SOSYAL BiLiMLERDE KÜLTÜR – KÜLTÜR NEDİR

Kültür Kavramının Kökeni
Latince Colere fiilinden türemiş olan kültür terimi, 18.yy’a kadar genellikle tarımsal etkinliklerde toprağı ıslah etme ve ürün yetiştirme gibi anlamlarda kullanılmıştır. Fakat 18.yy.dan itibaren, Aydınlanma düşüncesiyle birlikte kültür terimi toplumsal değer ve davranış biçimlerini ifade eden toplumsal bir anlam kazanmıştır. Bir diğer ifadeyle, Aydınlanma Dönemi’nde kültür terimi, tarımsal etkinlikler için kullanıldığı anlamının yanı sıra, “insan zihninin etkin olarak geliştirilmesi” anlamını da kazanmıştır.
Aydınlanma Dönemi’nde antropolojinin de gelişmesiyle kültür belirli bir halkın “bütün yaşam biçimi” anlamında yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Williams’a (2005: 90) referansla kültür olgusunun üç anlam katmanı olduğunu belirtebiliriz: iGenel bir entelektüel, tinsel ve estetik gelişim süreci (uygarlık medeniyet anlamında); iiEntelektüel ve sanatsal ve etkinlik pratikleri (yüksek kültür anlamında) ve iiiBir grubun ya da bir dönemin yaşam biçimi olarak kültür.
Antropolojik Yaklaşımlar
Kültür, farklı antropoloji geleneklerinde farklı şekillerde ele alınmıştır. Fakat birçok antropolog kültürün, insanların öğrendiklerinin ve eylemlerinin niteliğiyle ilgili olduğuna dair hemfikirdir. insan türünü diğer canlı türlerinden ayıran dünyayı kavramsallaştırma ve bunu simgeler aracılığıyla anlatabilme yeteneği en eşsiz niteliğidir.
Evrimci ve Tarihselci Yaklaşımlar
Evrimciliğin ilk ve en önemli temsilcilerinde olan Edward B. Tylor (1832-1917) aynı zamanda antropolojinin konusunun kültür olduğunu belirten ilk bilim insanıdır. Tylor, kültürel olanla biyolojik olan arasındaki ayrıma vurgu yapmıştır. Tylor’a göre kültür “Bir dönemin ya da bir toplumsal grubun yaşam biçimi” olarak tanımlanır ve yalnızca insanlık kültüre sahiptir. Bu tanım, kültür kavramını, insanların gündelik toplumsal yaşamlarının tamamını kapsayacak şekilde genişletir.
Her bir kültürün ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini çünkü her kültürün kendine özgü ve ayrı bir tarihi olduğu görüşü Franz Boas (1858-1942) tarafından kültürel görecelilik yaklaşımıyla ele alınmaktadır. Bu görüşe göre her kültür kendi tarihinin ürünüyse ve var olduğu bağlam içerisinde inceleniyorsa insan kültürlerini daha ilkel ya da daha uygar olarak nitelemek veya kültürler arasında karşılaştırma yapmak sorunlu bir analizdir.
Taylor’a göre kültür insan yeteneklerinin birikimi iken Boas’a göre kültür, “bir topluluğun toplumsal davranışlarının bütün ifadelerini, bireylerin içinde yaşadıkları grubun alışkanlıklarından etkilenen tepkilerini ve bu alışkanlıkların belirlediği insan etkinliklerini” kapsar. Boas, bu noktada bize “kültürel gözlük” benzetmesini önerir. Bu gözlük, içinde yaşadığımız dünyayı algılamamızı ve toplumsal yaşamlarımızı anlamını yorumlamamızı sağlar.
 

Kültürel göreceliliğin bir adım sonrası ise etnik-merkezcilik eleştirisidir. Etnik-merkezcilik, bireyin diğer kültürleri yorumlarken kendi kültürünü dikkate alması,  yüceltmesi ve diğerlerini aşağılamasıdır. Bu bağlamda, etnik-merkezcilik bünyesinde ırkçılığı da barındırdığı için, kültürel göreceliliği, yani başka kültürleri kişinin kendi kültürünün değil, o kültürün bağlamı içinde görmesini savunmak önemlidir.
işlevselci ve Yapısalcı Yaklaşımlar
Antropolojik yaklaşımda işlevsel yaklaşımın en önemli temsilcisi olan Bronislav Malinowski’ye (1884-1942) göre her biyolojik ihtiyaç, bir kültürel sisteme yol açmakta, gereksinimleri karşılayan kültürel uygulamalar ise yeni kültürel ihtiyaçları üretmektedir. Toplumlar bu gereksinimleri karşılamak için din, sanat, hukuk, aile ve akrabalık gibi kurumları geliştirmiştir.
Yapısalcı-işlevselci ekolün kurucusu olan Radcliffe-Brown (1881-1955) din, sanat, hukuk gibi kurumların bir kültürün anlaşılmasında merkezî rol oynadıklarını kabul ediyordu. Fakat Malinowski’nin tersine, kültürel işlevler, bireysel ihtiyaçların karşılanması değil, toplumsal yapının sürdürülmesiydi. Farklı bir deyişle, Brown, bir toplumun her gelenek ve inancının, dolayısıyla kültürün, o toplumun yapısını sürdürmeye dönük belirli bir işlevi olduğuna inanır. Toplumun varlığını sürdürmesi buna bağlıdır.
Genel olarak yapısalcılara göre ise kültür, temelde yatan bir düşünce kalıbının ürünüdür. Her bir kültür, kendi fiziksel ve toplumsal çevresi tarafından olduğu kadar tarih tarafından da biçimlenir. Bir yapısalcı olarak Lévi-Strauss (1908-2009) kültürü insan zihninin simgesel ifadeleri olarak görür. Bu tikel kültürler için olduğu kadar genel kültür kavramı için de geçerlidir.

Claude Lévi-Strauss: Yapısalcı antropoloji yaklaşımının
kurucularından Fransız düşünür. Kültürler arasında hiyerarşik bir
sıralama yapılamayacağını, kültür olgularının kendi anlam
bağlamlarında değerlendirilmeleri gerektiğini ileri süren Lévi-Staruss, bu
doğrulutuda birçok araştırma yapmış, çağdaş sosyolojiye de önemli
katkılarda bulunmuştur.

Sosyolojik Yaklaşım
Antropolojinin kültür terimini temel konu edinmesinin yanısıra sosyoloji de toplumun bir bileşeni olarak inceler. Sosyolojide kültür, bir toplumun eğitim, sanat, teknoloji, hukuk, siyaset gibi temel alanlarında maddi ve maddi olmayan tüm birikimlerini kapsar. Bu bakımdan birey, topluma ait olup kültüre sahiptir. Sosyolojik düşünce tarihinde kültür, farklı kuramsal bakış açıları tarafından bütünleştirici ögelerle çatışmacı ögelerin kaynağı olarak ele alınmıştır.
Bu bakış açısına göre, kültür toplumsal ögelerin birbirleriyle olan ilişkilerinde, ortak değerler çerçevesinde ortak bilinci ifade eden, düzen ve sürekliliği sağlayan bir kavram olarak bütünleştirici bir role sahiptir. Bu konuda, özellikle yapısalcı ve işlevselci yaklaşımlar, kültürün, toplumsal uzlaşma ve toplumsal bütünlük sağlamada büyük önem taşıdığını vurgularlar.
Yapısalcı yaklaşımın kültüre ilişkin kuramsal çerçevesinin temeli yapısal dilbilim ile göstergebilimsel alandaki çalışmalardır. Yapısalcılıkta kültürle dil birbirine benzeyen kavramlar olarak ele alınır. Yapısalcı yaklaşımda asıl odak, bireysel insan bilinci değil, kültür sisteminin rolü ve kültür sistemi çalışmalarıdır. Bu anlamda, kültürün, tıpkı dil gibi bütünlükçü bakış açısından okunması bu yaklaşımla mümkündür. Farklı bir deyişle yapısalcı yaklaşım, kültürün dilde yaşadığı, geliştiği ve biriktiğini, dilin de kültürün hazinesi ve bilincini oluşturduğuna vurgu yapar.
Dramaturjik yaklaşımsa, toplumsal eylemi oyun metaforu üzerinden anlatır. Toplumsal hayatı, sahnelenen bir dramaya benzeterek bireyleri bu oyunu sergileyen aktörler olarak ele alır. Bu yaklaşım, oyunun gerçekleşmesinde bir arada tutucu motişer üzerine eğilir.
Kültürün çatışmacı ögelerin kaynağı olarak en net hâli Marksist yaklaşımdadır. Buna göre kültürün, yönetici sınıfın görüşlerini yansıtan, onu meşrulaştırıp onun çıkarlarına hizmet eden bir işlevi bulunmaktadır. Hegemonya ve ideoloji kavramları çerçevesinde ele alınan kültür kavramı, toplumsal eşitsizlikleri, sınıf çatışmalarını ve baskın sınıfın meşruluğunu yeniden üreten bir unsur olarak ele alınmıştır.    Hegemonya: Bir toplumda hakim sınıf ya da yönetici    sınıfın iktidarını doğal ve meşru göstermesi, kendi
Bu yaklaşımlardan biri olan Frankfurt Okulu kültürü bir mücadele alanı olarak çözümler. 1923’te Frankfurt’ta kurulan ve bir grup genç filozofu bir araya getiren Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (Institut für Sozialforschung),  zaman içinde önemli bir düşünce okulu hâline gelmesiyle kısaca Frankfurt okulu olarak anılmıştır. Başlangıçta Marksist düşünceye eleştirel bir tavırla yeni bir yön varmeyi amaçlayan Frankfurt Okulu düşünürleri, Nasyonal Sosyalizm’in Almanya’da iktidarı ele geçirmesiyle birlikte sürgüne gitmek zorunda kalmışlar ve çoğu ABD’deki gözlemlerinden yola çıkarak, kitle kültürü, kültür endüstrisi, propaganda, otoriter kişilik gibi olgular üzerinde, kültür temelli araştırmalar yapmışlardır. Kitle kültürü eleştirisi yapan okul, kültür endüstrisi kavramını geliştirmiştir. Buna göre, kültür endüstrisi standartlaşmış ürünler sunarak, izleyicilerin algısında gerilemeye neden olur ve toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretir. Eğlence ürünü üretimi ve dağıtımı yapan medya ve eğlence şirketleri kültür endüstrilerine girmektedir. (Adorno 2006: 98-106).    sınıfsal çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak ifade etmesi
durumu. Antonio Gramsci tarafından formüle edilem
hegemonya kavramı/kuramı kapitalist bir toplumda,
yönetici sınıfın ideolojisini kitlelere çoğu zaman güce
başvurmaksızın onların rızasını kazanarak empoze edişini açıklar.

Benzer bir bakış açısıyla Birmingham Kültürel Çalışmalar Okulu, kültürü, iktidarın ve direnişin işlediği bir alan olarak ele alır. Okul, kitle iletişim araçları ve medyayla sarmalanan kültürü, kültürel ürünlerin tüketilmesi yoluyla çatışmayı yeniden üreten bir endüstri olarak ele alır. Birmingham Üniversitesi’nde 1964 yılında Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi (ÇKÇM) olarak kurulduğu için Birmingham Okulu ya da Britanya kültürel çalışmaları okulu olarak da anılan okul, çağdaş kültürel kuram içindeki önemli okullardan biridir. Genişletilmiş bir kültür kavramını yaşama geçiren Birmingham Okulu hem yüksek kültür-aşağı kültür ayrımına hem de herhangi bir kültürel tabakalaşmaya karşı gelerek böylesi yaklaşımlardan önemli bir kopuş gerçekleştirmiştir. Birmingham Okulu ayrıca kültürü birleştirici bir sistem ya da paylaşılan değerler bütünü olarak değil, aksine bir mücadele ve çatışma alanı olarak tarif etmiştir.
Toplumsal tabakalaşma ve sınıf çatışmasını dinamiklerinden olan yüksek kültür ve popüler kültür ayrımı, kültürel etkinliklerin toplumsal kimlikler üzerindeki yansımasından, ana akım kültürün dışında kalarak alt-kültürlerin ortaya çıkmasına kadar bir çatışma ortamı yaratmaktadır. Yüksek kültür, bir dizi entelektüel ve sanatsal faaliyetle bunların ürünlerini tanımlamada kullanılırken popüler kültürse, çok geniş kitleleri hedef alarak pazara sunulan kültür ürünlerini ve bu ürünleri tüketen grupları ifade etmektedir.