duyduğu güveni sarsmıştır. Ayrıca uluslararası alanda savaş ve
çatışmalara, içeride totaliter diktatörlük­lere yol açması, sınıfları kaldırmak
şöyle dursun toplumu parti ve kamu bürokrasisi sınıfına teslim etmesi,
özgürlüklere aşırı sı­nırlar getirmesi, devletin kalkınması yö­nünde hiçbir
gelişmenin görünmemesi, özel mülkiyetin ve üretim araçlarının ka­mulaştırılması
ile toplumsal dinamizmin ortadan kaybolması, her bakımdan eleştiri­len piyasa
ekonomisi ve özel mülkiyetin ca­ri olduğu toplumların ekonomik, sosyal ve
teknolojik alanda hızla ileriye gitmeleri, sosyalist toplumların bunlara
yetişmeleri­nin imkânsız oluşu gibi faktörler, XX. yüz­yılın sonlarına
yaklaşılırken sosyalizmin gerilemesine, dinamizmini kaybetmesine, kendini
yeniden üretememesine ve kitlele­rin güven duyamamalanna sebep olmuştur.
Gelecek zaman sosyalizmin ya kendini ye­nileyip toparlayarak varlığını
sürdüreceği­ne, ya da tarihe mal olacağına tanık olacak­tır.

Davut DURSUN

 Bk. Komünizm