Sömürgecilik Karşıtı Dinî Direnişler

Sömürgecilik Karşıtı Dinî Direnişler

Dinin siyasi boyut kazanma şekillerinden biri de din temelinde sömürgeciliğe kar­şı direnmekte görülmektedir. Genel olarak sömürge karşıtı hareketler ya milliyetçi bir ideoloji tarafından ya da din temelli bir düşünce tarafından sürüklenmiştir. Sö­mürge karşıtı din temelli hareketlerin İslam dünyasında değişik suretleri gelişmiş­tir. Daha önce ifade edildiği gibi Kuzey Afrika, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkas­ya’nın bir kısmındaki Müslümanları uzun zaman şemsiyesi altında tutan güç Os­manlı İmparatorluğu idi. Ne var ki Osmanlı Birinci Dünya Savaşı sonunda parçala­narak batılı devletler tarafından istila edildi. Kuzey Afrika coğrafyasında yer alan Tunus, Cezayir, Libya, Mısır’ın yanı sıra Orta Doğu coğrafyasının genişçe bir kısmı İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından işgal edildi. Bu güçler aynı zamanda Anadolu topraklarına ve Osmanlı’nın kalbi durumundaki İstanbul’a kadar gelip da­yanmıştır. Osmanlı topraklarındaki sömürgeciliğe karşı başlatılan mücadelede mil­liyetçilik ve din iki önemli referans olmuştur. Türkiye’de milliyetçilik ideolojisi bu mücadelenin ana rengini oluştururken Mısır ve Libya gibi ülkelerde din temelli bir direniş söz konusu olmuştur.
İslami devlet anlayışı 1950’de Mısır’da rejimi tehdit eder hale gelince Müslüman Kardeşler hareketinin önemli isimlerinden bazıları idam edilmiştir. Bunlardan biri İslami kaynakları yorumlarıyla tüm İslam dünyasında ün salmış olan Seyyit Kutup idi. Benzer biçimde İslami devlet anlayışı Tunus ve Cezayir gibi ülkelerdeki otori­ter rejimlere karşı ciddi bir alternatif haline gelince bu iki ülke 1990’larda kanlı ça­tışmalara maruz kalmıştır. Cezayir’de İslami Selamet Cephesi’nin Aralık 1991’de ya­pılan ilk genel seçimlerin birinci turunu kazanmasının ardından Milli Güvenlik Konseyi yönetime el koymuş, bu da yüz binin üzerinde insanın ölümüyle sonuç­lanan bir iç savaşa yol açmıştır. Gerek Müslüman Kardeşler gerekse Tunus ve Ce­zayir’deki İslami hareketler başlangıçta şiddeti reddetmelerine rağmen kendilerini otoriter rejimlerin başlattığı şiddet sarmalı içinde bulmuş; sonuçta kendileri de şid­detin bir parçası haline gelmişlerdir. Müslüman Kardeşler ve benzeri çizgide olup İslami devlet anlayışını savunan hareketler 2000’lı yıllarda önemli bir değişim ve dönüşüm geçirerek demokratik bir yönetim talep eder hale geldiler. 2011 yılında değişik Arap toplumlarında başlayan Arap Baharı sürecinde bu tür hareketler de­mokrasi talebinin önemli aktörlerinden birini oluşturdular.Libya ve Sudan’da gelişen Senusilik Fransızlara ve İtalyanlara karşı ciddi bir di­reniş göstermiştir. Benzer biçimde İngilizlerin Mısır’ı işgaline karşı yine din temelli bir hareket olarak Müslüman Kardeşler (İhvanı Müslimin) hareketi doğmuştur. 1928 yılında İngilizlere karşı Hasan El Benna tarafından başlatılan İhvan hareketi zaman­la Kuzey Afrika’da ve Orta Doğu coğrafyasında din temelli önemli bir muhalif hare­ket haline gelmiştir. Yabancı kuvvetlere karşı bir başkaldırı hareketi olarak başlayan Müslüman Kardeşler hareketi 1950 sonrasında Mısır’da, Suriye’de ve diğer bazı Arap ülkelerindeki otoriter rejimlere karşı İslami bir yönetimi savunur hale gelmiştir. Müs­lüman Kardeşlerin başlattığı İslami devlet anlayışı zamanla Arap toplumlarının sınır­larını da aşarak İran, Malezya, Pakistan ve hatta Türkiye gibi ülkelere kadar yayıldı. Sömürgeciliğe karşı gelişen din temelli radikal hareketlerden biri de İsrail işgaline karşı Filistin’de doğmuştur. Filistin direnişi başlangıçta seküler karakter taşıyan Filis­tin Kurtuluş Örgütü tarafından sürdürülürken 1987’de sahneye çıkan Hamas bu di­renişe ortak olmuş ve Gazze bölgesini kontrol eder hale gelmiştir. Hamas’a bağlı İzettin El Kasım Tugayları İsrail’e karşı silahlı bir mücadele sürdürmektedir.

Batı sömürgeciliğine karşı etkili olan din temelli mücadelelerden biri İran’da görülmüştür. İran’da 1960’ların başından itibaren Müslüman ulemanın bulunduğu Kum kentinden başlayan muhalefet bir yandan devlet eliyle başlatılan batılı değer­lere, bir yandan da İran’ın Amerikan güdümüne giren politikalara savaş açmıştır. Amerika’nın İran’la gerçekleştirdiği petrol anlaşmaları ve İran pazarı üzerinde elde ettiği imtiyazlar Müslüman ulema tarafından bir sömürü olarak kabul edilmiş ve İs­lami değerler ve söylemler üzerinden buna karşı bir hareket başlatılmıştı. Hareke­tin başında yer alan dinî ulema 1979 yılına geldiğimizde Şahı devirerek yerine İs­lami kurallara bağlı bir rejim kurmuştur. İran, kendi modelini İslam dünyasında yaygınlaştırmak için uğraşmasına rağmen bu konuda ciddi bir başarı elde edeme­miştir. İslam dünyası İran’ın aksine İslam ile laikliği demokratik bir sistem içinde bir arada tutan Türkiye modelini daha çok benimsemiştir. 2011 yılında başlayan Arap Baharı sürecinde meydanlara dökülen kitleler genel olarak Türkiye modeli­ne benzer bir rejim istediklerini beyan etmişlerdir.