SKOLASTİSİZM

230

 

SKOLASTİSİZM

 

Orta Çağın tipik
felsefesi şeklinde ta­nımlanabilecek olan Skolastisizm latince
“Schola” (okul) kelimesinden gelmektedir. Skolastik felsefe ise,
“okul felsefesi” de­mek oluyor ki, bu bir bakıma Orta Çağda Hristiyan
din adamlarının yetişme ortamı manastır ve katedral okullarıyla ilgisini de
bariz bir şekilde açıklar. Gerçekten Skolas­tik felsefe bir okul öğretisi,
öğrenmek ve Öğretmeyi kapsayan bir Hristiyanlık teolojisidir. Ancak Skolastik
(scholasticus) deyi­mi Önceleri manastır veya katedrallerde Hristiyanlık
teolojisini Öğretenler ile, yine orta Çağda temel bilgi alanlarım kapsayan
“Yedi Özgür Sanat” (septem artes liberales) okutup belletenler için
kullanılırken, sonra­dan bunları Öğrenenler ile sözkonusu okul­lardaki
çalışmaları da anlatır biçimde kulla­nılmaya başlanmıştır.

Böylece Skolastisizm
genellikle Orta Çağ felsefesinin eşanlamında da kullanıla-gelmiştir. Ancak
Skolastisizmin bütünüyle Orta Çağ felsefesini kapsadığı düşünülme­melidir.
Çünkü Antik Çağ sonlarında oluş­maya başlayan ve Hristiyan inancıyla Antik Çağ
felsefesini belli nitelikleriyle uzlaştır­maya yönelen Patristik Felsefe de
Orta Çağ içinde görülmesi gereken bir felsefe öğreti­şidir. Nitekim Patristik
felsefenin Hristiyan inanışlarına bir öğreti niteliği kazandırma çabası,
Skolastik Felsefe tarafından temel-lendirme ve sistemleştirme uğraşılarıyla
desteklenecektir. Buna rağmen Skolastik Felsefe’nin dar anlamda bir Orta Çağ felse­fesi
olarak tanımlanması, bu açıklamalar doğrultusunda yanlış olmaz.

Hristiyanlık ilk
dönemlerinde Yunan felsefesine karşı olarak ortaya çıkar, Hristi-yanhğın
teolojik hareket noktasıyla Yunan felsefesininki kesin olarak ayrıdır. Her ne
kadar Yunan düşüncesi, Sokrates öncesin­den itibaren tek ve mutlak bir Tann
düşün­cesine ulaşır gibi olmuşsa da, yine de bu Tann tasavvuru, evrenden ayrı
bir “şahıs” değil, başlangıçsız ve sonsuz cevherinde düşünülen bu
evrenin bizzat kendisidir. Bu ayrıca varlık değil, ferdi varlıkların mekân
bakımından parçalan, zaman bakımından nitelikleri ya da an’lan olduğu varlığın
ken­disiydi. Yunan düşünüşünde ulaşılan bu

Tann evrenin hür
yaratıcısı değil, doğal ve mukadder bir şekilde kendisinden çıktığı içkin
nedenidir. Bu bakımdan, Yunan çok-tanncılığından doğan tektanncılık
(mono-teisme) yerine kamutanncılık (Panteisme) sözkonusudur.

Hristiyanlık bu Tann
anlayışlarını red­dederek “Tann-şahıs” ve yoktan (ex nihilo) yaratıcı
Tann anlayışı ve inanışını ileri sür­dü. “Oğul” ve “Ruhulkudüs”
(le Saint-Esp-rit) Tann’dan çıktıklarından, gerçekte Tan-n’dırlar ki, Hristiyan
Teslisi (La Trinite, Ekanim-i Selase) böylece temellendiril-mek isteniyordu.
Benzer şekilde “Oğul”un “tecessümü” (I’incarnation) de
yorum ve açıklamalara konu oldu. Nitekim Kilise, “Oğul”un (İsa’nın)
insani tabiatı üzerinde ısrarla durmakla birlikte, tanrısal olan ile insanî
olanı, yani “fsa’daki iki tabiatı”, ayır­maya büyük özen gösterdi.
Nitekim bunları aynı gören anlayıştan inançsızlıkla, rafizi-liklc suçladı.

Kısacası Hristiyanlık,
Yunan düşünce­sinden farklı olarak Yaratan ile yaratılan arasındaki kesin ve
mutlak ayınmı Ona Çağ Skolastiğinde yoğunluğuyla tartışıla­cak boyutuyla
teolojisinin temeli halinde ortaya koydu. Aynca “şahıs-Tann”, hakikat
ve hayat olan “OğuTda tecessüm etmiş, ya­ni cisimleşm iştir. Bütün bu ve
benzer gö­rüşler Hristiyan Skolastiğinde, Hristiyan olan bir kimsenin mutlak
hakikate malik ol­duğunun, dolayısıyla hakikatin araştırılma­sının gerekmediği
anlamına geliyordu. Ya­ni felsefeyle uğraşmak, İsa’yı inkâr etmek demektir,
sonucuna ulaşılıyordu. Ne var ki, Hristiyan imanının kendini açıklaması,
düşmanı olduğu düşüncelerle savaşabilme-si için, onun öğreti (dogma) halinde
kurul­ması, kendini sistemleştirmesi zorunluluk

olarak kendini
duyuracaktır. îlk zamanlar­da Platon, sonraları İskenderiye okulu, Ye­ni-Platonculuk,
gnostisizm, en sonunda da Aristoteles ve Aristotelesçilik Hristiyan
Skolastisizminİn çeşitli dönemlerinde etki­li olacaklardır.

Bu şekilde başlayan ve
Orta Çağ denilen uzun bir tarih dönemini kapsayan Hristiyan kökenli felsefe
içinde 8-15. yüzyıllar arası­nı Skolastik felsefe olarak tanımlamak mümkündür.
Skolastik felsefe Orta Çağ Hristiyan felsefesinin ana gövdesine birle­şik
olmakla birlikte, sorunları ele alış özel­liklerini de taşımaktadır. Belirgin
niteliği statik olan Skolastisizm, Öte yandan antik felsefeyi kavramlara dayalı
bir yöntemle ele aldığından, bir kısım felsefî sorunların ortaya çıkmasına,
dolayısıyla bazı felsefi akımların doğmasına neden olacaktır. Söz­gelimi kilisenin
belli bir dönemde resmi öğ­retisi niteliği kazanan Augustinus felsefe­siyle
Yeni-Platonculuk arasındaki ilişki böyledir. Din (Hıristiyanlık) ile felsefe
ara­sındaki ilişkinin Ortaçağ boyunca tartışıl­ması bunun önemli bir örneğidir.
Gerçekte Augustinus felsefesi “kilise” kavramını te­mel aldığından
felsefenin amacının kilise­nin öğretisini bilimsel bir sisteme kavuştur­mak ve
geliştirmek olduğu sonucuna da ulaşır. Oysa Yeni-Platonculuk kiliseyi de­ğil,
tek ferdî esas alır ve ferdin amacı olarak Tann’yla birleştirici bilgiyi ortaya
koyar. Onun için Yeni-Platonculuk bir tür “misti­sizm”, bu mistisizm
temele “ferdî dindar­lık”! koyar. Ne var ki ilk zamanlarda karşı
çıktığı bu anlayışı kilise sonradan yer yer kabul etmek zorunda kalacaktır.

Orta Çağ Skolastiğinde
kilise öğretisi ve mistik düşünce akımından başka üçüncü olarak, hıristiyanhğı
temel almayan ve reel

bilgilere dayanan bir
anlayıştan sözedilme-lidir. Bu anlayış Antikçağ kültürünün biri­kiminden
kaynaklanan Yunanlı ve Romalı­ların evren konusunda geliştirdikleri görüş­lerden
yararlanır. Ayrıca bu anlayış müslü-man düşünür ve bilginlerin, kısacası islâm
düşüncesinin ortaya koyduğu düşünce ve bilgi birikiminden önemli ölçüde
etkilene­cektir. Skolastiğin son dönemlerinde tartı­şılan bir çok sorun ve reform
görüşleri bu et­kinin belli oranda sonucu sayılmalıdır. Ni­tekim Yeniçağda
gelişecek olan düşünce ve bilimlerin mahiyet ve yönteminin
temellen-dirilmesinde İslâm düşünce ve bilgi biriki­minin katkısı inkâr
edilemez.

Skolastiği üç döneme
ayırmak mümkün­dür:

a) Erken
Skolastik: VIII-XII. yüzyıl ara­sıdır ki, başlangıç olarak da ifade edilebi­lir.

b) Yüksek
Skolastik: XII-XIIÎ. yüzyıl.

c)  Geç Skolastik: XIII-XV. yüzyıl. Bu dönem
Skolastiğin çökmesi ve sona erme­sidir.

Her dönem, sorunları
ele alış ve yorum-layış tarzıyla farklılık gösterir. Fakat Sko­lastiğin bilgi
tanımlaması, sınıflandırması aynı kalıp içinde kalmıştır. Bu da Yedi öz­gür
Sanat olarak ifade edilir. Yedi Özgür Sanat, Trivium ve Quadrivium şeklinde
ay-nlır. Trivium Gramer, Dialeklik ve Retorik­ten; Quadrivium ise, Matematik,
Geometri, Musiki ve Astronomiden meydana gelmek­tedir. El sanatları bunun
dışında tutulmuş ve özgür insanların faaliyetleri bu kapsama alınmıştır..

Skolastiğin temel
aldığı kaynaklar da sı-nırlırdır. Anicius Manlius Torguatus Seve-rinus Boethius
(480-525), skolastiklerin il­ki kabul edilir. Boethius, Platon ve
Aristoteles’in eserlerini Lâtinceye çevirdi ve aynı zamanda yorumlarını yapmayı
da denedi. Hatta bu ikisinin görüşlerinden senteze ulaşmaya çalıştıysa da
başarılı olamadı. Fa­kat Aristoteles ve Aristotelesçilerin temsil­cilerinden
olan Porphyrius’dan çeviriler yaptı. Nitekim Aristoteles’in Organoriunu bir
küçük eser şeklinde çevirip yorumladı. Aristoteles’in Kategoriler’ine
“giriş” mahi­yetinde olan Porphyrius’un Isagoge (Eisa-goge)unu daha
önce Lâtinceye aktaran Ma-rius Victorinus’un çevirisini yeniden Lâtin­ceye
çevirdi ve uzun bir yorum da ekledi. Yine Aristoteles’den Analytika I, Analyüka
II, Topika ve Peri Sophistikon Ekselegk-hon’u da Lâtinceye kazandırdı. Peri
Herme-nias ile ilgili bir inceleme yaptı. Aynca Eukleides’in geometri,
aritmetik ve musikî üzerine eserleri de Boethius’un çevirileri olarak
skolastiğin kaynaklan arasına katıl­dı. Fakat Boethius’un De Consolatione
Philosophiae (Felsefenin Tesellisi Üzeri­ne) adlı eserinin aynca yeri vardır.
Skolasti­ğin kaynakları arasında Cassiodorus’ (480/49O-575/585)un da önemli
yeri vardır. Boethius’un felsefi geleneğin temsilciliği­ne karşılık Cassiodorus
retoriğin temsilcisi sayılır. De anrima (Ruh Üzerine) ve Insti-tutiones
divenarum et saecularium Littera-rum (İlahî Edebiyat ve Pagan Edebiyatı
Öğretimi) adlı eserleri Skolastik edebiyatta etkilidir. Augustinus’un eserini
örnek alan Cassiodorus “De anima”da, ruhun madde­den bütünüyle
bağımsız, ölümsüz olduğunu ve bedende şimdilik bulunduğunu savunur.
Intitutiones divenarum et Saecularium lit-terarum Skolastikte daha etkili
olmuştur. Manastır okullarında De artibus ac dîsiplİ-nis litterarum (Edebiyat,
sanat ve disiplin­leri) şeklinde tanınmıştır. Burada Cassiodo-

rus söz sanatlarıyla
(trivium: gramer, reto­rik, diyalektik) doğa ve ahlâk bilgisine ulaş­tıran
sanatları (quadrivium: aritmetik, geo­metri, astronomi ve müzik) birbirinden
ayı­rır. Bu eserin asıl önemi, klasik kültürün asıl malzemelerini kutsal
kitabın anlaşılma­sında kilisenin hizmetine sunmasındadır. Martianus
Capella’nın benzer türde ders ki­tapları da bu arada sayılmalıdır. Gregorius
Magnus (540-604)un “Liber Regulae Pas-toralis”i Katolik kilisesinin
hiyerarşisinin oluşmasında temel kitap sayılmıştır. “Mo-ralia”sı ise,
Kutsal Kitabın açıklama yönte­mi olarak örnek alınacaktır. Isidorus de
Se-viglia (570-636)nun Etymologİarum libri (Kökenbilim Kitabı) adlı eseri, doğa
bilim­cilerine ve kilise hocalarına bir tür kaynak ansiklopedi hizmeti
görmüştür. Yine De fi­de catholica (Katolik inancı Üzerine), De ordine
ereaturarum (Yaratılanların düzeni üzerine), Historia regum Gothorum et
Vandaîorum (Gotların ve Vandalların Ta­rihi) eserleri de vardır.

Önceleri Saint
Paulus’un öğrencisi Di-onysius Areopagita’mn yazdığı kabul edi­len, fakat IV.
yüzyılın sonuyla V. yüzyılın başında yaşamış bir yazarın V. yüzyıla ait olduğu
anlaşılan Corpus Areopagiticum adlı eser de Skolastiğin önemli kaynaklan
arasındadır. Sözkonusu eser De divinis no-minibus (Tann Adlan Üzerine), De
Misti-ca the ologia (Mistik Teoloji) De coelesti Aiearchia (Gökyüzü düzeni
üzerine), De ecciesiastica hiearchia (Kilise Düzeni Üzerine) başhklannı taşıyan
yazılardan ve on mektuptan oluşmuştur.

Liber de Causis,
Theologİa Aristotelis gibi eserler Aristoteles’e izafe edilerek kay­nak kabul
edilmişse de, Aristoteles’e aitol-madıklan anlaşılmıştır.

Platon’un sadece
Timaios diyalogu, Ci-cero ve Senaca’nın eserleri, Kilise Babaları­nın ve
Augusünus’un eserleri Skolastiğin kaynaklan arasındadırlar.

Skolastiğin yöntemi kısaca
ifade edilirse aklı vahyin doğrularına uygun hale getire­cek inanç esas ve
konularını kavranılır kıl­maktır. Başka bir ifadeyle vahye karşı akıl yönünden
ileri sürülecek itirazları cevap­landırmaktır. Bu bakımdan Skolastik yön­tem
akıl yürütme ve temellendirme şeklin­de ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı, Sko­lastik
insan ve evren konusunda yeni bir şey aramak ve bulmak iddiasında değildir.
Çünkü dogma hakikattir, bunu aramak söz-konusu olamaz. Bîr Hristiyan mutlak
haki­kate malik olduğunu bildiğinden, bunun araştırılmasının, yani felsefenin
herhangi bir anlamı yoktur. Eğer araştırmaya başlar­sa, mutlak hakikate malik
olmadığını açık­lamış demektir. Dolayısıyla felsefe yap­mak, “İsa’yı inkâr
etmektir.” Tertullianus, Arnobius, Lactanius vb. gibi Hristiyan teo­logları
bu konuda açık görüşler ileri sür­müşlerdir. Öyleyse felsefe yapmak sadece
dogma’yi açıklamaktır, onun sonuçlarını geliştirmektir ve doğruluğunu isbat
etmek­tir. Bu bakımdan Aristoteles mantık ve kı­yasının, temci Iendirmede isbat
etme fonk­siyonu, önemi dolayısıyla kabul edilecek­tir. Nitekim Saint Thomas
d’Aquine hıristi-yan dogmalarıyla Aristoteles’in yöntem ve felsefesini
uzlaştıracaktır. Daha açık bir ifa­deyle “arılayayım diye inanıyorum”
(Credo ut intelligam) anlayışı Skolastiğin hareket noktası olacaklar. Böylece
Skolastikte sade­ce inancın muhtevası değil, muhtevanın dil ile anlatımı da bir
doğru olarak kabul göre­cektir. Buna Skolastik Realizm de denilir. Realizm
anlayışında insanın bilmesi, Tann’nın hakim ve malik olduğu hakikati, öner­meler
ve sonuç çıkarmalar (deduetion) ile aksettirmek şeklinde ortaya konulmakta­dır.
Bu nedenle Skolastik şüpheciliğe karşı olduğu kadar, bilginin her türlü
sübjektif-leştirilmesine ve izafi leş tiril m es i ne de kar­şıdır. Kısacası
tek bir hakikat vardır ve tek bir bilgi sistemi doğrudur. Onun için Sko­lastik
Realizm, psikolojist ve nominalist öğretileri reddetmiştir.

Bu anlamda Skolastik
düşünür (teolog) kendi açısından bir dünya görüşü meydana getirme görevinde
değildir. Yaptığı faaliyet inandığı sistemin bir mensubu olmak bakı­mından
anlam taşır. Bu nedenle “Sum-ma”lar (inanç öğretisinin esaslarını
topla­yan ilmihal bilgisi kitaplar) önceden tasar­lanmış plan dahilinde
sistemini kurarlar. Bunlar Kilise Babalarının hikmetli sözle­riyle felsefe
(teoloji) otoritelerinin ele almış oldukları temel bilgilerden oluşur. Onun
için bilginin değişmez kategorisi, yani Yedi Özgür Sanat kabul edilmiştir. O
halde ya­pılması gereken Kilisenin otorite olarak ka­bul ettiklerinin
sözlerini, hükümlerini (sen-tentia) bir araya toplamaktır. Bu toplamada, yani
Sententia kitaplarında, söz ve hüküm­lerin uyumlu bir hale getirilmesi,
bunların uzlaşabilecekleri isbatlanmak istenir. Nite­kim Skolastiğin yönteminin
“Sic et non’\ yani “evet-hayır” biçiminde oluşu bundan­dır ve yazılan
eserler de bu yöntemin şema­sına uygun olarak düzenlenmiştir.

Skolastisizmin ahlâk
anlayışı, Hristi-yanlık inanışından çıkartılan bir emir ve de­ğer ahlâkıdır.
Buna göre Tann’ya itaat et­mek “iyi” olanı yapmak demektir. Bizzat
“İyi olan Tann, buyruklarında “iyi”yi amaç gösterir, insanın
yapması gereken de bu “iyi”ye yönelmek, bu yüce değere ulaş   Bu yüce değere ulaşmak TanrTyi tema­şa etmek
şeklinde de anlatılır.

Skolastiğin devlet ve
topluma verdiği anlam h iristi yan inanışının öngördüğü esaslar ile Aristoteles
Kozmolojisi’nin uz-1 artırılmasında ifadesini bulur. Buna göre devlet evrensel
niteliktedir, ama yeryüzün­de gerçekleştirilen “zorunlu bir kötülük
ku-nımıTdıır. Devletin olmadığı yerde düzen­sizlik, kaos ve anarşi olacağından,
varlığı zorunludur. Ancak İsa’nın haber verdiği hi-ristiyanlığın esaslarına
uygun gerçek devlet gökyüzündedir. Yani öte dünyada gerçek “Tanrı Devleti
veya Kenti” (Civitas Dei) gerçekleşebilir. Bundan dolayıdır ki, kilise­nin
iktidar iddiasında bulunması daima tar­tışmaya açık en önemli konuların başında
gelecektir. Keza dünyevî-manevî iktidar ayrımının kaynağı da burada ortaya çıka­caktır.

Skolastikte bu
sorunların kökeninde bil­ginin mahiyeti ve niteliği yatmakladır. Bu bakımdan
Skolastikte üç ana anlayış veya akım ortaya çıkacaktır.

a)
Realistler Bilginin temel kavrama da­yandığını ve eşyadan önce var olduğunu
ileri sürerler. Anselmus gibi.

b) Nominal
isti er: Tümellerin ve genel bilgilerin veya düşüncelerin eşyadan sonra
geldiklerini, tümellerin birer ad (nom)dan ibaret olduğunu, buna bağlı olarak
da ferd-lerin gerçek olduklarını savunurlar. Rosce-lin, Ockhamlı William, Roger
Bacon gibi.

c)
Konseptüalistler (Kavramalar): Tü­mellerin sadece eşyada var olduklarını ka­bul
ederler. Albertus Magnus, Saint Tho-mas gibi.

Öte yandan
Skolastisizm iman-bilim, din-felsefe, cismanî (dünyevi)-manevi oto­rite, ruh,
tümel-tikel (külli-cüzî) vb. gibi

konulan birer teoloji
ve felsefe boyutunda tartışmışlardır.

Tarihî zaman
bakımından İslâm düşün­cesinin Skolastik nitelikte olduğu yer yer ileri
sürülmüş; Ortaçağın belirgin düşünce anlayışı olması bakımından Skolastisizmin
düşünce ve bilimin gelişmesinde olumsuz bir etki oluşturduğu, dolayısıyla dinin
böyle görülmesi gerektiği günümüzde bile savu­nulabiliri iştir. Oysa Ortaçağ
Skolostisizmi bütünüyle hıristiyanlığın özel şartlarından doğmuş bir
anlayıştır. İslâm düşüncesinde bu anlamda skolastik bir nitelik bulmaya
çalışmak, yanlış karşılaştırmanın bir sonu­cudur.

ismail KILLIOĞLU