SOSYAL DEĞİŞME TEORİLERİ

457
PAYLAŞ

Sosyologlar yukarıda sosyal süreçler ve temel kurumlar bazında kimi yönlerine işaret ettiğimiz sosyal değişme sürecini çözümlemek için çeşitli teoriler geliştirmişlerdir. Bu teoriler temelde değişmenin ‘motor’unun ne olduğu sorusunu cevaplamaya çalışmaktadır. Sosyal varlık alanındaki determinizmin karmaşık niteliği değişme konusunda da kesin bilgilere ulaşmamızı engellemekte; bu nedenle değişmenin “kanunları”ndan değil “teorileri”nden söz edilmektedir.
Daha önce belirttiğimiz gibi sosyal bilimlerde değişme konusuyla ilgili ilk teorilerin sosyolojiden çok tarih felsefesiyle ilgili oldukları görül-mektedir. Biz burada, günümüz sosyologlarının pek sıcak bakmadıkları, spekülatif bir yaklaşımla insanlık tarihini açıklamaya çalışan bu tümdengelimci teoriler üzerinde durmayacak,  sadece “klasik teoriler” başlığı altında, sosyolojinin kurucuları olan önemli isimlerin konumuzla ilgili yaklaşımlarını özetlemekle yetineceğiz. Günümüz sosyologlarının değişmeyle ilgili görüşlerini ise “çağdaş değişme teorileri” başlığı altında inceleyeceğiz.

Klasik Değişme Teorileri

İbn Haldun
İbn Haldun’un değişme teorisi “asabiye” kavramına dayanır. Temelde kan bağına dayanan “biz şuuru”nu ifade eden “nesep asabiyesi” sayesinde insanlar güçlenerek devlet kurup, ziraat ve hayvancılığa dayalı hayat tarzını ifade eden “bedeviyet” ten ticaret ve zenaatların ön planda olduğu “hadariyet”e yükselirler. İbn Haldun’a göre bu değişme kaçınılmazdır. Kurulan devletin güçlenmesi ve “hadari” sosyal hayatın sağladığı zenginlik ve konfor “nesep asabiyesi”nin yerini “sebep asabiyesi”ne bırakmasına neden olmakta; bu safhada insanların şahsi çıkarlarına öncelik vermeleri sosyal bozulma ve çöküş sürecinin başlamasına yol açmaktadır. Sonuçta kaçınılmaz olarak devlet yıkılıp, kuruluş safhasındaki olumlu nitelikleri taşıyan bir başka topluluğun hakimiyet dönemi başlamaktadır.
Görüldüğü üzere İbn Haldun “çevrimsel” (cyclical) bir teori geliştirmiştir. Çevrimsel teoriler toplumların doğma, büyüme ve çökme safhalarını zorunlu olarak yaşayacakları iddiasına dayandıklarından “organizmacı teoriler” kategorisinde yer alırlar. Çevrimsel yaklaşımın bir başka örneği, çağdaş sosyologlardan P. Sorokin (1889-1968) tarafından geliştirilmiştir. Aşağıda kısaca temas edeceğimiz sosyolojinin kurucu isimleri tarafından ileri sürülmüş olan -V. Pareto dışında- diğer klasik teoriler, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren gelen “sürekli ve zorunlu ilerleme” -sosyal evrim- fikrini benimsedikleri için “doğrusal” teoriler olarak isimlendirilmektedir.

A. Comte
Comte’a göre değişmenin motoru “düşüncelerin gelişmesi”dir. Dü-şüncelerin gelişmesi ile “teolojik çağ”dan “metafizik çağ”a, oradan da insanların özgürlükleri kazandıkları “pozitif çağ”a gelinmiştir. Bu dönemler sırasıyla “din”in, “felsefe”nin ve “bilim”in hâkim olduğu dönemlerdir. Bilim insanlığın tüm problemlerini giderme potansiyelini içermektedir.
K. Marx
Marx’ın değişme teorisi “diyalektik ilişki”ye dayalı “tarihi maddeci-lik” üzerine temellenir. Diyalektik yaklaşım, sosyal alanda her varlığın zıtları bünyesinde barındırdığını, bu zıtların çatışmasıyla yeni bir durumun şekillendiğini ve bu sürecin aynı tarzda işlemeye devam ettiğini iddia eder. Marx “tarihi maddecilik”le, diyalektik çatışmanın öncelikle iktisadi alanda cereyan ettiğini, bu nedenle değişmenin temel belirleyicisinin “üretim ilişkileri” olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insanlık sırasıyla ilkel komün, kölelik ve feodalite dönemlerinden geçerek kapitalizm evresine gelmiştir. Bu evrede çatışma üretim araçlarına sahip olan “burjuvazi” ile işçi sınıfını ifade eden “proletarya” arasındadır. Çatışmanın sebebi işçilerin hakkı olan “artı ürün”ü burjuvaların sahiplenmesidir. Bu durum proletaryanın haksız bir biçimde sefalete sürüklenmesine neden olmaktadır. Marx’a göre benzer hayat tarzını paylaşan insanlar dayanışma içine girerek ortak bir bilinç geliştirirler. “Sınıf bilinci” sınıf çıkarlarını koruma noktasında “sınıf mücadelesi”nin başlamasını sağlar. Kapitalist toplumda bu çatışma “devrim”le sonuçlanacak, “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmamış” proletarya ayaklanarak komünist toplum modeline geçişi sağlayacaktır.
Görüldüğü üzere Marx’ın teorisinde değişme, iktisadi alt-yapı ekse-ninde şekillenen çıkar mücadelesinin belirlediği çatışmacı, istikameti belli ve zorunlu bir süreçtir.

E. Durkheim
Durkheim, değişme sürecini “mekanik dayanışma” ve “organik dayanışma” kavramları etrafında inceler. Mekanik dayanışma geleneksel toplumların, organik dayanışma ise endüstri toplumunun bütünleşme ve işleyiş biçimini ifade eden kavramlardır. Bu süreç benzerliklerden kaynaklanan “bağlılık ilişkisi”nden farklılıkların yol açtığı “bağımlılık ilişkisi”ne geçiş olarak da isimlendirilebilir.
Durkheim’e göre organik dayanışma modeline geçiş, iş bölümünün artmasından kaynaklanan zorunlu bir süreçtir. İş bölümünün artmasının temel sebebi ise “nüfus artışı”dır. Kısacası Durkheim’in değişme teorisinde itici güç “nüfus” faktörüdür.

M. Weber
Weber, geleneksel toplumdan modern topluma doğru olan değişme sürecini artan “rasyonellik”, gelişen “bürokrasi” ve “geleneksel otorite”nin yerini “yasal otorite”nin alması olguları etrafında inceler. Weber, bu yönde ve kaçınılmaz bir süreç olan değişmenin itici güçlerinden biri olarak “inançlar”ı görmektedir. Sosyolojinin temel klasiklerinden biri olan Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu isimli ünlü eserinde bu görüşünü Avrupa ekseninde incelemiştir. Ona göre Batı Avrupa’da kapitalizmin ve endüstrileşmenin şekillenmesinde Protestanlığın -özellikle de Calvinizmin- etkili olduğu inkâr edilemez. 

V. Pareto
“Tarihsel evrim yasaları”nı da kabul etmeyen  Pareto, diğer kurucu sosyologlardan farklı olarak doğrusal olmayan bir değişme görüşünü benimser. Ona göre değişme “elitler” ekseninde cereyan eden bir olgudur. Elitler, her mesleğin en başarılı isimlerinin oluşturduğu bir zümredir. Siyasetle olan ilişkilerine göre “yönetici olmayan elitler” ve “yönetici elitler” şeklinde ikiye ayrılan elitlerden “yönetici” olanları, adından anlaşılacağı üzere siyasi iktidarı ellerinde bulundurmaktadırlar. Diğer taraftan elit olmayan geniş halk kitlesi içinde yer alan bazı kimseler zekâ ve yetenekleriyle temayüz edip elitlerin arasına katılırlar. Elitler bu kimseleri içlerine alma esnekliğini gösterirlerse, değişme tedricen ve sancısız, aksi takdirde hızlı ve çatışmalı olacaktır. Görüldüğü üzere değişme, ister evrim isterse devrim şeklinde ortaya çıksın kaçınılmaz bir olgudur. Pareto’ya göre değişmenin kaçınılmaz olmasının sebebi, fertlerin içinde bulundukları sosyal grupların biçimlendirdiği ve erken yaşlarda şekillenmekte olan “tortular”dır. Çünkü halk tabakasından gelip elitlere karışanlar “tortuları”nı da yukarıya taşı-maktadırlar. Anlaşıldığı üzere Pareto’nun teorisinde psikolojik faktörler önemli bir rol üstlenmektedirler.

Çağdaş Değişme Teorileri

Günümüz sosyologlarının evrensel, yani her zaman ve her mekânda geçerli olacak bir sosyal değişme teorisi geliştirmekten kaçındıkları, mevcut teorilerin geçerliliğinin ise sınırlı olduğunu düşündükleri yukarıda ifade edilmişti. Bu çerçevede günümüz sosyolojisine bakıldığında değişmeyle ilgili iki temel düşüncenin ön planda olduğu görülmektedir:
Bunlardan ilki, değişmenin “tek doğrultulu” (unilinear) bir çizgide olmamasıdır. Endüstri devrimi döneminin sosyologları, düşünceleri son ikiyüz yıllık zaman diliminde Avrupa’da ortaya çıkan dönüşümle sınırlandırılacak olursa kısmen tutarlı görünmek-tedirler. Zaman açısı biraz daha genişletilerek -sosyologların alanından sosyal tarihçilerin alanına geçerek- bakıldığında, toplumların daima merkezileşme, karmaşıklaşma, uzmanlaşmanın artışı ve benzeri olgular yönünde hareket etmediği fark edilmektedir.  Günümüz sosyologları artık, değişmenin “çok doğrultulu” (multilinear) olduğunu düşünmektedirler. Buna göre her toplumun gelişme çizgileri değişiklik arz edebilir. Toplumlar karmaşıklık ve farklılaşma düzeyleri açısından farklı kategorilerde yer alabilirler. Ama hepsi zorunlu olarak aynı değişim yolunu izlemezler.
İkincisi, değişme olgusunun “çok faktörlü” açıklamalar gerektiren karmaşık bir süreç olduğu hususunda sosyologlar arasında geniş bir ittifakın olduğu dikkati çekmektedir. Ama değişmeye yol açan faktörlerin neler olduğu ve bu faktörlerin hangisinin asıl belirleyici olduğu konularında aynı çapta bir ittifaktan söz etmek mümkün görünmemektedir. Kimi sosyologun “neden” kabul ettiği ‘’faktör’’ün kimi sosyolog tarafından “sonuç” olarak görüldüğü, bir kısım sosyologun “faktörler”le açıklamaya çalıştığı değişme olgusunu diğer bir kısım sosyolog “süreçler”le açıklamaktadır. Biz bu “faktörler” ve “süreçler”in belli başlı olanlarını, ayrı başlıklar altında, aşağıda inceleyeceğiz.
Bazı sosyal bilimciler, bu faktör ya da süreçlerden birini ön plana çıkarmanın yanlış olacağını düşünmektedirler. Örneğin E. Morin, değişme sürecini kendi kendini çeviren bir burgunun oluşturduğu döngüye benzetmekte; bu süreçte rol alan her faktörün hem “üretici” hem de “ürün” olduğunu ileri sürmektedir. Morin’in “döngüsellik ilkesi” (principe de recursion) adını verdiği bu durumda her faktör, onu oluşturan özel gelişmeler üzerinde, o gelişmeyi içine alacak ya da yeniden geliştirecek “retroaktif” etkiler yapmaktadır.  Görüldüğü üzere böyle bir yaklaşım sun’i bir alt-yapı/üst-yapı ya da belirleyen/belirlenen ikileminden kaçınmaya çalışmaktadır. Bu durum kuşkusuz sosyal değişmenin karmaşık bir süreç olmasından kaynaklanmaktadır.

 

SOSYAL DEĞİŞME TEORİLERİ

 

 

Sosyologlar yukarıda sosyal süreçler ve temel kurumlar bazında kimi yönlerine işaret ettiğimiz sosyal değişme sürecini çözümlemek için çeşitli teoriler geliştirmişlerdir. Bu teoriler temelde değişmenin ‘motor’unun ne olduğu sorusunu cevaplamaya çalışmaktadır. Sosyal varlık alanındaki determinizmin karmaşık niteliği değişme konusunda da kesin bilgilere ulaşmamızı engellemekte; bu nedenle değişmenin “kanunları”ndan değil “teorileri”nden söz edilmektedir.

Daha önce belirttiğimiz gibi sosyal bilimlerde değişme konusuyla ilgili ilk teorilerin sosyolojiden çok tarih felsefesiyle ilgili oldukları görülmektedir. Biz burada, günümüz sosyologlarının pek sıcak bakmadıkları, spekülatif bir yaklaşımla insanlık tarihini açıklamaya çalışan bu tümdengelimci teoriler üzerinde durmayacak,[1] sadece “klasik teoriler” başlığı altında, sosyolojinin kurucuları olan önemli isimlerin konumuzla ilgili yaklaşımlarını özetlemekle yetineceğiz. Günümüz sosyologlarının değişmeyle ilgili görüşlerini ise “çağdaş değişme teorileri” başlığı altında inceleyeceğiz.

 

Klasik Değişme Teorileri

 

İbn Haldun

İbn Haldun’un değişme teorisi “asabiye” kavramına dayanır. Temelde kan bağına dayanan “biz şuuru”nu ifade eden “nesep asabiyesi” sayesinde insanlar güçlenerek devlet kurup, ziraat ve hayvancılığa dayalı hayat tarzını ifade eden “bedeviyet” ten ticaret ve zenaatların ön planda olduğu “hadariyet”e yükselirler. İbn Haldun’a göre bu değişme kaçınılmazdır. Kurulan devletin güçlenmesi ve “hadari” sosyal hayatın sağladığı zenginlik ve konfor “nesep asabiyesi”nin yerini “sebep asabiyesi”ne bırakmasına neden olmakta; bu safhada insanların şahsi çıkarlarına öncelik vermeleri sosyal bozulma ve çöküş sürecinin başlamasına yol açmaktadır. Sonuçta kaçınılmaz olarak devlet yıkılıp, kuruluş safhasındaki olumlu nitelikleri taşıyan bir başka topluluğun hakimiyet dönemi başlamaktadır.

Görüldüğü üzere İbn Haldun “çevrimsel” (cyclical) bir teori geliştirmiştir. Çevrimsel teoriler toplumların doğma, büyüme ve çökme safhalarını zorunlu olarak yaşayacakları iddiasına dayandıklarından “organizmacı teoriler” kategorisinde yer alırlar. Çevrimsel yaklaşımın bir başka örneği, çağdaş sosyologlardan P. Sorokin (1889-1968) tarafından geliştirilmiştir. Aşağıda kısaca temas edeceğimiz sosyolojinin kurucu isimleri tarafından ileri sürülmüş olan -V. Pareto dışında- diğer klasik teoriler, Aydınlanma Çağı’ndan itibaren gelen “sürekli ve zorunlu ilerleme” -sosyal evrim- fikrini benimsedikleri için “doğrusal” teoriler olarak isimlendirilmektedir.

A. Comte

Comte’a göre değişmenin motoru “düşüncelerin gelişmesi”dir. Düşüncelerin gelişmesi ile “teolojik çağ”dan “metafizik çağ”a, oradan da insanların özgürlükleri kazandıkları “pozitif çağ”a gelinmiştir. Bu dönemler sırasıyla “din”in, “felsefe”nin ve “bilim”in hâkim olduğu dönemlerdir. Bilim insanlığın tüm problemlerini giderme potansiyelini içermektedir.

K. Marx

Marx’ın değişme teorisi “diyalektik ilişki”ye dayalı “tarihi maddecilik” üzerine temellenir. Diyalektik yaklaşım, sosyal alanda her varlığın zıtları bünyesinde barındırdığını, bu zıtların çatışmasıyla yeni bir durumun şekillendiğini ve bu sürecin aynı tarzda işlemeye devam ettiğini iddia eder. Marx “tarihi maddecilik”le, diyalektik çatışmanın öncelikle iktisadi alanda cereyan ettiğini, bu nedenle değişmenin temel belirleyicisinin “üretim ilişkileri” olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre insanlık sırasıyla ilkel komün, kölelik ve feodalite dönemlerinden geçerek kapitalizm evresine gelmiştir. Bu evrede çatışma üretim araçlarına sahip olan “burjuvazi” ile işçi sınıfını ifade eden “proletarya” arasındadır. Çatışmanın sebebi işçilerin hakkı olan “artı ürün”ü burjuvaların sahiplenmesidir. Bu durum proletaryanın haksız bir biçimde sefalete sürüklenmesine neden olmaktadır. Marx’a göre benzer hayat tarzını paylaşan insanlar dayanışma içine girerek ortak bir bilinç geliştirirler. “Sınıf bilinci” sınıf çıkarlarını koruma noktasında “sınıf mücadelesi”nin başlamasını sağlar. Kapitalist toplumda bu çatışma “devrim”le sonuçlanacak, “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi kalmamış” proletarya ayaklanarak komünist toplum modeline geçişi sağlayacaktır.

Görüldüğü üzere Marx’ın teorisinde değişme, iktisadi alt-yapı ekseninde şekillenen çıkar mücadelesinin belirlediği çatışmacı, istikameti belli ve zorunlu bir süreçtir.

E. Durkheim

Durkheim, değişme sürecini “mekanik dayanışma” ve “organik dayanışma” kavramları etrafında inceler. Mekanik dayanışma geleneksel toplumların, organik dayanışma ise endüstri toplumunun bütünleşme ve işleyiş biçimini ifade eden kavramlardır. Bu süreç benzerliklerden kaynaklanan “bağlılık ilişkisi”nden farklılıkların yol açtığı “bağımlılık ilişkisi”ne geçiş olarak da isimlendirilebilir.

Durkheim’e göre organik dayanışma modeline geçiş, iş bölümünün artmasından kaynaklanan zorunlu bir süreçtir. İş bölümünün artmasının temel sebebi ise “nüfus artışı”dır. Kısacası Durkheim’in değişme teorisinde itici güç “nüfus” faktörüdür.

M. Weber

Weber, geleneksel toplumdan modern topluma doğru olan değişme sürecini artan “rasyonellik”, gelişen “bürokrasi” ve “geleneksel otorite”nin yerini “yasal otorite”nin alması olguları etrafında inceler. Weber, bu yönde ve kaçınılmaz bir süreç olan değişmenin itici güçlerinden biri olarak “inançlar”ı görmektedir. Sosyolojinin temel klasiklerinden biri olan Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu isimli ünlü eserinde bu görüşünü Avrupa ekseninde incelemiştir. Ona göre Batı Avrupa’da kapitalizmin ve endüstrileşmenin şekillenmesinde Protestanlığın -özellikle de Calvinizmin- etkili olduğu inkâr edilemez.

V. Pareto

“Tarihsel evrim yasaları”nı da kabul etmeyen[2] Pareto, diğer kurucu sosyologlardan farklı olarak doğrusal olmayan bir değişme görüşünü benimser. Ona göre değişme “elitler” ekseninde cereyan eden bir olgudur. Elitler, her mesleğin en başarılı isimlerinin oluşturduğu bir zümredir. Siyasetle olan ilişkilerine göre “yönetici olmayan elitler” ve “yönetici elitler” şeklinde ikiye ayrılan elitlerden “yönetici” olanları, adından anlaşılacağı üzere siyasi iktidarı ellerinde bulundurmaktadırlar. Diğer taraftan elit olmayan geniş halk kitlesi içinde yer alan bazı kimseler zekâ ve yetenekleriyle temayüz edip elitlerin arasına katılırlar. Elitler bu kimseleri içlerine alma esnekliğini gösterirlerse, değişme tedricen ve sancısız, aksi takdirde hızlı ve çatışmalı olacaktır. Görüldüğü üzere değişme, ister evrim isterse devrim şeklinde ortaya çıksın kaçınılmaz bir olgudur. Pareto’ya göre değişmenin kaçınılmaz olmasının sebebi, fertlerin içinde bulundukları sosyal grupların biçimlendirdiği ve erken yaşlarda şekillenmekte olan “tortular”dır. Çünkü halk tabakasından gelip elitlere karışanlar “tortuları”nı da yukarıya taşımaktadırlar. Anlaşıldığı üzere Pareto’nun teorisinde psikolojik faktörler önemli bir rol üstlenmektedirler.

Çağdaş Değişme Teorileri

 

Günümüz sosyologlarının evrensel, yani her zaman ve her mekânda geçerli olacak bir sosyal değişme teorisi geliştirmekten kaçındıkları, mevcut teorilerin geçerliliğinin ise sınırlı olduğunu düşündükleri yukarıda ifade edilmişti. Bu çerçevede günümüz sosyolojisine bakıldığında değişmeyle ilgili iki temel düşüncenin ön planda olduğu görülmektedir:

Bunlardan ilki, değişmenin “tek doğrultulu” (unilinear) bir çizgide olmamasıdır. Endüstri devrimi döneminin sosyologları, düşünceleri son ikiyüz yıllık zaman diliminde Avrupa’da ortaya çıkan dönüşümle sınırlandırılacak olursa kısmen tutarlı görünmek-tedirler. Zaman açısı biraz daha genişletilerek -sosyologların alanından sosyal tarihçilerin alanına geçerek- bakıldığında, toplumların daima merkezileşme, karmaşıklaşma, uzmanlaşmanın artışı ve benzeri olgular yönünde hareket etmediği fark edilmektedir.[3] Günümüz sosyologları artık, değişmenin “çok doğrultulu” (multilinear) olduğunu düşünmektedirler. Buna göre her toplumun gelişme çizgileri değişiklik arz edebilir. Toplumlar karmaşıklık ve farklılaşma düzeyleri açısından farklı kategorilerde yer alabilirler. Ama hepsi zorunlu olarak aynı değişim yolunu izlemezler.[4]

İkincisi, değişme olgusunun “çok faktörlü” açıklamalar gerektiren karmaşık bir süreç olduğu hususunda sosyologlar arasında geniş bir ittifakın olduğu dikkati çekmektedir. Ama değişmeye yol açan faktörlerin neler olduğu ve bu faktörlerin hangisinin asıl belirleyici olduğu konularında aynı çapta bir ittifaktan söz etmek mümkün görünmemektedir. Kimi sosyologun “neden” kabul ettiği ‘’faktör’’ün kimi sosyolog tarafından “sonuç” olarak görüldüğü, bir kısım sosyologun “faktörler”le açıklamaya çalıştığı değişme olgusunu diğer bir kısım sosyolog “süreçler”le açıklamaktadır. Biz bu “faktörler” ve “süreçler”in belli başlı olanlarını, ayrı başlıklar altında, aşağıda inceleyeceğiz.

Bazı sosyal bilimciler, bu faktör ya da süreçlerden birini ön plana çıkarmanın yanlış olacağını düşünmektedirler. Örneğin E. Morin, değişme sürecini kendi kendini çeviren bir burgunun oluşturduğu döngüye benzetmekte; bu süreçte rol alan her faktörün hem “üretici” hem de “ürün” olduğunu ileri sürmektedir. Morin’in “döngüsellik ilkesi” (principe de recursion) adını verdiği bu durumda her faktör, onu oluşturan özel gelişmeler üzerinde, o gelişmeyi içine alacak ya da yeniden geliştirecek “retroaktif” etkiler yapmaktadır.[5] Görüldüğü üzere böyle bir yaklaşım sun’i bir alt-yapı/üst-yapı ya da belirleyen/belirlenen ikileminden kaçınmaya çalışmaktadır. Bu durum kuşkusuz sosyal değişmenin karmaşık bir süreç olmasından kaynaklanmaktadır.



[1]       Bu konuda geniş bilgi için bkz. Kongar, a.g.e., ss. 63-149.

[2]       P. A. Sorokin, Çağdaş Sosyoloji Kuramları, (çev. M. R. Öymen), Ankara, 1994, C. I, 70.

[3]       P. Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, (çev. M. Tunçay), İstanbul 1994, 133.

[4]       A. Giddens, Sociology, Polity Press, Cambridge, 1992, 635.

[5]       E. Morin, Avrupa’yı Düşünmek, (çev. Ş. Tekeli), İstanbul 1995, 30-31.