Sınıf Kavramı

Fransızca’ya XIV., İngilizce’ye XVI. yüzyılda girmiş olan “sınıf” (classe), Latince “classis”den gelen bir kelimedir. “Classis”, yurttaşları sahip oldukları servete göre birbirinden ayıran çeşitli kategorileri ifade eden bir terimdi. XVII. ve XVIII. yüzyıl Fransızca’sında “kategori” kelimesine yakın bir anlamda kullanılan “sınıf” toplumsal farklılıkları belirtiyor ve hususi anlamlar taşımıyordu. O dönemlerde “sınıf” kelimesinin, ‘sıra’ ve ‘meslek’ gibi hiyerarşi ifade eden diğer kavramlar yanında ayrıcalıklı bir yerinin olmadığı görülmektedir. İngilizce’deki durum da Fransızca’dakinden farksızdı.  “Classe” kelimesinin Türkçe’deki karşılığı olan Arapça kökenli “sınıf” sözcüğü de, o dönem Osmanlı Türk toplumunda tamamıyla aynı anlamları ifade ediyordu. Koçi Bey, Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi gibi Osmanlı aydınlarının ‘sınıf’ terimini mesleki tabakaları belirtmek için kullandıkları bilinmektedir. Meselâ Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, beşyüzden fazla meslekten, yani sınıftan söz etmektedir.  Hatta reaya, ulema ve asker sınıfından söz edilirken “tabakalaşma bilinci” gibi bir anlamın da ‘sınıf’ sözcüğüne yüklenildiği ifade edilmektedir.
Modern anlamıyla “sosyal sınıf” kavramı ise XVIII. yüzyılın sonla-rında doğmuştur ve İngiltere menşe’lidir. Bu dönemde ‘sınıf’a, ona yakın kelimelerden daha farklı anlamlar yüklenmeye başlanmış; “sınıf dili” (language of class), “alt sınıflar” (lower classes), “orta sınıflar” (middle classes), “üst sınıflar” (higher classes) ve benzeri terimler hemen hemen aynı yıllarda kullanılır olmuştu.
Hemen hatırlanacağı üzere bu yıllar, fabrika bacalarının birbiri ar-dınca yükselmeye başladığı, mâli kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş yıllarıdır. Yine bu yıllar, “hürriyet, adalet, eşitlik” sayhalarının geniş kitlelere heyecan vermeye başladığı; tüm asalet ünvanlarını yok eden ve Kilise’nin imtiyazlarını ortadan kaldıran Fransız İhtilâli’nin gerçekleştiği yıllardır. Bir yandan köylerinden koparak büyük kentlerin varoşlarında “vahşi kapitalizm”in ‘proletarya’sını oluşturmak üzere yığılan ve sayıları her geçen gün hızla artan sefil kitleler, diğer yandan geleneksel tabakalaşma modellerinden farklı olarak, hiçbir sınıf farklılığını kabul etmeyen ve kanun karşısında herkesin eşitliğini temel ilke edinen modern hukuk sistemlerinin geliştirilmesi gibi iki temel faktörün şekillendirdiği yeni bir toplum modeli. “Sınıf” kavramı etrafında cereyan eden tüm tartışmaları, -her geçen gün daha büyük bir hızla yaşanmaya başlanan sosyal değişmelerin payını da unutmamak kaydıyla- bu iki temel faktöre indirgemek hiç de yanlış olmaz. Burjuvazi ile proletarya arasında hızla derinleşen uçurum, sınıf farklılıklarına yapılan vurguyu haklı kılarken; hukuk sisteminin sağladığı eşitlik ze-mininde açılan sosyal hareketlilik kanalları, sınıf olgusuna karmaşık ve dinamik bir karakter kazandırmakta; bu da tabii olarak, ‘bir tanım’a değil ‘çeşitli tanımlar’a geçerlilik sağlamaktadır.
Bu tanımlardan bazılarının ise, günümüzde, hiçbir geçerliliği kal-mamıştır. Meselâ Gobineau, Ratzenhofer, Vacher de Lapouge, Alexis Carrel gibi ırkçı teorisyenlerin ‘sınıf’ı biyolojik bir olgu olarak görmeleri, bu meyanda değerlendirilebilir. Bazıları ise sınıf kavramını, ‘meslek’ ile -G. Le Bon, G. Schmoller- ya da ‘elit’ kavramı ile -E. Goblot- karıştırmışlar; F. Oppenheimer da ırk faktörünü fütuhat ile birleştirerek sınıfları tanımlamaya çalışmıştır.
Günümüzün yaygın görüşleri ise sınıf kavramını, “birbirinden farklı olan fertlerin grup oluşturmalarını sağlayan ve farklılıkların harekete geçirdiği güç”;  “ferdin “ego”sunun bir parçası ve mensubiyet duygusunun doğurduğu psikolojik bir fenomen”;  “benzer sosyal şartlar içinde bulunmak, benzer statüye sahip olmak ve benzer değer hükümleri taşımak gibi üç ana faktör tarafından oluşturulan sosyal gruplar”;  “aşağı yukarı aynı iktisadi kudrete sahip olan, hayat üslupları birbirine uyan, aynı kültür ve terbiyeyi almış bulunan, iktisadi menfaatleri müşterek olan ve bu dört kıstasa göre kendilerini aynı durumda hisseden (yani sınıf şuurunu müştereken duyan) fertlerin teşkil ettiği topluluk”  şeklinde tanımlamaktadırlar.
Bu tanımların hepsinin müşterek noktası, sınıfların birer “sosyal grup”, yani bir “realite” olduğudur. Ne var ki, sanayi toplumlarının son derece karmaşık yapısı içinde bu “realite”, içinden çıkılması güç bir görünüm arzetmekte; kısa tanımlar, yol açtıkları belirsizlikler nedeniyle tasvip görmemekte; dolayısıyla sınıf olgusunu daha da içinden çıkılmaz hale getiren çok yönlü tanımlar önerilmektedir. Meselâ G. Gurvitch, “toplumsal sınıflar, kendilerine tâbi gruplaşmaların makrokozmosu durumunda bulunan -ki bu kısmî makrokozmosun birliği supra-fonksiyonel oluşuna, topyekûn toplum tarafından nüfuz edilmeye karşı direngenliğine, diğer makrokozmoslarla bağdaşmazlığına ve ağır basan kolektif bir bilinçle özgül medeniyet eserlerini gerekli kılan ileri bir yapılaşma derecesi göstermesine dayanır- çok geniş çaplı münferid üst-gruplaşmalardır; sadece, teknik örneklerin ve ekonomik işlevlerin özellikle vurgulanmış olduğu sanayileşmiş topyekûn toplumlarda ortaya çıkan bu üstgruplaşmalar ayrıca şu özelliklere de sahiptirler: Bunlar, katılıma açık, uzaktan katılınan, bölünme esaslı, sürekli, örgütlenmesiz olarak kalan, sadece şartlı zorlama (yaptırım) gücüne sahip fiilî gruplaşmalardır”  şeklinde detaylı bir tanım yapmak zorunda kalmaktadır.*
Aslında Gurvitch’in böyle bir tanım önermek zorunda kalması; “açık toplum” özelliği gösteren sanayi toplumlarında, sınıfların “grup” olma niteliğinin her geçen gün biraz daha azaldığının ve “kategori” olmaya başladığının göstergesidir. Nitekim A. Kurtkan da sınıfın, “aynı sosyal hayat tarzını paylaşan fertlerin meydana getirdiği bir sosyal kategori veya grup” olarak tanımlanması durumunda itirazların olmayacağı görüşündedir.  Bize göre burada itirazları yok edecek olan husus, “grup” kavramının yanına “kategori”nin de ilave edilerek, tanıma elastikiyet kazandırılmış olmasıdır. Başka bir deyişle, vurgulanan, tanımın son iki kelimesidir. “Aynı sosyal hayat tarzını paylaşan” ifadesi ise sınıfın belirlenmesi için yeterli değildir. Çünkü “yaşama tarzı” kelimesinin, “sosyal bir varlık olan fertlerin, davranış ve ilişkiler sisteminin kendine has ve diğerlerinden ayrı olarak mütalâa edilmelerine imkân veren yaşayış ile ilgili tavırları gösteren bir anlam”  ifade ettiği düşünüldüğünde; “hayat tarzı”nın, barınma, beslenme, eğitim, giyim, sağlık, eğlence, haberleşme-ulaşım ve üyeler arası ilişkiler olarak sıralanabilecek sekiz kategori ile belirlenmesi mümkündür.  Tanımın yetersizliğinin farkında olan Kurtkan, sınıf kavramını daha geniş bir biçimde ele aldığı Maliye Sosyolojisi isimli eserinde, daha önce belirtmiş olduğumuz Kessler’in tanımını benimsemekte ve oldukça geniş bir biçimde analiz etmektedir.