SERVET

193

 

SERVET

 

Arapça’dan dilimize
geçmiş bir kelime olan “servet”, hem konuşma dilinde, hem de ilim
dilinde kullanılır. Türkçe’de zenginlik, varlık, ar, mal, mülk anlamlarına ge­lir.

Üç yabancı dilde
servet karşılığı olarak kullanılan kelime, iktisadi servet anlamım taşır.
Bunlarda, iktisadi malların toplamı anlatılmak istenmiştir.

Servet; sosyal,
iktisadi ve hukuki yönleri olan bir kavramdır. İktisadi yönü diğerleri­ne göre
daha belirgindir. Bununla birlikte, iktisadi yönünün belirliliği onu diğerlerin­den
ayırmaz, onunla birlikte ifadesini bulur. Cemiyet ise hukuki, iktisadi ve
sosyal iliş­kilerden meydana gelen bir yapı arzeder. Bu çok yönlülüğü nedeniyle
tarifleri de çoktur.

İktisadi açıdan
servet, bir iktisadi suje-nin mülkiyetinde bulunan, ihtiyaçların gi­derilmesine
yarayan, o günkü piyasa değeri üzerinden para ile değerlendirilen iktisadi
mallar toplamıdır. Servetin iktisadi tanı­mında aşağıdaki niteliklerin
bulunması ge­rekir:

– İnsanlar tarafından
talep edilmek,

– Mülkiyete konu
olabilmek,

– Devredilebilir
olmak,

– Ekonomik mallardan
oluşmak.

Bu özellikleri taşıyan
iktisadi servet kavramının maddi olup olmadığı konusun­da değişik görüşler
vardır. Kimi yazarlar öznel olduğu için servet kavramının hiz­metleri ve eşyayı
da kapsadığını ileri sürer ve insanın her kabiliyetini de servet olarak kabul
ederler. Kabiliyet olarak tezahür eden her hareketi, şahsi servetin içinde
gören ya­zarlar da vardır.

Hukuki yönden servet
kavramı, özel hu­kukta ve kamu hukukunda ayrı ayrı tanım­la nır. Özel hukukta
servet, bir şahsa ait olan ve parayla değerlendirilen mallar ve hakla­rın tümü
iken, kamu hukukunda ise bir kîşinin tasarrufundaki bütün haklardan negatif
değerlerin çıkarılmasından sonra kalan miktar olarak tanımlanır.

Mali açıdan servet,
maddi ve gayrimad-di varlıkların, belirli bir andaki değerlerinin tümüdür.

Bu tanımlardan sonra
biraz da, servet sı­nıflandırmaları üzerinde durmak gerekir. Servet önce özel
servet, genel servet olarak sınıflandırılabilir. Özel servetler, meydana
gelmesi için, harcanan insan emeğine göre şekil alan servetlerdir. Yeraltından,
deniz dibinden çıkarılması ve havadan elde edil­mesi için harcanan mallar bu
kısma girmek­tedir. Bu servetlere harcanan insan emeği ya malın oluşturulmasına
katkıda bulunur (tarımsal ürün elde etmek için tarım işçisi­nin emek sarfetmesi
gibi), yahut eşyanın maddesini şekillendirmeye, onu yarayışlı hale getirmeye
katkıda bulunur (sudan ve diğer kaynaklardan elektrik elde etmek ve yeraltından
madenleri çıkarmak için emek sarfetmek gibi).

Meydana gelişinde
insan emeği bulun­mayan servetler ise genel servetler kısmına girerler. Meselâ
arazinin meydana gelişin­de insanın katkısı olmamıştır. Her ne kadar insan,
araziyi şekillendirerek verimli ve ta­rıma elverişli hale getiriyorsa da onun
bu şekillendirmesi, kendi hayatının gerektirdi­ği oranla sınırlıdır.

Bir diğer tasnif de,
ferdi serveüer ve mil­li servetler şeklinde yapılabilir. Ferdi ser­vetler bir
şahsın belirli bir zamanda tasarru­funda bulundurduğu para, mal ve iktisadi
kıymetlerin toplamını ifade ederler. Milli servet, bir milletin fertleri
tarafından belirli bir zamanda sahip olunan maddi, iktisadi malların para ile
ifade olunan değeridir. Sosyal sabit sermaye olarak nitelendirilen

yol, köprü, kanal,
baraj ve sulama tesisleri de, milli servet olarak kabul edilmektedir.

İktisadi ölçüyü eas
alarak bir sınıflandır­mayı da şu şekilde yapabiliriz: Kullanım serveti, kazanç
serveti. Kullanım serveti, sahibi tarafından üretime yöneltilen eşya ve para
tutarlarıdır. Kazanç serveti ise, sahibi tarafından gelir elde etmek için
kullanılan para ve eşyayı ifade eder. Bununla birlikte, bazen bir eşya,
kullanım durumuna göre, hem kullanım (istimal), hem de kazanç ser­veti olabilmektedir.

Servet likidite
derecesine göre de sınıf­landırılabilir Aynî servet, nakdî servet Bi­na, arazi,
eşya şeklinde olan müşahhas ser­vet unsurları aynî serveti, para veya mal ye­rine
geçen çekler, aksiyon ve obligasyon gi­bi kıymetler de nakdî serveti oluşturur.

Hukuki açıdan da
servet; menkul servet ve gayri menkul servet olmak üzere iki kı­sımda
incelenir. Maddi bakımdan yerinin değiştirilmesi mümkün olmayan ve kolay­ca
tahrip edilemeyen mallara gayri menkul servetler denir. Kıymet ve mahiyeti
bozul­maksızın bir yerden başka bir yere taşınabi­len ev eşyası, nakit gibi
mallar da menkul servetleri oluşturur.

Servet maddi ve
gayrimaddi olarak da sınıflandırılabilir. Maddi servetler, bizatihi maddi
kıymeti olan servetlerdir. Bu bakım­dan menkul ve gayrimenkul servetler de
maddi servetler kısmında yer alır. Gayri­maddi servetler ise, fikri faaliyet ve
kabili­yetlerin meydana getirdiği eserlerle, keşif ve ihtira beratı gibi
çeşitli haklardan müte­şekkil servetlerdir.

İktisat ilmi ve kamu
maliyesi dikkate alı narak bir tasnif de, mali servet ve iktisadi servet
şeklinde yapılabilir. İktisat ilminin verilerine göre yapılan servet tanımı ve açıklaması;
iktisadi servet mefhumunu or­taya koymuştur. Buna karşılık, vergi ka­nunlarının
uygulanması bakımından yapı­lan servet tasnifleri, mali servet mefhumu­nu
ortaya çıkarmıştır.

Servetin lanı m ve
sınıflandırılması üze­rinde durduktan sonra servet kavramına yüklenen anlamın
tarihi gelişimi üzerinde durulabilir.

 

İlk ve
Ortaçağdaki Görüşler

 

İlk insanlar, sadece
yaşamak için gerekli olan ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Bu dö­nemdeki
insanların, biriktirme ve servet sahibi olmaları sözkonusu değildi. Daha sonra
toplumsal ve teknik ilerlemenin kaçı­nılmaz sonucu olarak ortaya daha becerikli
ve daha karmaşık bir toplum çıkmıştır. Bir yandan toplumun yapısındaki bu
değişme­ler, öte yandan da insanların daha derli-top-lu bir işbölümü
gerçekleştirmeleri sonucu, kendilerini besledikten sonra artakalan olumlu bir
ürünün (plus-value) elde edilme­ye başlanmış olması, serveti tedricen oluş­turmaya
başladı. İlk çağda ekonomiye iliş­kin konular, felsefe, mantık vb. eserlerin
içinde ele alınmıştır.

Bu sebeple,
Antik-Yunan’da iktisadi kavramlara sıkça rastlanmaz. Antik-Yu-nan’da Eflatun
(M.Ö. 427-347) ve Aristo (M.Ö. 384-322) devlet mefhumu ile çok il­gilendiklerinden,
bunların servet konusun­daki düşünceleri de, devlet hakkındaki fi­kirleriyle
birlikte ele alınmıştır.

Devlet için düzeni
asıl kabul eden Efla­tun, daha çok ideal bir devletin nasıl olması gerektiği
üzerinde durmuş, yönetici sınıfın yönetim işlerine ve kendilerine daha fazla
vakit ayırabilmeleri için, onların şahsi mülk

edinmelerine taraftar
olmamıştır. Böyle bir sınıf tarafından idare edilen devletin top­raklan da
gerekenden çok ürün vermeme­liydi. Çünkü, ihtiyaçtan fazla mahsul alınır­sa,
dışsatım kaçınılmaz olur, altın ve gümüş bollaşırdı. Oysa bunların ikisi de,
devletin içtimai düzenini bozarak menfi neticelere sebep olabilirlerdi. O,
devlet düzeninin bo­zulmaması için ticarete, zenginliğe ve yok­sulluğa taraftar
olmamıştır.

Aristo, ilk
dönemlerinde Eflatun’un tesi­rinde kalmış olmakla birlikte, sonraki dö­nemlerinde
onu birçok yönden tenkit etmiş­tir. O, devleti bilgelerin İdare etmesinden
yanadır, Eflatun’un dediği gibi, asiller ya­hut hakimlerin değil. Eflatun’un
ortak mül­kiyet anlayışını da eleştiren Aristo, mülki­yeti tabii görüyordu.
Kişilerin Özel mülki­yet edinebileceğini söylemesine rağmen, yine de servetin
kamu yararına kullanılma­sından yanadır.

Roma imparatorluğunun
çöküşüyle baş­layan Ortaçağ’da, Hristiyanhkla, Greko-Romen kültürün kökleri bir
araya getirile­rek, bir tahammül gücüyle bugünkü mede­niyetin temeli
atılmıştır. Bu çağda, Avru­pa’da toplumsal sınıflaşmalara dayalı feo­dalite
yönetimi bulunuyordu. Bu sınıflar da üç grupta toplanıyordu:

– Toplum için savaşanlar,

– Toplum için dua
edenler,

– Toplum için
çalışanlar.

Bu sınıflaşma
içerisinde servete sahip olabilme hakkı yalnız iki gruba aitti. Kapi­talizmde
mülkiyet mutlak anlamda tek kişi­ye aittir. Buna göre bir malı ele geçiren in­san
başkasının gölgesini bile ondan uzak tutmak ister ve o malın tanrısı haline
gelir. Artık o mal üzerinde hiç kimsenin ve hiçbir gücün hakkı yoktur. Bu,
Hıristiyanlığın Allah ancak kalplerdedir ve yeryüzündeki dü­zene karışmaz,
inancından doğmaktadır. Dolayısıyla mala ve eşyaya sahip olan insan onunla
başbaşa kalmakta, onun tek hakimi olmaktadır. Komünizmde ise tek bir insana da,
topluma da güven yoktur. Onun için in­sana hiçbir mal bırakılamaz. İnsan tek
başı­na bir birim değildir, bir birimin parçasıdır. Dolayısıyla bu sistemde insan
o kadar aşa­ğılanmaktadır ki, mal (eşya) ona lâyık gö­rülmez. Mal ve eşya da
insan karşısında o kadar yüceltilmektedir.

İslâm düşüncesinde ise
servet edinme hakkı, bir zümreye yahut belirli bir toplulu­ğa has
kılınmamıştır. Servet edinmek, elde edilen servetin esiri olunmadığı müddetçe,
teşvik edilmiştir. Zaten dinin zekât, hac gibi emirlerini ve yoksullara yardım
etmek, din kardeşini desteklemek gibi diğer bazı vazi­felerini yerine getirmesi
için de müslüma-nın bir servet sahibi olması gerekmektedir. Bununla birlikte
servet sanayi ve ticaretle geliştirilmeli ve toplum için faydalı hizmet­lerde
kullanılmalıdır. İslâm fertler arasında servetin âdil şekilde dağılımını
öngörürken mutlak anlamda mülkiyetin Allah’a ait ol­duğunu belirtir.
“Göklerin, yerin ve içinde­kilerin hükümranlığı Allah’a aittir.”
(Mâi-de, 17). “Şüphesiz ki Allah insanlardan kendilerini ve mallarını
cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 111). Dolayısıyla insan sahip
olduğu serveti kendi arzu ve ih­tiraslarını tatmin etmek için değil, imtihan
dünyasında Allah’ın rızasını kazanmak için kullanacaktır. İslâmda mülkiyet;
(sahiplik) rakabe (çıplak mülkiyet) ve tasarruf (intifa) olmak üzere ikiye
ayrılmaktadır. Rakabe, çıplak mülkiyet ve kontrol hakkını ifade ederken,
tasarruf kullanım hakkını ifade et­mektedir. İslâm’da zirai topraklar devletin

rakabesi altına
alınmış, kullanım hakkı ise fertlere verilmiştir. Ayrıca kaynak ve akar sular,
tabii bitki Örtüsü, ormanlar, enerji kaynaklan, madenlerin mülkiyetinin dev­lete
ait olduğu kabul edilmiştir. Bu nedenle İslâm’da servetin ve mülkiyetin
çerçevesi toplum çıkarları ile çizilmiş olmaktadır.

Yukarıdaki servet
tasnifleri îslâmi açı­dan servet tanım ve tasniflerine de uyar. Ancak ona bazı
sınırlamalar getirilmiştir. Tüketimin kullanılması, intikali Kur’an’da ve
sünnet’te haram sayılan unsurlar, servet anlayışının en belirgin farklılığı
olarak kar­şımıza çıkmaktadır. İslâm’ın servet anlayı­şı, İslâm bütününden bir
parçadır. Bu durum şu ayetle daha açık bir şekilde belir­tilebilir: “Allah
hcrşeyin yaratıcısıdır”. Bu itibarla, İslâm düşüncesinde asıl mülk sahi­bi
Allah’tır.

Servet vahyin
yeryüzündeki müslüman için vazettiği asli bir hedef değildir. Servet, müslüman
in, Allah tarafından omuzuna yüklenen hilafet görevini yerine getirirken,
beşeri güçleri geliştirirken, insanı maddi-manevi hususlarda insaniyete
yükseltirken kullandığı bir araçtır. Servet ve üretimi ge­liştirip
bollaştırmaya çalışmayan kimse, za­rardadır. İslâmiyet’i yaymakla görevli ol­maları
niteliğiyle de servet ve üretimi bıra­kıp ihmal eden kimse de büyük bir yanılgı­dadır.
Fakat sadece servetin kendisi için, bütün hayatını feda edercesine çalışmak bir
insan için kötü sayılmıştır. İnsanı Rabbin-den uzaklaştıran, ruhi zevkleri
unutturan, yeryüzünde adaleti ortadan kaldıran, kin ve düşmanlığı arttıran
servet anlayışı İslâm düşüncesinde yer almaz. Kur’an-ı Ke rim’de:
“Allah’ın sana verdiği şeylerde âhi-ret yurdunu da gözet, dünyadaki
nasibini (pay) de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik

gibi sen de iyilik
yap; yeryüzünde bozgun­culuk isteme. Doğrusu Allah bozguncuları sevmez”
(Kasas, 77) denilmiştir. İslâm ser­vetin belli ellerde toplanmasını (temerkü­zü)
ve bunun toplumda ortaya çıkaracağı kötülükleri ortadan kaldırmak için
tedbirler öngörmüştür. Zekât, sadaka, nafaka, miras ve diğer yardımlaşma
şekilleri, servetin belli eller de toplanmasını önleyen ve Özel mülkiyetin
yaygınlaştırılmasını sağlayan, sadece İslâm’da bulunan tedbirlerdir. “(Tâ
ki bu servet) içinizden sadece zenginler ara­sında dolaşan bir devlet
olmasın” (Haşr,V).

Batıda görülen ve
iktisat literatürünün en Önemli konularından biri haline gelen dengesiz ve
adaletsiz gelir ve servet dağılı­mı, ekonomik ve sosyal bunalımların en önemli
sebeplerinden biri olmuştur. En­düstri devrimi ve özellikle II. Dünya sava­şından
sonra, servetin belli ellerde aşın yı­ğılmasının yol açtığı krizi aşmak için,
F. Al­manya başta olmak üzere birçok ülkede ser­veti geniş kitlelere yaymayı
amaçlayan plân ve programlar hazırlanmış ve uygulanmış­tır. İşçi elinde varlık
teşkili, yatırılabilir üc­ret fonları, işçilerin kâra katılması, yatırım
ortaklıkları kurulması, halka açık şirketle­rin kurulması, kooperatiflerin ve
sosyal fonların kurulması gibi plân ve programlar bunlar arasında sayılabilir.

Buna karşılık
Avrupa’da İse Rönesans’ın başlaması ile iktisadi eylemlerin ahlâkiliği
konusundaki düşünceler, Önemli bir sarsıntı geçirmiştir. Servet sahibi olmak,
artık hoş-görülüyor, ticaret teşvik ediliyordu. Yeni yolların açılması ve
kıtaların bulunması ta nm ve zanaatın yapısını değiştirmiş, bu faa­liyetleri ticari
amaçlara yöneltmiştir. Milli devletlerin doğuşu, altın ve gümüş stoklarının
hızla yükselmesi, 15. yy’dan itibaren ik­tisadi düşüncede
“Merkantilizm” denilen yepyeni bırakımın doğmasına yol açmıştır.
İktisadi düşünce okullarından biri olan Merkantilist düşüncede servet ile
ilgili ola­rak şunları söyleyebiliriz. Bu düşünce röne-sansın tesiriyle
ekonomik olayları inceler­ken dini ve ahlâki etkilerden büyük ölçüde
kurtulmuştu. Merkantilistler ticareti, milli zenginliğin geliştirilmesinde en
verimli fa­aliyet olarak kabul etmişlerdir. Daha sonra gelen Fizyokratlar ise,
servetin kaynağının mübadelede değil, zirai üretimde olduğunu ve servet
üretiminin zirai üretimle gerçekle­şeceğini ileri sürmüşlerdir. Her iki düşün­cede
de servet sahibi olabilme hakkı sı­nırsızda*.

 

Klasikler

 

Ferdiyetçi devlet
anlayışına sahip olan klasik okulun mensupları ise, devlet faali­yetlerinin
asgari seviyede olmasını savu­nurlar. Bunlarda da yine sınırsız bir mülki­yet
anlayışı vardır. Aynı okulun mensupla­rından olan A. Smith’e göre servet, tüm
Üre­tim faktörlerince değişik kesimlerde (tarım, sanayi, ticaret) üretilen mal
miktarı ile ölçü­lür. İlkel toplumlarda, toplumun işlerliğini sürdürebilmesi
için işbölümü gerekli olma­dığından, gerektiği zaman herkes kendi ih­tiyaçlarını
kendi çabasıyla karşılamaya gayret ederdi. Fakat ilkel toplumun değiş­mesiyle
işbölümü ve uzmanlaşma ortaya çıkmıştır, dolayısıyla üretim artmıştır. Adam S m
i ıh. üretimi arttıran işbölümünün serveti oluşturduğu görüşündedir. Yine bu
okulun mensuplarından olan D. Ricardo ise, servetin meydana getirilmesinde, eme­ği
asıl kabul eder. J.B. Say ise gayrimaddi

olmayan mahsullerin de
servet olarak kabul edilmesinden yanadır. J.S. Mill’e göre, ser­vet, bir
değişim değeri olan ayrıcalıklı ve beğenilen şeylerdir. J.S. Mili, servetin mad­di
olması ve biriktirmeye müsait özelliğinin bulunması gerektiğini ileri
sürmüştür.

 

Marksizm

 

Marks kapitalist
üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliğinin “muaz­zam bir
meta” birikimi olarak kendini gös­tereceğini ileri sürmüştür. Meta, her
şeyden önce, bizim dışımızda olan ve ihtiyaçları­mızı gideren bir şeydir.
Metaın yararlılığı, onun kullanım değerini ifade eder. Kulla­nım değeri ise
servetin özünü oluşturur. Bu kullanım değeri, soyut insan emeği madde-leştiği
için değerlidir; yani servetin özü, Marks’a göre emektir. Emek sahibi, eme­ğini
üretim araçları sahiplerine satar. Emekçi; çalışmak suretiyle, yalnız kendisi­nin
ve ailesinin geçimini ve muhafaza mas­raflarını karşılamasını mümkün kılan bir
değer (ücret) meydana getirmekle kalmaz, aynı zamanda kapitalistin eline geçen
bir arü değer de oluşturur. İşte bu artı değer, ka­pitalist sınıfın kazanç ve
servet kaynağı olan bir değeri ortaya çıkarır. Bu görüşe gö­re insan emeğinin
tek alıcısı, devlete ait ikti­sadi işletmeler olmalıdır. Ekonomik düzeni ise
Sosyalizm’dir. Üretim malları üzerinde, yalnız devlet (kamu kurumlan ve koopera­tifler)
mülkiyet hakkına sahip olabilir.

 

Modern Görüş

 

20. yüzyılda servet ve
bu kavramla ilgili konular aklüal i leşinden çok şey kaybetmiş tir. Nitekim
modern iktisatçılar İçinde ser-

vet problemi ile
uğraşanlara rastlamak pek mümkün değildir. Bugün artık iktisat ilmini servete
dayandırma eğilimi taraftar bula­mamaktadır. Ancak servet, buraya kadar verilen
açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi, üzerinde büyük tartışmaların yapıldığı
bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Refah düzeyini belirleyen unsurların
tama­mı biraraya gelerek serveti hem oluştur­makta, hem de ona ölçü olmaktadır.

Hatice ENCÎ