Sınıf Mücadelesi Nedir? Tanımı

Ruyalar/komunist_propaganda” 222″ 283″ SINIF MÜCADELESİ

Karl Marks ve Friedrich Engels, yazdıkları Manifesto’ya, “Günümüze kadar bütün toplumların tarihi, sınıf çatışmaları tarihidir” sözleriyle başlamışlardır. Marksizm sosyal değişimi, temel sınıflar arasındaki çatışmaların bir sonucu olarak görür ve yönetici sınıflarla ezilen sınıflar arasındaki uzlaşmazlıklardan yola çıkarak, kendine özgü bir devlet teorisi kurar. Marks ve Engels’e göre, “Özgür insan ve köle, patrisyen ve pleb, senjör ve serf, lonca uslası ve lonca emekçisi, kısacası ezenle ezilen, sömürenle sömürülen sürekli bir çatışma halinde, kimi yerde gizlice ve kimi yerde açıkça, ya toplu­mun devrimci bir biçim değiştirmesiyle, ya da çatışan sınıfların birlikte çöküşüyle so­nuçlanan kesintisiz bir savaşım sürdürür­ler.”

Marx’a göre, toplumsal değişme, üretim güçleriyle (toplumun bilimsel bilgi, teknlojik donanım ve kollektif emeğin örgütlenmesiyle), üretim ilişkileri, (toplum içindeki bireyin yaşamını oluşturan koşullardan kaynaklanan, mülkiyet ilişkileri ve gelir dağılımı) arasındaki etkileşim tarafından oluşturulur. Üretim ilişkilerinin, üretim güçlerini oluşturan bilimsel bilgi ve tekno­lojik donanımdaki değişikliğe ayak uydura­maması, bir toplumsal sınıfı eski üretim ilişkilerinden yararlanamamaya ve yalnız külfet çekmeye itmektir. Ezilen ve toplu­mun diğer kesimlerince de hor görülen bu sınıf bilinçlendiğinde, üretim ilişkilerini değiştirmek için harekete geçecektir.

Marks, temelde antik toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum olmak üzere üç çeşit toplumdan söz eder. Köleci toplumda, köle sahipleri ile köleler, feodal toplumda, toprak sahipleriyle toprak köleleri, kapitalist toplumda ise, burjuva sınıfıyla emekçi sınıflar arasında uzlaşmaz karşıtlıklar görür. Köleci toplumda, yönetici sınıf, üretim araçlarına olduğu gibi, üretici kişiye de sa­hiptir. Feodal toplumda, yönetici sınıf, üreticinin çalışma zamanının belli bir bölümü üzerinde meşru hak sahibidir. Bu hakkı, ya üreticiyi kendisi için çalıştırarak, ya da onu vergileyerek kullanır. Kapitalist toplumda ise, üretici yasal anlamda hürdür ve üretici ile sermaye sahibi arasındaki ilişki bir piyasa ilişkisidir. Ancak, mülk sahibi olmama­nın getirdiği ekonomik zorunluklar proleter emekçiyi, emeğini, ürettiği malın değerinden bağımsız olarak oldukça düşük bir ücretle satmaya itmektedir, öte yandan üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar, kendilerine toplam üründen büyük bir pay çıkarmaktadırlar. Böylece, kapitalizmde, ücretemek-sermaye ilişkisi diğerlerine nazaran çok daha keskin bir sınıf karşıtlığı ortaya koymaktadır. Emekçinin sömürülüşü daha da büyüyüp derinleştikçe sınıf bilinci gelişecek ve emekçi kapitalizmi devirmek için kendi siyasal örgütünü kuracaktır. Devrimi emekçi sınıf yapacaktır, çünkü, üretim sürecinde kurulan ilişkilerin kollektif, üretilen değerlerin mülk edinilmesinin ise bireysel olduğu bu süreçte, en fazla külfet yüklenen bir sınıftır.

Feodal toplumun devrimci sınıfı olan burjuva sınıfı, kendi sınıfını güçlendirmek ve egemen kılmak için devrimci olmuştur, kapitalist toplumun devrimci sınıfı ise, kendi sınıfını yoketmek ve dolayısıyla bütün sınıfları yokederek sınıfsız toplum gerçekleştirmek için devrimcidir.

Kapitalist toplumun çöküşünü çabuklaştıran iki temel gelişim daha vardır. Bunlardan biri, üretimin sürekli olarak büyük üni­telerde toplanması ve sermayenin merkezileşmesi eğilimidir. Merkezileşme ile beraber emek giderek daha büyük bir baskıyla karşılaşacak ve bu da onun örgütlenme eğilimini kuvvetlendirecektir. İkinci olarak, üretimin düzensizliği ya da “üretim anarşisi” ve üretim güçlerinin hızla gelişimi yanında, pazarların yavaş gelişimi sonucu, sermaye birikimi süreci dönem aşırı üretim krizleri ile kesintiye uğratılmaktadır. Bu krizler de işsizler ordusunun daha da büyümesiyle sonuçlanmakladır. Biriken uzlaşmazlıkların tek çözümü, örgütlenmiş iş gücünün, gelişen kapitalist zulme karşı isyan etmesidir. Kapitalizm, üretim açısından bir köstek haline gelmiştir, çünkü, artık ne tekniğini yenilemekte ve ne de üretim gücünü geliştirmekledir, tersine, üretim kapasitesini kısıtlamakta, denetlemekte ve ziyan etmektedir. Devrimci değişim sonucu, üretim araçları sosyal mülkiyete, üretim de planlı bir temele kavuşturulacaktır.

Marks’ın sınıf mücadelesi kuramı, özellikle de, kapitalist toplumlarda, işçi sınıfı devrimlerinin kaçınılmazlığını ileri sürdüğü ve sonuçta tüm uzlaşmazlıklardan arınılıp sınıfsız bir topluma geçileceğini söylediği kısımlarda, pek çok sosyolog tarafından eleştirilmiştir. Örneğin, Dahrendorf ve R. Aron’a göre, gelişim endüstrisi toplumlarında, işlevsel farklılaşmanın artması ve ekonomik, siyasal ve diğer alanlar arasındaki ayırımın barizleşmesi, endüstriyel, siyasal ve ideolojik çatışmaları birleştiren tabanı ve böylece de devrimci hareketleri yok etmiştir. Büyük ve karmaşık bir toplumda, bazı çatışma şekilleri kaçınılmazdır ve gruplar arası çatışmalardan tamamen arınmış bir toplum sosyolojik olarak mümkün değildir. Aynca, gelişmiş endüstri toplumlarında, işçinin durumunun da Marks’ın söylediği gibi, sürekli olarak kötüleşmediği görülmüştür, işçinin oyunu alabilmek için sosyal içerikli ekonomik ve siyasal uygulamalara gidilmesi bunun bir nedenidir. Bunun yanı sıra, işçilerin sendikalarda örgütlenmeleri ve bu örgütlerin gelir dağılımında önemli bir paya sahip olmaları işçi sınıfının kapitalist toplumlardaki ekonomik durumunu iyileştirmiştir.

Günümüz sosyolojisi, Marksist mücadele teorisinin, çatışan çıkarları ve değerleri ilgi merkezi haline getirmesinden etkilenmiş ve daha önce oydaşma, bütünleşme ve düzen gibi konularla sınırlı çalışma alanına, çatışan çıkarları, değerleri ve sosyal değişimin gerginliklerini sokmaya başlamıştır. Fakat sınıf mücadelesi teorisinin eski önem ve popülaritesini kaybettiği gözlenmektedir.

SBA