Sekülerleşme ve Din

934
PAYLAŞ

 Özellikle modern dönemle birlikte ortaya çıkan sekülerleşme olgusu,insanın kutsalla olan  ilişkisinde bir takım farklılıkların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Pre-modern ya da geleneksel toplumda merkezi bir konum işgal eden din, modern dönemle birlikte merkeziliğini yitirmeye başlamıştır. Genelde sosyolojiyi özelde ise din sosyolojisini ziyadesiyle alakadar eden bu durum, haliyle sosyologların da ilgisini çekmiş ve bu alanda bir çok araştırma yapılmıştır. Söz konusu araştırmaların merkez sorularını,”Din gerçekten gerilemekte midir?”ya da ”Hızla gelişen teknoloji ve değişen toplumsal ve siyasal kurumlar dünyasında din bir tehlike içerisinde midir?”oluşturmaktadır. Özellikle modern paradigmaya ait olan bu sorulara 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan post-modern dönemle birlikte ”Kutsal geri mi dönüyor?”, ”Din yükselişte midir?’, ”Kutsalın hayattan atıldığı-atılacağı anlayışı sadece bir sanı mıydı?” gibi sorular eklenmiştir. Modernizmin insana vaat ettiği şeylerin tam anlamıyla gerçekleşmemesi, insanın ciddi anlam krizlerinde olduğunun farkına varılması ve özellikle Batıda otaya çıkan Yeni Dini Hareketler akımı bu tarz bir algının oluşumda etkili olmuş ve konuya dair bu minvalde yeni teoriler üretilmeye başlanmıştır. Bunun yanında bu iki zıt görüşü uzlaştırmaya çalışan yani din ile modernizm arasında eklektik bir ilişki olduğunu savunan bir görüş de ileri sürülmüş ve buna dair de bir takım teoriler üretilmiştir.                                                         

 

GİRİŞ

     Özellikle modern dönemle birlikte ortaya çıkan sekülerleşme olgusu,insanın kutsalla olan  ilişkisinde bir takım farklılıkların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Pre-modern ya da geleneksel toplumda merkezi bir konum işgal eden din, modern dönemle birlikte merkeziliğini yitirmeye başlamıştır. Genelde sosyolojiyi özelde ise din sosyolojisini ziyadesiyle alakadar eden bu durum, haliyle sosyologların da ilgisini çekmiş ve bu alanda bir çok araştırma yapılmıştır. Söz konusu araştırmaların merkez sorularını,”Din gerçekten gerilemekte midir?”ya da ”Hızla gelişen teknoloji ve değişen toplumsal ve siyasal kurumlar dünyasında din bir tehlike içerisinde midir?”oluşturmaktadır. Özellikle modern paradigmaya ait olan bu sorulara 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan post-modern dönemle birlikte ”Kutsal geri mi dönüyor?”, ”Din yükselişte midir?’, ”Kutsalın hayattan atıldığı-atılacağı anlayışı sadece bir sanı mıydı?” gibi sorular eklenmiştir. Modernizmin insana vaat ettiği şeylerin tam anlamıyla gerçekleşmemesi, insanın ciddi anlam krizlerinde olduğunun farkına varılması ve özellikle Batıda otaya çıkan Yeni Dini Hareketler akımı bu tarz bir algının oluşumda etkili olmuş ve konuya dair bu minvalde yeni teoriler üretilmeye başlanmıştır. Bunun yanında bu iki zıt görüşü uzlaştırmaya çalışan yani din ile modernizm arasında eklektik bir ilişki olduğunu savunan bir görüş de ileri sürülmüş ve buna dair de bir takım teoriler üretilmiştir.                                                                    

     Bu çalışmamızda yukarıda yaptığımız kısa özeti,tarihsel arka plan ve konuya dair teorik görüşlerin içeriğine yer vererek zenginleştirmeye çalışacağız.Mezkur konuyla ilgilenen entelektüel cenahın bakış açılarını,savunularını elimizden geldiğince izaha gayret edeceğiz.      


 

     TARİHSEL ARKA PLAN

     Temelde Batı dünyasına ait bir konu olan sekülerleşmeyi  kavrayabilmek için,öncelikle Batı’da hakim olan-en azından son döneme kadar-din algısını yani Hıristiyanlığı masaya yatırmak gerekmektedir.Batı coğrafyasında toplumsal bir fenomen olarak Hıristiyanlık,dört paradigma modeli çerçevesinde ele alınmıştır:

a) Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne kadarki birinci dönem,ki bu dönem,Roma Hıristiyanlığı rahiplerin egemen olduğu ”rahipler dini”olarak anılmaktadır.

b) 5.yy dan 16.yy a değin devam eden ikinci dönem;

c) 16.yy ile birlikte ortaya çıkmaya başlayan rönesans ve reform hareketlerinin şekillendirdiği üçüncü dönem;

 d) Modern döneme damgasını vuran 17.yy ve devamı.

     Sosyolojik bir vakıa olarak Hıristiyanlığın içinden geçtiği bu süreçlerden,özellikle 17.yy ve sonrasındaki gelişmeler,din sosyolojisi çalışmalarının merkezinde yer almıştır.19. yy da Avrupa ve Kuzey Amerika’da endüstri toplumunun hızla ortaya çıkmaya başlamasıyla sosyal değişmelere paralel olarak-sanayileşme, şehirleşme, bireyselleşme, rasyonelleşme v.b-din olgusu da,çoğu sosyal bilimcinin gündeminde yer almaya başlamıştır.Bu dönemde dinin geleceği hakkında ki yaygın görüşü,yeni toplum yapısının,yani endüstri toplumunun istikrarı yakaladığı ölçüde dinden uzaklaşacağını savunan görüş oluşturmaktadır.

     Mezkur dönemin en çarpıcı özelliği, Aydınlama düşünürlerinin bireysel ve toplumsal yaşama yön vermede biricik kriter olarak belirledikleri rasyonaliteyi, insanoğlunun mutluluk kaynağı olarak sunmaları oldu.Toplumun gelişme yasalarının ancak rasyonel ilkelerle tespit edilebileceği düşüncesi ile modern anlamda ortaya çıkmaya başlayan sekülerleşme,zamanla Kutsal’ın hayattan uzaklaşmasına yol açmıştır.Her ne kadar Batı’da din ve sekülerleşme ilişkisinin ele alınışı reform ve rönesansla birlikte başlatılsa da,tarihi kökleri kadim Yunan ve Roma’ya kadar uzanmaktadır.Zira Aristo ve Platon’un,insanoğlunun sahip olduğu rasyonel ve moral güçleri kullanarak bu dünyada bir başarı,yani bir ilerleme elde edebileceğini ileri sürdükleri bilinmektedir.

     Cox ve Berger gibi bazı düşünürler ise,sekülerleşme sürecini Eski Ahit’e kadar geri götürmektedirler.Bu konudaki argümanlarını,İsrailoğullarının Mısır ve Babil’den göç etmelerini sadece coğrafi bağlamda değil,döneme ve coğrafyaya hakim olan din ve kutsal anlayışından da ”göç”düşüncesine dayandırmaktadırlar.Doğa ile bütünleşmeyi esas alan Mısır ve Babil’in kadim dinlerinde kutsal,insan ve doğa ayrımından bahsetmek mümkün değildir.Buna karşın İsrailoğullarının,kendilerine gelen peygamberler vasıtasıyla kutsalı ve insanı farklı yerlerde konumlandırmaları;kutsala ”öte dünya”da,insana da ”bu dünya”da yer vererek,yani Tanrıyı ve kutsalı aşkınlaştırarak yeni bir kozmoloji ortaya koymaları,sekülerleşme olgusunun teolojik bir unsuru olarak görülmüştür.

     Yukarıda zikredilen görüşler,sekülerleşme süreci hakkında bize bir fikir verse de, sekülerleşmenin kurumsallaşması ve sistem içinde merkezi bir konum işgal etmesini esasen Ortaçağ içinde meydana gelmeye başlayan Aydınlanma fikirleriyle ilişkilendirmek daha isabetli görünmektedir.Ortaçağ’dan günümüze kadar Batı dindarlığına göz attığımızda ise,şu üç temel safhayla karşılaşırız:

     a) Toplumsal hayatı bütünüyle kuşatan ve Ortaçağ’da Kilise’nin bütünleştirici rolünde ortaya çıktığı şekliyle bireye büyük bir anlam haritası sunan din,yerini giderek artan bir şekilde parçalı bir yapıya terk ederek,pek çok mezhebin ve cemaatin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

     b) Rönesans’tan itibaren Avrupa’da çoğulcu düşüncenin yaygınlaşmaya başladığı bir süreç dikkat çekmektedir.Bu süreçte,söz konusu çoğulcu yapının ideolojik,siyasal,ekonomik ve hatta askeri çatışmalara yol açtığı bilinmektedir.

      Bir süre sonra Batı toplumları.kiliseye ve dini cemaatlere yabancılaşmaya başlamış;ve içlerinde ateistler,agnostikler,şüphecilerin de yer aldığı hümanist muhalifler ortaya çıkmıştır.

     c) Bir sonraki aşamada ise,dine kayıtsızlığıyla öne çıkan bir dizi siyasal,ekonomik ve toplumsal organizasyonlarla karşılaşmaktayız.

     Yukarıda sıralanan üç maddeyle bağlantılı olarak,Avrupa’nın dini yapısında devrim niteliğine yol açan reformasyon,Ortaçağ’dan başlayarak beş yüz yıl boyunca Batı tarihini şekillendirmede önemli bir değişim faktörü olmuştur.Otuz yıl boyunca süren din savaşları sonunda 1648 yılında imzalanan Westphalia Antlaşması da etkisini günümüze kadar sürdüren çok büyük çaplı yapısal değişikliklere sebep olmuştur.Uzun yıllar süren din savaşları öncesinde var olan dini farklılıkların yerini,artık,dinin özelleşmesi almıştır.”Dinin özelleşmesi”ile din olgusu giderek kişisel alana çekilmeye başlamıştır.Aydınlanmayla birlikte modern anlamda ortaya çıkmaya başlayan sekülerleşme,sadece dinin zamanla marjinalleşmesini değil,aynı zamanda,kutsalın da hayattan uzaklaşmasına yol açmıştır.

     Her ne kadar laisizmin temeli olarak gösterilse de,yol açtığı toplumsal sonuçlar bakımından sekülerleşmenin gündeme gelmesinde Fransız Devrimi’nin özel bir yeri olduğunu unutmamak gerekir.Zira devrim yöneldiği kraliyet ve aristokrasinin yanı sıra,bu güçlere meşruiyet sağlayan kurum olarak Kiliseyi’de hedeflemiştir. İhtilalin yol açtığı düşünce ortamının din ve devlet işlerinin ayrışmasına ve bu yaklaşımın toplumsal kesimlerinin farklı alanlarına sirayet etmesiyle, sekülerleşmenin etki alanının genişlediğine  dair görüşlere de dikkat çekilmektedir.

     Yine 19.yy başlarında görülen sanayi devrimi ve akabinde meydana gelen şehirleşme olgusu da sekülerleşmenin yaygınlık kazanmasında önemli etkilerde bulunmuştur.Zira şehirleşme ile meydana gelen toplumsal yapı farklılıkları ve bireyselleşme de dinin özelleşmesine,salt bireyin vicdanıyla alakalı bir şey olarak ilişkilendirilmesine sebep olmuştur.

     Batı kültür coğrafyasında büyük değişimlerin gündeme geldiği 17.yy ile 19.yy arasındaki dönem,”Büyük Sekülerleşme Dönemi”olarak adlandırılmaktadır. Modernite olarak adlandırılan ve açılımını ekonomi ve siyasetteki bireyselcilikte; dinden sanata, şiire, müziğe, resme yönelmede ve bir ucu nihilizme kadar uzanan cennet-cehennem inancındaki azalmada bulan söz konusu ”büyük sekülerleşme”olgusunun,üç yüz yılı özetleyen ifadelerini yukarıda bahsettiğimiz üç temel safhanın yarattığı değişimde bulmak mümkündür.

     Alain Tourine, modernite ile akılcılık arasında bir bağlantı kurarak,”akılcılığın geleneksel olarak adlandırılan toplumsal bağların ve inançların yıkımını dayattığını”ve 16.yy dan itibaren Batı düşüncesine egemen olan anlayışın,Tanrı’yla kurulan ilişkinin tedrici bir şekilde yıkılmasını içeren ”maddecilik”olduğunu ileri sürmektedir.

     Bu sürecin bir parçası olarak,sosyolojinin kuruluşunda rol sahibi kurucu babaların büyük bir bölümünün ateist olmasının da etkisiyle,dünyayı algılamada dinin yerine sosyolojiyi ikame etmeye çalıştıklarını görmekteyiz.Din söz konusu kurucu babalar tarafından farklı gerekçelerle indirgemeci bir yaklaşımın kurbanı yapılmak istenmiştir.Marx,dini,sınıf baskısını meşrulaştıran bir ideoloji;Freud,saplantılı bir nevrotik durum;Durkheim ise toplumun kendi kendisini yüceltmesi olarak görmüştür. Weber ise,rasyonaliteyi merkeze alarak,sosyal eylem çizgisinde dini anlamaya çalışmış ve o da indirgemeci anlayışın takipçisi bir tutum takınmıştır.

    Anlaşılacağı üzere modernite aşama kaydettikçe,sekülerizmin de ilerleme kaydettiği gözlenmektedir.Yani modernite ve sekülerleşme olguları arasında doğru orantılı bir durum söz konusudur.Ancak 20.yy ın ikinci yarısından sonra modern düşünce paradigmasında meydana gelen ciddi çatlaklar,yeni bir dönemin kapısını aralamış ve modern dönem boyunca hakim olan paradigma,bazı uzmanlar tarafından ciddi eleştirilere maruz kalmıştır.İnsanın kutsala olan ihtiyacının farkına varılması ve özellikle ABD’de yaygınlık kazanan YDH ile bu minvalde yeni teoriler üretilmiş ve modernizmin dine dair bakışında bir başkalaşımın hakim olduğu görüşler dillendirilmeye başlanmıştır.Söz konusu teorilerin muhtevasını,ilerleyen sayfalarda izah etmeye gayret edeceğiz.