Şeyh Bedreddin Kimdir, Hayatı, Eserleri, Görüşleri

bedrettin.jpg” border=”0″ align=”left” />Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Mahmud ‘ (ö. 823/1420) Osmanlı fakih ve mutasavvıfı, önemli bir isyan ve ihtilâl hareketinin başlatıcısı.

Edirne yakınlarında, bugün Yunanis­tan topraklarında bulunan Simavna ka­sabasında doğdu. Doğum yılı olarak 740 (1339) ile 770 (1368) arasında değişen çeşitli tarihler gösterilir. Torunu Halîl b. İsmail Menâkıbnâme’öe şeyhin doğum tarihini 760 (1359) olarak kaydetmiştir. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hıristiyan iken ihtida etmiş olan Melek Hatun’dur. Babasının mesleği dola­yısıyla Simavna Kadısı Oğlu diye tanınmıştır. Edirne’nin Os­manlılar tarafından fethedilmesi üzeri­ne (1362) ailesi buraya yerleşti. Ancak bazı son dönem araştırmacıları Bedred-din’in soyunu Selçuklu hanedanına bağ­layan rivayeti şüphe ile karşılamakta, bu rivayetin muhtemelen siyasî maksatlar­la uydurulduğunu düşünmektedirler. Orhan Saik Gökyay, Bedreddin’in baba­sının kadı olmayıp Hacı İlbeyi’nin yanın­da Dimetoka ve çevresini fethe giden ga­zilerden biri olduğunu bazı deliller gös­tererek öne sürmüş, bir istinsah veya telaffuz hatası sonucu “gazi” kelimesi­nin “kadı” şeklini almış olduğunu iddia etmiştir.

İlk tahsiline babasının yanında başla­yan Bedreddin daha sonra Şâhidî adlı bir hocanın derslerine devam etti. Mev-lânâ Yûsuf’tan sarf ve nahiv okudu. Ko­ca Efendi diye bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Mûsâ Çelebi’nin 1. Ba-yezid’in refakatinde Edirne’ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matema­tik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Mûsâ Çelebi ile birlikte Koca Efen-di’den tahsile başladı; bu arada Mevlâ-nâ Yûsuf’un yanında fıkıh öğrenimine de devam etti. Altı ay sonra Mûsâ Çele­bi ve amcası Abdülmü’min’in oğlu Müey-yed ile birlikte bir yıl süreyle Bursa Kap­lıcaları Medresesi’nde yine Koca Efen-di’nin derslerini takip ettiler. Bu üç öğ­renci hocalarının tavsiyesine uyarak Bur-sa’dan Konya’ya gitti ve orada Mevlâ-nâ Feyzullah’tan mantık ve astronomi okudu. Bir yıl sonra Mûsâ Çelebi Semer-kant’a giderek Uluğ Bey’in astronomi hocası olurken Bedreddin Simâvî ve Müeyyed 1381’de Şam’a gittilerse de veba salgını yüzünden çok geçmeden Kudüs’e geçerek Mescid-i Aksâ’da İbnü’l-Aska-lânrden hadis okudular. İki arkadaş, bir Türk beyi olan Ali Keşmîrî’nin himaye­sinde Berkuk’un saltanatı döneminde Kahire’ye gitti. Ali Keşmîrî bir cuma na­mazından sonra, aralarında Mübarek Şah el-Mantıkl ve öğrencisi Seyyid Şerif el-Cürcânrnin de bulunduğu bir grup âli­mi akşam yemeğine davet etmiş, sabaha kadar süren ilmî sohbet sırasında Bed­reddin Simâvî’yi çok beğenen Mübarek Şah onu Seyyid Şerife örnek göstermiş­ti. Bedreddin bundan sonra Mübarek Şah’ın gözde öğrencisi oldu ve Seyyid Şe­rifle birlikte ondan mantık ve felsefe gibi aklî ilimler tahsil etti. Mübarek Şah 1383’te hac için Mekke’ye giderken Bed-reddin’i de yanına almıştı. Bedreddin’in biyografisini kaleme alan torunu Ha­in onun bu hac seyahati sırasında Ebû Zeyl’den ders aldığını yazıyorsa da o ta­rihte adı geçen âlim ölmüş bulunuyordu. Bedreddin Mekke’den Medine’ye geçti ve orada çok kalmadan Seyyid Şerifin bir mektubu üzerine tekrar Kahire’ye döndü. Burada Bedreddin’in başarısını öğrenen Sultan Berkuk, oğlu Ferec’i eğit­mesi için onu sarayına davet etti; Bed­reddin üç yıl bu görevde kaldı.

Sultan Berkuk’un sarayında tertip et­meyi âdet haline getirdiği ilmî sohbet­lerden birine Bedreddin Simâvî de katıldı ve burada Mısır’ın önde gelen âlim-leriyle tartışma imkânı buldu. Sultan, kendisinin hocası olan Ahlatli Şeyh Sey­yid Hüseyin ile Bedreddin Simâvî’nin bu tartışmalardaki başarılarından son de­rece memnun oldu; Bedreddin’i cariye­lerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem ile evlendirdi. Bu evlilik onun ilmî ve fikrî hayatında bir dönüm noktası oldu. Zira önceleri tasav­vufun aleyhinde olan Bedreddin baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufî sohbetler üzerine tavrını değiştirerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e İntisap etti. Fakat bu ani de­ğişiklik üzerine hastalanarak yemeden İçmeden kesildi. Durumundan endişele­nen şeyhi ona doğuya seyahate çıkma­sını tavsiye etti. Bu vesileyle muhteme­len 1402 veya 1403’te gittiği Tebriz’de Timur’un otağında İranlı âlimlerle yap­tığı tartışmalardaki başarısıyla Timur’un takdirini kazandı. Bir rivayete göre Ti­mur onu kızıyla evlendirip şeyhülislâm yapmak istemişse de o bir an önce şey­hi Ahlatlı Hüseyin’e dönmek istediğin­den Timur’un bu arzusunu yerine geti­rememiştir.

Tekrar Kahire’ye dönen Bedreddin Si­mâvî şeyhinin gözetiminde çilesini dol­durdu ve onun öiümü üzerine şeyhlik makamına geçti. Ancak Kahire’deki di­ğer şeyhlerle arası açıldığından altı ay sonra memleketi olan Edirne’ye dön­meye karar verdi. Filistin, Sam ve Halep üzerinden Konya’ya geldi. Kendisini bü­yük bir ilgiyle karşılayan Konyalılar onun şehirde kalmasını sağlamak için bir tek­ke kurmak istedilerse de şeyh bu tekli­fi kabul etmedi. Buradan Tire’ye geçe­rek sonraki isyan hareketinin ileri gelen­lerinden olan ve halk arasında Dede Sul­tan diye anılan Börklüce Mustafa ile ta­nıştı; bu arada Sakız adasının hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine

adaya gitti ve rivayete göre onun Müslü­manlığı benimseyerek müridleri arasına katılmasını sağladı. Daha sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçerek orada is­yan hareketinin diğer bir elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanıştı. Bursa ve Geli­bolu üzerinden Edirne’ye vararak ebe­veynine kavuştu. Bir yıl sonra yeniden Bursa ve Aydın’a gittiyse de tekrar Edir­ne’ye döndü ve münzevi bir hayat sür­dürmeye başladı.

Şehzadeler mücadelesinde Yıldırım Bayezid’in oğullarından Mûsâ Çelebi’nin, kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı sa­vaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi üze­rine (814/Hll) Bedreddin kazaskerliğe tayin edildi ve böylece onun aktif siyasî hayatı başlamış oldu. Daha sonra Mû­sâ Çelebi kardeşi Mehmed Çelebi kar­şısında yenik düşünce Şeyh Bedreddin 1413’te ailesiyle birlikte İznik’e sürü­lerek göz hapsine alindi; kendisine 1000 akçe de maaş bağlandı. Ancak siyasî İh­tirasları sebebiyle bu durumu kabullen­medi ve görünüşte dinî-tasavvufî, ger­çekte ise siyasî teşkilâtlanmayı sağla­mak üzere harekete geçti. Arkasından yoğun bir propaganda faaliyetine giriş­ti; kısa zamanda çevresinde geniş bir mürid ve sempatizan kitlesinin oluşma­sını sağladı. Bu arada Tire’de tanıştığı Börklüce Mustafa’yı Aydın ve civarında propaganda faaliyetiyle görevlendirdi. Börklüce Aydın ve Karaburun’da binler­ce sempatizan topladı. Ancak onun bu faaliyetleri sebebiyle kendisinin sorum­lu tutulacağından kaygılanan veya bu gelişmelerin bir isyan hareketi başlat­ma imkânı hazırladığını düşünen şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhte­melen 1416’da İznik’ten kaçmayı başar­dı, Kastamonu’ya gidip İsfendiyar Bey’e sığındı. Niyeti Tatar iline ulaşmaktı. Fakat bura­da umduğu desteği bulamayınca Sinop Limani’ndan gizlice bir gemiye binerek Rumeli yakasına geçti. Önce Zağra’ya, oradan da Sİlistre, Dobruca ve Delior­man’a giderek burada yerleşti. Şeyhin bu yerlerdeki taraftarlarının sayısı hız­la artıyordu. Deliorman’dan her tarafa adamlar göndererek propaganda alanı­nı genişletti.

Şeyh Bedreddin ve müridlerinden Börk­lüce Mustafa, Torlak Kemal gibi ihtilâl­cilerin başarılarından kaygılanan Çelebi Sultan Mehmed şeyhin üzerine büyük bir kuvvet gönderdi. O sırada Karabu­run’da bulunan Börklüce ve Manisa’da bulunan Torlak kuvvetleri mağlûp edil­di. Bayezid Paşa kumandasındaki dev­let güçleri şeyhin adamlarını dağıtmaya ve kendisini de ele geçirmeye muvaffak oldular. Şeyh Serez’de bulunan padişa­hın huzuruna götürüldü. Padişah, onun aynı zamanda bir din âlimi olduğunu ve hareketinin de bir yönüyle dinî nitelik taşıdığını göz önüne alarak hakkında hüküm vermek üzere ilim adamlarından bir heyet kurulmasını emretti. Bu heyet şeyhin faaliyetlerinin ve görüşlerinin di­nî hükümlerle bağdaşmadığına, isyan sayıldığına, malı ve ailesi korunmak şar­tıyla kendisinin idam edilmesi gerekti­ğine karar verdi. Heyet üyelerinden Mevlânâ Haydar Acemf tarafından açıklanan bu kararın isabetli olduğunu bizzat şey­hin de kabul ettiği rivayet edilir. Bu fet­va üzerine Bedreddin Simâvî 1420’de Se­rez’de idam edilerek burada defnedildi.

1924’te Türkiye ile Yunanistan ara­sında yapılan nüfus mübadelesi uyarın­ca Türkiye’ye gelen göçmenlerin istanbul’a getirdikleri şeyhin kemikleri çeşit­li yerlerde saklandıktan sonra 1961’de Sultan Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesi hazîresine defnedildi. Şeyh Bed­reddin adına Edirne’de bir zaviye, Kon­ya’da da bir mescid inşa edilmiştir.

Bedreddin Simâvî İslâmî ilimlerden bil­hassa fıkıh ve tasavvufta temayüz et­miştir. Gerek eserleri gerekse hakkında yazılmış diğer kaynaklar onun fıkıhta sadece ansiklopedik bilgi sahibi ve bir aktarıcı olmayıp aynı zamanda müctehid derecesinde bir âlim olduğunu göster­mektedir. Fakat Simâvî asıl ününü siya­sî faaliyetleri yanında tasavvuf! ve fel­sefî görüşleriyle yapmıştır. Zikir, riya­zet, mücahede vb. tasavvufî uygulama­lara büyük önem vermiş. Mısır’da ta­savvufa intisap etmesinden sonra ken­disi de böyle bir hayat yaşamaya itina göstermiştir. Vdriddftaki bilgilere göre o tasavvufî keşfin ancak Allah’a yönel­me, kaibin arındırılması ve peygamber­lerin yolundan gitmekle gerçekleşebile­ceğini belirtir.

Gerek Varidat’taki kendi ifadelerine, gerekse Heşt Bihişt gibi hakkında bilgi veren kaynaklara bakılırsa ondan bazı kerametler sâdır olmuştur.

Şeyh Bedreddin vahdet-i vücûd”cu bir mutasavvıftır. Ona göre her türlü sı­nırlamaların ötesinde sırf ve gerçek var­lık (vücûd) Allah’tır. Allah ne küllî ne de cüz’î bir varlıktır; çünkü küllî kavramı O’nun bir cüzünün olduğu, cüz’î kavra­mı da O’nun bir küllisinin bulunduğu fik­rini doğurmaktadır. Oysa Allah bu türlü alâkalardan münezzehtir. Hak’ta zuhu­ra bir meyil vardır; bu sebeple. “Ben giz­li bir hazine idim; bilinmek istedim ve bilineyim diye halkı yarattım”[174] buyurmuştur. Bu da gösteri­yor ki yaratma O’nun zuhurundan baş­ka bir şey değildir. Gerçek varlık Hakk’ın varlığından ibarettir; eşyadaki başkalık ve zıtlıklar zuhurun mertebeleri dola­yısıyla nisbî ve itibarîdir. Her şey (kül) Hakk’ın zâtında ve Hakk’ın zâtı her şey­dedir ve O’nun zâtı her bakımdan vâcib-dir. Bedreddin Simâvî kelâma ve filo­zofların imkân ve hudûs konusundaki görüşlerine de karşı çıkarak imkânın sa­dece görünüşten ve bir hayalden ibaret olduğunu belirtmiştir. Buna göre Allah’ın kendileriyle tecelli ettiği eşya (mezâhir) sureti itibariyle mümkin ve hadis, haki­kati itibariyle vücûd-ı mutlak ve vâcib-dir. Çünkü görünür eşyada tecelli eden ve görünür olan (zahir) Allah’tır. Şeyh bu görüşleriyle bazı mutasavvıfların hulul ve ittihad yolundaki iddialarına da kar­şı çıkmıştır. Çünkü hulul ve ittihad kav­ramları iki ayrı varlığı hatıra getirmek­tedir, oysa varlıkta yalnız birlik vardır; âlem Hakk’ın zuhurundan ibarettir, şu halde âlem yaratılmamıştır. Böylece ya­ratma konusunda bir kısım İslâm filo­zofları gibi düşünen Şeyh Bedreddin, Al­lah’ın iradesinin âlemle ilişkisi konusun­da da onlarla aynı düşüncededir. Nite­kim o Kur’an’da Allah’ın irade ve dileme­siyle ilgili âyetlerin, “Allah nasıl dilerse öyle yapar” anlamında değil, “Allah âle­min istidatlarına uygun şekilde diler ve ister” tarzında düşünülmesi gerektiğini savunmuştur.

Bedreddin Simâvî bedenlerin yeniden dirileceği inancına karşı çıkmış ve bu yüzden kendisini eleştirenler olmuştur. Ona göre beden çürüyüp toprağa karış­tıktan sonra parçaları daha önce olduğu gibi yeniden teşekkül etmeyecektir. Esasen o beden-ruh ayırımına da taraf­tar değildir. Çünkü insan bedeni aslın­da ruh, daha doğrusu hak olup suretle­rin birikmesiyle yoğunluk kazanmıştır. Suretler ortadan kalktıkça insan bedeni letafet kazanır ve nihayet bir olan ve ortağı bulunmayan Hakk’ın kendisi ka­lır. Ona göre halkın anladığı mânada be­denlerin haşri mümkün gibi gözükmü­yor. Fakat şu düşünülebilir: Öyle bir za­man gelir ki insan nevinden hiç kimse kalmaz; sonra topraktan anasız ve ba­basız yeni bir insan doğar ve o nesiller­le devam eder.

Şeyh Bedreddin cennet ve cehennemi de yaygın dinî anlayıştan farklı bir şe­kilde açıklamıştır. Vdriddf’ta cennetin sekiz mânada anlaşılabileceğini belirt­miştir ki bunların ilki yaygın dinî mâna, diğerleri ise te’vil yoluyla ulaşılan mâ­nalardır. Burada şeyhin yaygın cennet ve cehennem inancına fazla önem ver­mediği anlaşılmaktadır. Aynı te’vilci ve bâtınî yorum şeytan ve melek hakkın­daki açıklamalarında da görülmektedir.

Şeyhin bilhassa âhiret ile cismanî ha­şir hakkındaki te’vil ve yorumları birçok tenkide uğramış ve bazı âlimlerce tek­fir edilmesine sebep olmuştur. Nitekim saray çevresine yakınlığıyla tanınan Aziz Mahmud Hüdâyî I. Ahmed’e yazdığı tez­kirede ondan “asılmış olan ve Allah’ın gazabına uğramış bulunan Şeyh Bed­reddin” diye söz etmekte, Varidat adlı kitabında bedenlerin dirilmesini ve kı­yamet hallerini inkâr edip ilhad ve İbâhîliğe saptığını, halkın itikadını bozdu­ğunu, Ehl-i sünnete muhalefet ettiğini, kızılbaşlarla bir olup isyan ettiğini… be­lirtmektedir. Buna karşılık Aziz Mahmud Hüdâyî tarikinden meşhur Celvetî şeyhi Bursalı İsmail Hak­kı Şerh-i Muiıammediyye’de Bedreddin’den övgüyle söz eder. İdrîs-i Bitlisî de Heşt Bihişt adlı eserinde şeyhi fıtratının “sülük ve mükâşefeye yatkın olması”, zamanının çoğunu ri­yazet ve mücahedeye ayırması gibi meziyetleri dolayısıyla övmekteyse de onun gösteriş ve alışkanlıklara dayanan ilim ve ibadetinin “İblîs’in taati” gibi bencil­lik ve böbürlenmesine sebep olduğunu, bunun da kâmil bir mürşidden feyiz al­mamış olmasından kaynaklandığını, böy­le bir şeyhin etrafında toplanan mürid-lerinse İbâhîliğe ve şeytanın yoluna sap­tıklarını belirtmektedir.

Şeyhin eleştirilmesine yol açan sebep­lerden biri de kendi eserlerinde açıkça görülmemekle birlikte, başta Börklüce Mustafa olmak üzere taraftarlarının özel mülkiyeti reddetmeleri, her türlü mül­kün halkın ortak malı olduğunu savun­maları, kadın erkek bir arada sazlı içki­li âyinler düzenlemeleri ve umumiyetle İbâhîliği savunmalarıdır. Son yüzyılda Türkiye’de bazı Marksist yazarlar bu tür fikirleri Bedreddin Simâvî’ye mal ede­rek onun ve taraftarlarının başlattığı olayları devrimci niteliği olan bir halk hareketi şeklinde yorumlamış, bu yön­de çeşitli fikrî ve edebî eserler kaleme almışlardır. Ancak şeyhin masumiyetini savunan kaynaklar bu tür görüş ve uy­gulamaların onun taraftarlarınca ihdas edildiğini ve şeyhin günahsız olduğunu, hatta ihtilâl hevesinde dahi olmadığını belirtmişlerdir. Nitekim torunu Halil b. İsmail’in yazmış olduğu Menâkıbnâme’-de şeyh temize çıkarılmakta, başına ge­lenlerin asıl sebebinin Börklüce Musta­fa, Torlak Kemal gibi yandaşlarıyla ule­mânın kıskançlığı vb. sebepler olduğu ileri sürülmektedir. Aynı şekilde Taşköprizâde de onun masumiyetine inandığı­nı “…yakalandı ve haksız yere öldürül­dü” şeklindeki ifadesiyle dile getirmiştir. Bursalı Mehmed Tâhir ise şeyhe yöneltilen ithamla­rın Varidat’ iyi anlayamamaktan kay­naklandığına işaret etmektedir. Özellikle siyasî emelleriyle ilgili isnatların asılsız olduğu gö­rüşü bazı son dönem araştırmacıları ta­rafından da savunulmaktadır.