ŞEHİR

0
162

 

ŞEHİR

 

Şehir ve şehircilik
gibi terimler tarih bo­yunca ve bölgeden bölgeye büyük değişik­likler gösteren
geniş kapsamlı bir fenomen­le alakalıdır. Çeşitli disiplinler, kendi pers­pektiflerini
şehircilik olayına yöneltmişler­dir. Bir şehir antropolojisi, bir şehir ekono­misi,
şehir coğrafyası, şehir sosyolojisi ve şehir ahalisi türünden kavramlar, iki
farklı dilde birbirine benzemez, tngilizcedeki townJcity (şehir/kent) ayrımının
direkt kar­şılıklarım yakın akrabası dillerde bile bula­mamaktayız.

Sınırlı bir bölgede
makul bir büyüklükte ve daimi bir insan yoğunluğunu, tüm şehir­lerin ortak
özelliği olarak kabul edebiliriz. Bilim adamları bir yanda büyük toplumlar
içinde bir tür cemaatlerin rolü üzerinde du­rurken, diğer yanda onların iç
hayatlarının hususi karakteristikleri üzerinde odaklaşır­lar.

Şehirciliğin
başlangıcı günümüzde ge­nellikle altı bölgede birbirinden bağımsız olarak
gelişen kapsamlı bir ritüel-siyasal merkez tipiyle özdeşleştirilmektedir. Bu
bölgeler Mezopatamya, Nil ve İndus Vadi­leri, Kuzey Çin, Orta Amerika, And
dağlan ve Baü Afrika’daki Yoruba ülkesidir. Bu merkezlerde memurlar ve bekçiler
toplulu­ğu ile tann monarklar ve rahipler, çevredeki köylüleri denetim al unda
tutuyorlar ve onlardan artı değer alıyorlardı. Kabile türbele­ri olarak
başlamış olan olay, en sonunda dev mimari kompleksleri olarak geliştirildi; ta­pınaklar,
piramitler, saraylar, taraçalar ve hükümet sarayları. Burada şehirin ilk tarihi­ni
tesbit etmekle kalmıyor, aynı zamanda medeniyet ve devletin de ilk izlerini
bulu­yoruz.

İlk merkezler,
çevrelerindeki kırsal böl­geleri organize etme yetenekleri sayesinde -tabii ki
sembolik kontrol yardımıyla- şehir lerdi. Hatta şehirler ufak meskûn nüfuslara
da sahiptirler ve onların yönetimi altında yaşayan bu nüfusun büyük kısmı
sadece bü­yük ayinlerde yöneticileriyle bir araya ge­lirlerdi. Bu anlamda
merkezlere marjinal şehirler nazarıyla bakılabilir. Zamanla sa­vaşlar ve diğer
etkenler merkezlerde daha büyük nüfusların toplanmasına olduğu ka­dar, daha
seküler türden siyasal kontrole yönelimi başlattı.

Bunlar iktidar
şehirleri ve tüketici şehir­leriydi. Ticaret ve sanayi bu şehirlerde önemsiz
bir rol oynuyordu. Fakat kadim imparatorlukların şehirleri çökecek ve Ota
Çağlar’da yeni bir şehircilik Batı Avrupa’da gelişmeye başlayacaktı. Bu
şehirler esas olarak ticarete dayanıyordu ve tüccarlık sa­yesinde
kuşatıldıkları feodal sosyal yapılar­dan önemli bir özerklik ve bağımsızlık
elde ettiler. Belçikalı tarihçi Henri Pirenne, bu Ortaçağ Avrupa şehirlerinin
doğusuyla il­gilenen bilim adamlarından birisidir. Bir başka önemli isim, The
City (1958) (Şehir) adlı eserinde ideal bir tip ortaya koyan Max Weber’dir. Ona
göre bir şehir halkının ana kurum olarak bir pazarı olmalıdır, fakat bundan
başka bir askeri kuvvet en azından kısmen otonom bir idari ve hukuki sistemi ve
şehir hayatının belirli yönlerini yansıtan bir tür işbirliği /loncalar bariz
bir örnek de gerekmektedir.

Weber’in bu çok sık
alıntılanan formü-lasyonu çok sınırlı bir şehircilik tanımı orta­ya koymuştur.
Şehrin, çevresindeki kırsal kesime oranla belirgin özelliği aşikârdır, fa­kat
kullanılan kurumsal aygıt Avrupa tari­hinin belirli bir safhasına aitti. Weber
ayn-ca bu batılı şehri, doğulu mütekabiliyle mu­kayese etti. Doğu şehri içsel
olarak parçala­ra ayrılmış olup aynı zamanda da impara torluğun yöneticileriyle
daha yakından bir­leşmiş durumdadır. Doğu’ya seyahat eden ilk Avrupalı
seyyahlar tarafından gözlem­lendiği kadarıyla, Doğu’nun büyük şehir merkezleri
(ticaret şehirlerinden çok iktidar şehirleri) ilk şehir formlarıyla daha yakın
bir ilişki içindedir.

Sanayileşme ile
birlikte doğal olarak bambaşka bir şehir türü ortaya çıkmıştır. Sanayi
devriminden sonra hızla büyüyen şehirlerdeki merkezileşmenin getirdiği se­faleti
anlatan önemli bir kitap Friedrich En-gels’in Manchester’deki tecrübelerine da­yanarak
kaleme aldığı İngiltere’de İşçi Sı­nıfının Durumu (The Condition of The Working
Class in England, 1845) adlı çalış­masıdır. Sanayileşmenin şehir hayatı üze­rindeki
etkilerini inceleyen bir dizi klasik­leşmiş araştırma, 1920’ler ile 1930’larda
Chicago sosyoloji okuluna mensup Robert E. Park ve Lous Wirth adlı sosyologlar
tara­fından yapılmıştır. Chicago Sosyologları sanayi ve şehirlerinin mekânsal
teşekkülü­ne ve görünürdeki muntazam değişmeleri­ne dikkati çektiler ve böyle
bir şehir ekolo­jisinin temellerini atmış oldular. Aynı za­manda da daha geniş
mekânsal düzen için­deki özel tabii bölgelerin daha küçük ölçek­li bir dizi
etnoğrafilerini ortaya koydular.

Böylelikle onlar şimdi
şehir antropolojisi için merkezi önem taşıyan pek çok konunun incelenmesinde
öncü rolü oynadılar; etnik mahalleler, gençlik çeteleri, meslekler, sap­kın
gruplar ve kamuya ait yerler vb.

L. Wirth 1938’de
yayınladığı “Bir Hayat Tarzı Olarak Şehircilik” adlı makalesinde
sonradan ünlü olacak bir formülasyonda şe­hirdeki sosyal temas ve ilişkileri
gayri şah­si, yüzeysel, gelip geçici ve parçalara bö­lünmüş şeklinde
tanımlamıştır. Chicago sosyologları -pek çok diğer büyük düşünür­lerin yapüğı
gibi- şehir şartlarında tat­minkâr bir hayat yaşama ihtimali konusun­da genel
olarak kötümser bir tavır takınmış­lardır. Genel olarak bakıldığında onlar daha
çok şehrin iç özellikleriyle ilgilenmişler ve onun toplum içindeki yeri
konusunu ihmal etmişlerdir. Bu muhtemelen onların Chica­go deneyimleri
temelinde şehircilik hak­kında genelleştirmelere gitme eğilimlerini
kuvvetlendirmiş ve bu şehrin özel bir Ame­rikan bağlarının ürünü olduğu
üzerinde dur­mamışlardır; bu bağlam bir yandan yaygın sanayi kapitalizminin
yanısıra, henüz otur­mamış bir devletteki etnik çatışmaları sergiler.

Kısmen bu tür
genellemelere tepki ola­rak dikkate değer sayıda etnografik incele­meler, şehir
şartlarında bulunabilen hayat formlarının son derece çeşitli olduğunu
vurgulamıştır. Wirth’in yaklaşımının tersi­ne Villiam F. Whyte’in Street Corner
Soci-ety (1943) adlı eseri Boston’daki birbirine adeta yapışık yaşayan
İtalyan-Amerikan komşuluğunu anlatıyor ve bu anlayıştaki ilk kayda değer
çalışmayı yapıyordu. Whyte’in yaklaşımına göre şimdi anlaşılı­yor ki, şehir
hayatı bir yandan gayri şahsili­ği ve anonimliği beraberinde getirirken, aynı
zamanda bir dostluk, akrabalık ve mesle­ki bağlantılar ağını içerir; kısmen
buna bir şehir köyleri mozayiği denebilir. Son za­manlarda yeni alt-kültürlerin
ve hayat tarz­larının gelişmesiyle ve şehirdeki kültürel farklılıklara yeni bir
bakışla birlikte şehir etnografyası Kuzey Amerika ve Avrupa’da yeniden
canlanmış durumdadır.

Benzer perspektifler
Üçüncü Dünyada­ki çağdaş şehirciliğin incelenmesinde de önem kazanmıştır,
özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’da yirminci yüzyılın orta­larında
şehirleşme süreci hızlandıkça ilk önce “karışıklık” kabile düzeninin
bozul­ması ve geleneksel sosyal bağların zayıfla­ması temalarım vurgulama
yönünde bir eğilim ortaya çıkmıştır. Daha sonra yapılan incelemeler güvenliğin
halâ akrabalık ve et­nik özellikler sayesinde korunduğu, onların siyasal ve
ekonomik amaçlarla değiştirile­bileceği ve şehirliliğin yeni adaptasyonlara
yetenekli olduğu noktasına yöne lin m iştir, özellikle Latin Amerika
şehirlerinde görü­len gecekondu sakinleri üzerine yapılan araştırmalar sık sık
bu tür gayri resmi mes­kenlerin geçerlilik bakımından büyük ölçekli sitelerden
üstün olduğu hususuna işaret etmişlerdir. Şehir ekonomisinin bu gayrı resmi
sektörüne dair yakınlarda yapı­lan incelemeler dalgası göstermiştir ki, Üçüncü
Dünyadaki şehir merkezlerinde ya­şayan çok sayıda insan ya kendi kendini is­tihdam
etmek veya resmi istihdam bağlan­tılarına çok az bulaşmak suretiyle geçimini
sağlamaktadır. Bu sektör küçük el sanatları, küçük tüccarlar, dondurmacılar,
ayakkabı boyacıları, seyyar satıcılar vb. işleri içerir.

Bu tür gayri resmi
organizasyonların Üçüncü Dünya ülkelerinde şehir hayatının sorunlarım çözüp
çözemeyeceği bilinmiyor. Bilinen husus, şehirler ve şehir hayatı hakkındaki
genellemelerin hemen daima nitelikselleştirilmesi gerektiğidir. Çok sa­yıda
şehir tipi sözkonusudur ve her şehirin bir çok türde sakini mevcuttur ve her
şehirli pek çok türden sosyal bağlantılara ve faali­yetlere bağımlı durumdadır.

Bu farklılık ve
çeşitlilik şehirler ve top­lum arasındaki değişen ilişkilere dayan­maktadır.
Büyük ölçüde, çok sayıda farklı perspektifler daha geniş bir bağlamda şehir
merkezlerinin iskânıyla ilgilenirler. İktisa­di coğrafya ve mıntıka biliminde
daha bü­yük alanlarda şehir fonksiyonlarının uzay-sal dağılımıyla ilgilenmek
üzere çeşitli mo­deller geliştirilmiştir. Merkez yer teorisi 1930larda Walter
Christaller tarafından il­kin ortaya konmuş ve o günden bu yana ya­vaş yavaş
tadil edilmiştir; ticaret yönetim ve hava limanı merkezlerinin yerleştirilme­siyle
ilgilidir bu teori. Coğrafyacılar ise şe­hirleri başlıca toplumsal
fonksiyonlarına göre sınıflama ve onların iç yapılarını bu fonksiyonlarca
belirlenmiş olarak analiz et­me problemiyle ilgilenirler. 1960’lardan iti­baren
Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da özellikle şehir süreçlerini sanayi kapitaliz­minin
siyasal çatısı içinden görme yönünde güçlü bir disiplinler-arası eğilim
başgöster-di. Bu eğilim Marksist etkilerde olarak şe­hirciliği sınıflı iktidar
ve sosyal hareketlerle çok daha sıkı biçimde il i şk ilendirir.

Max Weber”in doğu
ve batı şehirleri ara­sındaki tezadı belirlediğinden bu yana çe­şitli bölgesel
şehir tiplerini tesbit için çok sayıda girişimde bulunulmuştur örneğin,
Ortadoğu Şehri veya Latin Amerika Şehri gibi. Kültür tarihçileri ve diğer bölge
uz­manları bu tür kurgular geliştirmekte önem­li bir rol oynamışlardır ve daima
dünya şe-hirciliğini karşılaştırmalı olarak anlama tut­kusuyla motive
edilmişlerdir. Kuşkusuz sö­mürgecilik ve diğer Batılı tahakküm türle­rinden
ötürü çeşitli bölgelerin şehir formla­rının gelişimleri aynı şekilde özerk olma­mıştır.
Onlar uluslararası merkez-kenar ilişkileri bağlamında görülmelidir. Afrika,
Asya ve Latin Amerika’da Baü hakimiye­tiyle birlikte gelişen Dakar, Bombay,
Kal-kütta, Şanghay, Buenos Aires vd. büyük li­man şehirleri buna bir örnek
teşkil eder. Sö-mür gecilik ve sömürgecilik-sonrası Üçün­cü Dünya’da
tekrarlanan bir model de “pra-mit şehirler”in gelişmesi olmuştur. Bu
şe­hirler bir ülkenin veya bölgenin ticari, İdari, endüstriyel, kültürel ve
diğer işlevlerinin kuvvetle yoğunlaşması sonucu diğer mev­cut şehir
merkezlerinden çok daha kocaman ve önemli hale gelirler. Hatta sömürgecilik­te
başka türden şehir ahalileri yaratmıştır (örneğin, madencilik kasabaları, küçük
ida­ri merkezler) ve sömürgeciliğin ürünleri yerli şehir gelenekleriyle bir
arada yaşamış­tır.

Şehirciliğin bugününe
ve yarınına baka­cak olursak, bunlar demografik, ekonomik, teknolojik ve diğer
faktörlere dayanır kar­maşık bir tarzda. Yirminci yüzyıl daha önce benzeri
görülmemiş bir ölçekte şehirlerin büyümesine tanık olmuştur.
“Megolopolis” ve “birleşik şehirler” (conurbation) gerek
Batılı, gerekse Batı lı-ol mayan dünyadaki deneyimlere uygulanabilen yeni
kavram­lardır. Dahası yeni nakliye ve iletişim usul­leri, insanoğlunu kendini
sınırlı bölgelere mahkum kalmaya daha az bağımlı yapma eğilimindedir.
“Karşı-şehirleşme” (coun-ter-urbanization) başka bir modern feno­men
olarak karşımıza çıkmaktadır.

(SBA)

Bk. Şehirleşme,
Şehircilik

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here