SOSYAL ETKİ

513

 

Şimdi biraz hayal kuralım. Diyelim ki bir cin, peri, yahut ak sakallı dede size gel­di, arzu ettiğiniz bir süper gücü size bahşetmeyi vaat etti. Hangi süper gücü seçer­diniz? Aşırı güçlü ya da aşırı hızlı olmak? Uçabilmek? Görünmez olmak? Duvarlar­dan geçebilmek? Bunların hepsinin kendine göre cazip ve eğlenceli yönleri var el­bet ama şöyle bir düşünürsek hepimizin işine en çok yarayacak süper güç insan­ları istediğimiz gibi, istediğimiz yönde etkileyebilmek olmaz mıydı? Nihayetinde, insanlara istediğimiz her şeyi yaptırabiliyor olsaydık – zalimlikler peşindeki bir hasta ruhu kısa bir konuşmayla kendini insanlığın hizmetine adamış bir hümanis­te çevirebilmek gibi – gökdelenden gökdelene zıplamamıza ya da çıplak ellerimiz­le demir çelik bükmemize gerek kalmazdı.

İnsanların birbirlerine dikkatlerini, zamanlarını, paralarını, sevgilerini, bağlılık­larını vermesini sağlayan şey sosyal etkidir. Sosyal etki, başkalarının duygu, düşün­ce ve davranışları üzerinde bir zor kullanımı olmadan söz sahibi olabilmektir. Çok önemli bir güçtür ve her güç gibi iyiye de kötüye de kullanılabilir.

Sosyal psikologlar iki tür sosyal etkiyi birbirinden ayırırlar:

    Bilgilendirici sosyal etki: Hayat içinde bazı durumlarda doğru davranışın ne olduğundan emin olamayız. Böyle durumlarda çevremizdeki insanlardan durumun ne gerektirdiğine dair ipuçları almaya çalışırız. Diyelim ki kendi­nizi lüks bir lokantada buldunuz ve tabağınızın yanında türlü türlü çatal-ka- şık-bıçak var. Sizinse bunlardan hangisini hangi yemekle kullanmanız ge­rektiği hakkında bir fikriniz yok. Bu durumda girişeceğiniz hareket tahmi­nen masanızdaki diğer insanları gözlemleyip onlar ne yapıyorsa onu yap­mak olacaktır. Bu örnekte de gördüğümüz gibi, bilgilendirici sosyal etkiye açık olmamızın altında doğru harekette bulunmayı istemek ve doğrunun ne olduğunu başkalarının bizden daha iyi bildiğini varsaymak yatar. Elbette bu varsayım her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Örneğin bir bekleme salonun­da yabancılarla birlikte oturduğunuzu ve binada birden çok yüksek sesli bir alarmın çalmaya başladığını düşünün. Odadaki kimsenin bir şey yapmıyor, yerinden kıpırdamıyor olması ortada ciddi bir sorun olmadığı anlamına gel­mez. Bilakis, tüm o diğer insanlar da nasıl davranacaklarından emin olmak için ilk hareketi sizden bekliyor olabilirler.
    Normatif sosyal etki: Duygu, düşünce ve davranışlarımızı sevilme, kabul görme, dışlanmama gibi arzularla değiştiriyor, başkalarına uyduruyorsak bu­rada normatif sosyal etki söz konusudur. Normatif sosyal etki toplumsal ha­yatın en temel gerçeklerinden biridir. Hepimiz normlara (toplumun kuralla­rına, beklentilerine) az çok uyarız, hepimizin hayatında kaba tabiriyle “elâlem ne der” kaygısı bir rol oynar, hepimizin kendimizi birine ya da birile- rine beğendirmek için bilinçli ya da bilinçsizce davranışlarımızı değiştir­diği olmuştur. Bir grup ya da bir insan bizim için ne kadar önemliyse üzeri­mizdeki normatif sosyal etkileri de o derece büyük olur. Eğer normatif sos­yal etki olmasaydı, trend ya da moda dediğimiz şeyler de olmazdı.

Normatif sosyal etki çoğu zaman insanların birbirleriyle geçinmesine, toplumun bir arada uyum içinde yaşamasına katkıda bulunur. Ancak bazen birey için bir bas­kı kaynağı olabilir ya da onu kendisi ya da toplumun geneli için zararlı davranışlar­da bulunmaya yöneltebilir. Örneğin eşcinsel bir genç, toplum içinde kabul görme­me ya da ailesi tarafından reddedilme korkusuyla gerçek cinsel kimliğini saklama yoluna gidebilir. Ya da bir genç sigaraya arkadaş grubu içinde, arkadaşlarına “cool” gözükmek ya da onlardan kabul görmek, farklı düşmemek adına başlayabilir.

Normatif sosyal etkinin gücünü gözlerimizin önüne seren en klasik çalışmalar­dan biri Solomon Asch tarafından 1950’li yıllarda yapılmıştır. Asch çalışmasında de­neklere üzerinde üç tane değişik boyda çizgi olan bir kart göstermiş ve onlardan karttaki üç çizgiden hangisinin başka bir karttaki çizgiyle aynı boyda olduğunu be­lirtmelerini istemiştir (bkz: Şekil 1). Bu hiç zor bir görev değildir, zira çizgilerin uzunlukları birbirinden bariz şekilde farklıdır. Gözünüzde abartılı bir bozukluk ol­madığı sürece doğru yanıtı verememeniz için hiçbir sebep yoktur. Ancak ortada şöyle bir durum vardır: Asch çalışmaya katılanları güya gruplar hâlinde test etmek­tedir ama aslında her grupta yalnızca bir gerçek denek vardır. Geriye kalanlar, Asch’in sorulara yanlış cevap vermeleri konusunda eğitilmiş asistanlarıdır. Gerçek deneğin ise elbette bundan haberi yoktur. Asch’in merak ettiği şudur: Denekler kendi gözlerinin gördüğünü mü söyleyeceklerdir yoksa grubun geri kalanının söy­lediğini mi?

Grup 18 farklı çift kartla bu çizgi uzunluğu eşleştirme oyununu oynar. Bunun 6’sında grup doğru cevabı verir. Kalan 12’sinde ise gerçek deneğin şaşkın bakışla­rı altında (bkz. Resim 6.1) bariz şekilde yanlış bir cevabı… Asch’in bulduğu şudur: Deneklerin yüzde 77’si bu 12 hileli turdan en azından birinde gruba uyar; kendi gözlerinin gördüğü değil, kulaklarının duyduğu yanıtı verir. Grubun yüzde 32’si (yani neredeyse her üç kişiden biri) ise 12 hileli turun 7’den fazlasında gruba uyar.

Bu çalışmada deneklerin uyma davranışı gösterme sebebi, başkalarının yar­gılarına daha çok güvenmelerinden (yani bilgilendirici sosyal etki altında kal­malarından) ziyade grup içinde tuhaf kaçmama, “çıkıntılık” yapıyor olmama ar­zularıdır. Nitekim deneyin başka varyasyonlarında gerçek deneklerden cevapla­rını grup içinde sözlü değil de yazılı olarak vermeleri istendiğinde uyma davra­nışı çok azalmıştır. Keza, gerçek denek dışında bir kişinin bile grubun yanlış ce­vabına uymaması gerçek deneğin de uymama ihtimalini dramatik bir şekilde arttırmıştır