Sebeplilik, Sosyal Determinizm ve Kanun Meselesi

Sebeplilik, Sosyal Determinizm ve Kanun Meselesi
Bu bakımdan, din sosyolojisinde en önemli iş, ele alman olayı doğru olarak anlamak, açıklamak, manâlandırmak ve yorumlamakta toplanmaktadır. Tarafsız bir gözlemci, din ve toplum ilişkilerindeki karmaşıklığın kolayca farkına varabilir. Nitekim, Joachim Wach ve G.Le Bras gibi büyük din sosyologları, sosyal olaylar olarak dinî vakıaları incelerken, objektiflik kuralına uyma hususunda büyük bir titizlik ve hassasiyet göstermişlerdir. Buna karşılık, dinî olaylara sosyolojik yaklaşımın ortaya koyduğu birtakım bulgularla gözleri kamaşan bazı araştırıcılar, bundan böyle ellerinde sihirli bir maymuncuğun bulunduğunu sanmışlar ve böylece dinî olaylarla ilgili pek çok hatalı ve yanlış anlayışlar, açıklamalar ve sonuçlara sürüklenmişlerdir. Özellikle A. Comte, K. Marx, E. Durkheim ve S. Freud’ün felsefeleri ve toplum anlayışlarını din ve toplum münasebetlerine uygulayanlar, din ve toplum arasındaki karşılıklı ilişkileri determinist bir tarzda anlayarak, toplum hayatında dinin kendisine has bağımsız varlığı ve dinamizmini inkâra kalkışmışlardır. XIX. yüzyıl başlarında tarih ve felsefenin idealist motifler, manevî kuvvet, düşünce ve enerjilerin verimliliği üzerinde durması sosyologları buna tam bir zıt anlayışa itmişti. Bu durumda ruhanî ve manevî gelişmeler maddî şartların bir sonucu sayılmaya başlamıştı. Gerçekte bu görüş A. Comte’un pozitivizminden kaynaklanmaktaydı. Çünkü Comte dini, toplumların bir fonksiyonu olarak görmek istemişti. Feurbacb, Engels ve Marx ise İktisadî determinizm anlayışına sürüklendiklerinden dini, toplumun İktisadî hayatının bir sonucu olarak gördüler. E. Durkheim etrafında toplanmış bulunan Fransız Sosyolojisi Ekolü ise, dini toplumsal şartların bir sonucu sayarak, onun kaynağını toplumun kolektif vicdanından aldığını ileri sürdü. Sosyal ve özellikle İktisadî determinizm anlayışına dayanan pek çok çağdaş araştırmacının din ve toplum münasebetleriyle ilgili açıklamalarında büyük yanlışlıklara düştükleri görülmektedir. Meselâ, bu tür bir yol izleyen Kari Kautsky, 1908’de yayınladığı Hıristiyanlığın Menşei başlığını taşıyan kitabında, ilk Hıristiyanlığın bir proletarya hareketinden başka bir şey olmadığını ispata kalkışmıştır. W. Montgomery Watt ise, İslam and the Integration of Society (İslâmiyet ve Toplumun Bütünleşmesi) adlı kitabında İslâm dini hakkında benzeri iddialarda bulunmakta ve dinin gelişmesinde Arabistan’daki İktisadî determinizmin kesin ve hakim bir rol oynadığını öne sürmek sûretiyle, Marksizmin materyalist anlayışına kaçan açıklamalara girişmektedir. Freud ise din hayatını bir nevroz olarak açıklamak istemiştir. Bunun gibi, Maxime Rodinson’un Hz. Muhammed hakkındaki kitabı, aslında tarihî maddeci ve psikanalist yorumların İslâmiyet’in ortaya çıktığı dönem ve İslâm Peygamberine bir tür hatalı uygulanışını sergilemektedir. Bütün bunlar din ve toplum münasebetlerini yanlış yorumlamanın sonucudurlar. Tarih boyunca dinî inançlar, semboller ve kuramların doğdukları ve geliştikleri sosyal şartları dar bir anlayışla yorumlamaya kalkan her teşebbüs bu tür yanlışlıklardan kendini kurtaramayacaktır. Çünkü bir düşünce, inanç veya olayın doğuş ve gelişim şartlarına başlangıç ve köklerine inerek o düşünce, inanç ya da olayı kabul veya inkâra kalkışmakla daima yanlış sonuçlara varılır. Aynı şekilde dinin sosyal olaylar, şartlar, kadrolar ve faktörlerin oluşmasındaki etkisini ret veya ihmal etmek de büyük bir hatadır.
Din sosyolojisinde bütün mesele, din ve toplum arasındaki karşılıklı münasebeti determinist değil, fakat rölasyonist bir tarzda yorumlamakta toplanmaktadır. Böyle hareket ederek, dinî inançlar, pratikler ve teşkilatlarla sosyal şartlar arasındaki münasebetler sosyolojik biçimde incelenince, dinin kökü baltalanmak yerine daha da sağlamlaşmış olur. Zekât, sadaka, kurban, namaz, oruç vs.nin sosyal manâsım öğrenen bir Müslümanın dinine karşı bağlılığı gevşemek şöyle dursun, tersine daha da güçlenir.

Gerçi, din sosyolojisinde “açıklama” (erklaren)ya taraftar olanlar ile “anlayış” (verstehen) metodu taraftarları arasında anlaşmazlık mevcuttur. Bilindiği gibi, sosyoloğun aynı zamanda toplumsal bir varlık oluşu Diltbey, Rickert, Jaspers, Max Weber ve J. Wach gibi filolo- zof ve sosyologları, sosyolojinin anlayış yolunu izlemesi gerektiği, buna karşılık tabiat ilimlerinin açıklama usûlünü kullanacağı fikrine götürmüştü. Nitekim, bu düşünceden hareketle ve aynı zamanda Almanya’da felsefe ile sosyoloji arasında sıkı ve yakın bir bağın daima bulunmuş olması şeklindeki geleneğe de uyarak W. Diltbey, İnsan Bilimleri Araştırmasına Giriş (1883) adlı eserinde sosyolojiyi tabiat bilimleri arasından çıkararak manevî ilimlere bağlamaktadır ve Dilt- hey’a göre, manevî ilimlerde açıklamaya ihtiyaç yoktur, çünkü yaşanan durumu sezgi ile anlamak mümkündür.

Diğer bir ifade ile, anlayıcı sosyoloji, sebep-netice bağı içerisinde veya kanunlar yoluyla sosyal olayları açıklamaya değil, fakat onları, toplum halinde yaşanan durumların bize yeniden yaşattığı bir çeşit sempatik sevgi ile anlaşılabilir kılmaya çalışmaktır. Nitekim bu metodu dinî karakterli sosyal olayların incelenmesine uygulamış bulunan Max Weber ve Joachim Wach gibi din sosyologları, ideal tipler aracılığı ile dinî-sosyal realiteyi anlamaya ve onun derin manâlı unsurlarını kavramaya çalışmışlardır. Buna karşılık, dinî karakterli sosyal olayların incelenmesinde, tıpkı öteki sosyal olayların tetkikinde olduğu gibi sebep-netice bağı arayarak açıklama usûlünün daha uygun ve gerçekçi olduğunu kabul eden E. Durkheim ve G. Le Bras gibi din sosyologları anlayış metodunun her zaman ve durum için yeterli ve geçerli olmadığı kanaatindedirler. Maamafih, anlayış ve açıklamayı birbirinin taban tabana zıddı olan iki farklı usûl olmak yerine, birbirinin tamamlayıcısı olarak telâkki etmek uygun düşmekte ve bu bakımdan da, modern sosyologlar anlayış ve açıklama yöntemleri tartışmasını sosyolojide sahte bir metot tartışması şeklinde değerlendirmektedirler.

 

Kısacası, din sosyologunun araştırmalarında ilk adımlar sathî tespitler olacak, dinî hayat ve vakıalarla ilgili sosyolojik tasvirler yapılacaktır. Esasen bunda şaşılacak bir şey yoktur. Zira sosyoloji ilk etapta “deskriptif’ (tasvirci) bir ilimdir. Din sosyologu, dinî grupların yapıları ve değişmelerini tasvir edecektir. Böylece bir dinî topluluğun tüm unsurları öğrenilince asıl gerçek sosyoloji başlayacak; dinî-sosyal gerçeklerin tahlili ve karşılaştırılmasından, İlmî bakımdan tartışma kabul etmez genellemelere geçilecektir. İşte bu safha sosyolojik açıklama safhasıdır. Burada ilk iş vakıaları tür ve tiplere ayırmak olmaktadır. Çünkü birbirine benzeyen olaylar aynı kategorilerde toplanmak sûretiyle belli tipleri oluştururlar. Burada “ideal tipler”den ziyade tümevarım yoluyla, vakıaların incelenmesi sonucu elde edilebilecek olan “gerçek tipler” söz konusudur. Zira, sosyal hayatın bütün alanlarında olduğu gibi dinî yaşayış alanında da nisbî bir sebat ve kıvam gösteren tiplerin bulunduğu bir gerçektir. Meselâ kaba bir tasnifle ib- tidâî kültür düzeyindeki halklarda görülen ve “ilkel” olarak vasıflandırılan dinler, “çok tanrılı” (politeist) dinler ve “tek tanrılı” (monoteist) dinlerin ayrı ayrı din tiplerini oluşturdukları söylenebilir. Islâm ulemasının “Hak dinler” ve “Bâtıl dinler” şeklindeki ayırımı da ayrı bir din tipolojisidir. İslâm âlimleri birincilere “el-Milel”, İkincilere de “en-Nihâl” adını vermişlerdir. Nitekim Şehristânî ve İbn Hazm’m “el-Milel ven-Nihal” adlı eserleri bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenlerin müracaat edebilecekleri kaynaklardır. Ancak bu tür tipolojiler doksolojik ve apolojetik bir karakter de taşımaktadır. Din sosyoloğu ise daha objektif tiplolojilere yönelecektir. Dinlerle ve dinî yaşayış, tutum ve davranışla ilgili olarak bu güne kadar ortaya konmuş bulunan başka birçok tarihî yahut sosyolojik veya fenomenolojik ya da psiko- loik tipolojiler de mevcuttur. Meselâ “Resmî din ve dindarlık”, “Kitabî dindarlık”, “Geleneksel Din”, “Modern Din”, Halk dindarlığı”, “Mistik din ve dindarlık”, “Kurtuluş dini”… gibi tiplemeleri buna örnektir. Bunun gibi, tek kabile veya millete ait olan “ulusal dinler” ile bütün insanlığa hitâb eden “evrensel dinler” de ayrı ayrı din tipleri olup, bilindiği gibi İslâm dini ikinci tipe dahil bulunmaktadır. Dinî hayatla ilgili bu tür tiplere ileride yeri geldikçe dönülecektir. Bu nedenle burada bu tür tiplerin değer ve geçerlilikleri konusunun tartışmasına girilmemektedir.

Sosyolojik açıklamanın tiplerin ayırt edilmesi şeklinde beliren ilk safhasından sonra, sebeplerin araştırılmasından ibaret bulunan ikinci safhası gelmektedir. Sosyolojik açıklamada sebeplilik konusu en önemli konulardan biridir. Bir olayı açıklamak demek onun sebebini belirtmek demektir. Sosyoloji müsbet bir ilim olarak neden, nerede ve ne zaman sorularını cevaplandırmak zorundadır. Esasen “sebep” kapalı bir sözcüktür. Sosyoloji ve özellikle din sosyolojisi alanında sebep kelimesinin kendine has manâları bulunmaktadır. Çünkü orada sebep sözü, bazen etki yapan faktörleri, bazen da elverişli şartları ve basit imkânları gösterir. Bu sonuncular da bazen maddî şartlara bazen da psikolojik unsurlara delâlet edebilirler. Öte yandan sosyolojide yaptırıcı sebepler bazen sosyal şekiller bazen da bir hadisenin oluşunda kıvılcım vazifesi gören tutuşturucu vâkıalardır. Ancak sosyal olayları açıklamada sadece sübjektif ve psikolojik unsurlar yeterli değildir. Zira beşerî davranışların nedenlerini içgüdüler ve ikalara irca etmek her vakit mümkün değildir. Hele din konusunda durum daha da nazik ve güçtür. E. Durkheim sosyal olayların sebeplerini yine başka sosyal olaylarda görmek istemektedir. Oysaki din özellikle İlâhi dinler menşeinde insan ve toplumu aşmakta olup, tabiat üstü “kutsal” bir mahiyete sahiptir. Gerçi dinde duygu, düşünce, sosyal münasebet vs. gibi beşerî ve toplumsal unsurların yeri büyüktür. Ancak onun, hiç değilse menşeinde, gerek ferdî gerekse kolektif hayatın izaha kâfi gelmediği, insanın İlâhî âleme yani Kutsal’a yönelmesinin yattığını da hatırdan çıkarmamak gerekir. Bu bakımdan, din sosyolojisinde sebeplilik konusunda, Historisizm, Sosyolojizm, Psikolojizm ve Materyalizm’in… gibi akımların yaptıkları şekildeki determinist ve redüktivist açıklamalardan sakınmak çok önemli olmaktadır. Hele tek sebep kavramı artık fazla bir şey ifade etmemekte olup, yerini çok sebepli açıklamalara bırakmış bulunmaktadır. Bir medeniyetin akışı gibi genel sebeplerin yanı sıra, halk psikolojisi, dinî değişmeler, kültürel, politik ya da ekonomik etkiler gibi millî nedenler; grupların teşkilatı, kitle haberleşme araçlarının yaygınlaşması, dinî olan veya olmayan kadroların etkisi, gelenekler, tarihî olaylar, vs. gibi mahallî sebepler kabilinden türlü etkenler din sosyolojisinin açıklamalarında dikkat nazarlarından kaçmaması gereken hususlardır. Cinsiyet, yaş, meslek, servet, ikâmet yeri ve kültürel çevre gibi çeşitli değişkenleri hesaba katmak gerekir. Ancak bütün bu etkilerde karşılıklı bir bağımlılık ve etkileşimin söz konusu olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekmektedir. Yani bir yandan pek çok sosyal, kültürel ve sos- yo-ekonomik, vs. faktörlerin dine etkilerinin yanı sıra dinin de sosyal hayatın aile, iktisat, ahlâk, sanat, siyaset, teknik, vs. gibi çeşitli alanlarına etkileri söz konusudur.

Pek çok dinî toplumları bu şekilde tanımak imkânı gerçekleştirilince, onları başkalarıyla mukayese etmek ve böylece dinî şekiller, yorumlar ve gelişmeler arasındaki benzerlik ve ayrılıkları bulmak mümkün olur. Din sosyolojisinde çeşitli toplum ve kültür seviyelerinde gözlemlenen dinî davranış, düşünce ve teşkilatların ayrılık ve bezediğini açıklamak ise çok önemlidir. Bu konuda “yayılma” ve “türeme” nazariyeleri oldukça aydınlatıcıdır. Bir kısım dinî inanç ve pratiklerin birçok toplumlarda benzer bir şekilde veya aynı olması mümkündür. Çünkü insanlar birbirlerinden çok şeyler öğrenirler. Göçler, dinî inanç ve pratiklerin yayılmasında önemli roller oynar. Ticaret ve sömürgecilik gibi nedenler de kültür ve medeniyetin yanı sıra dinlerin yayılmasında da önemli roller oynarlar. Meselâ İslâm dininin zenci Afrika dünyasında yahut Orta Asya’da Türklerin arasında veya Hindi Çinî’deki yayılmasında ticaret kervanları ve ticarî temaslar en mühim rollerden birini oynamış bulunmaktadır. Aynı şekilde, meselâ Zenci Afrika’da Hıristiyanlığın yayılmasında ise, XVIII. yüzyıldan itibaren zenci Afrika ülkelerinin batılı Hıristiyan memleketleri tarafından sömürgeleştirilmiş olmalarının ve Hıristiyan misyonerliğinin payı büyüktür. Bu bakımdan tarihî bir etkileşimle açıklamak mümkün olduğu sürece, olayların aynîlik ve benzerliklerini yayılma ile açıklamak mümkündür. Ancak, benzer hal ve şartlar içinde bile dinî kurumlar ve kavramların farklı ve bağımsız olarak gelişebileceği gerçeğini de gözden uzak tutmamak gerekir. Çoğu zaman aynı vakıalar ve sonuçlar aynı sebeplerden ileri gelirler, insanlar birbirlerine benzeyen durumlarda benzer şeyleri bulur ve yaparlar. Yani benzeri konularda benzer sonuçlara varırlar. Karşılaştırma metodu, yaşayış şartlarının benzerliğinin inanç, ahlâk ve adetlerde benzerliği oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Bu durumda benzerlik ya da aynîliği açıklamada yayılma yerine türeme veya oluş nazariyesi geçerli olmaktadır. Benzerlik için yayılma ya da türeme birer neden olabilecekleri gibi, dinî cemâatlerin doğuş, gelişme, ilerleme ve inhitatında mahallî, bölgesel ya da genel birtakım sebepler rol oynamış olabilir. Sosyolojik açıklama bütün bunları bulup çıkarmak ve anlamlandırmak zorundadır.
Sebepleri ve korelasyonları ortaya çıkarma işleminin sonunda bazı genel ve istikrarlı münasebetleri tespit etmek mümkündür. Bağıntıda kaidelilik olduğu, yani olaylar arasında gözlenen bağıntı aynı şekilde tekrarlandığı zaman, sebep bağıntısı vardır denilebilir. Bununla birlikte, ilimde önemli olan sebep değil kanun kavramıdır. Ancak, bugün için din sosyolojisinde gözlemlenen birtakım istikrarlı sebep bağıntılarını genelleştirip, kanunlardan söz edebilmek için, oldukça ihtiyatlı davranmak, acelecilik ve aşırı iddia ve genelleştirmelerden sakınmak gerekir. Esasen, sosyal bilimlerde mutlak bir gerekircilik ilkesini savunmanın gerçeklere ters düştüğü, daha çok birtakım olasılıkların söz konusu olduğu anlaşılmış bulunmaktadır. Gerçekten de, en değişmez kanunların bulunduğu öne sürülen fizik ve biyolojide bile bu kanunların bazı ihtimaliyet derecelerini geçmedikleri, konulmuş olan bağıntı ve bağımlılıkların bütün hallere uygulanmadığı, zira iki hakikat değerli mantığın yerini çok değerli mantıklara bıraktığı, bu bakımlardan da müsbet ilimlerde dahi kanunun bir yöneliş ka- ideliliğini açıklamaktan ileri gidemeyerek, birtakım şartlarla sınırlı bulunduğu anlaşıldığına göre, din sosyolojisi alanından determinist bir tarzda şaşmaz kanunlardan söz edebilmek için, henüz vakit çok erkendir.

Ancak bir asırdan biraz fazla tutan bir maziye sahiptir. Bununla birlikte din sosyolojisinin genç olduğunu söylemekle onun, içinde doğduğu öteki ve daha eski ilimlerden ve özellikle felsefeden ayrılmak sûretiyle, tecrübî sistematik ve bağımsız bir ilim dalı olarak kuruluşunun oldukça yeni olup, XX. yüzyılın başlarından gerilere gitmediğini anlatmak istemekteyiz. Yoksa, din olaylarını araştırmada daha önce hiç bir şey yapılmadığını, doğrudan doğruya din sosyolojisi denilemezse de gerek toplumların hayatında dinin rolü ve yeri konusunda gerekse din ve toplum münasebetleri alanında, çeşitli düşünce ve çalışmaların hiç bulunmadığım söylemek hatalı ve yanlış olur.
Gerçekten de bağımsız bir disiplin olarak ortaya çıkmazdan önce, din sosyolojisine öncülük ve hazırlık mahiyetinde olmak üzere felsefe, ilahiyat, tarih, filoloji, hukuk, arkeoloji, etnoloji, antropoloji ve dinler tarihi gibi pek çok ilim dalları alanlarında çalışmalar yapılmış ve bütün bunlar onun bağımsız bir İlmî disiplin olarak doğuşuna ve gelişmesine yardımcı olmuşlardır.
Esasen, sosyal hayatın en eski ve en tipik tezahürlerinden biri olan din olaylarına insanlık tarihinin en eski devirlerinden günümüze kadar tüm toplumlar da rastlanmakta olup, bu durum hemen her devirde ister istemez insanları bu olaylar üzerinde düşünmeye ve araştırmalar yapmaya da sevk etmiştir. Bu anlamda, denebilir ki din olayları üzerinde düşünmek ve araştırmalar yapmak, en az tabiat olayları üzerindekiler kadar ve belki de daha eskidir.

Nitekim, eski çağlardan zamanımıza kadar bilinen toplumlar içerisinde din olaylarıyla ilgili düşüncelere, din ve toplum münasebetleri ve dinî gruplarla alâkalı görüşlere göz atmak, din sosyolojisinin geçmişi ve tecrübî bir ilim dalı olarak bağımsızlığını kazanışını daha iyi anlamamıza yardım edecektir.
Hattâ, belki de bu konuda, “tarih öncesi” (prehistorique) çağlara kadar uzanmaktan dahi söz edilebilir. Zira, bu çağlardaki insanın di- nî-sihrî davranışları konusunda da artık kayda değer birtakım kalıntı ve buluntular mevcuttur. Nitekim, buradan hareketle, M. Eliade gibi bir kısım din tarihçi ve fenomenologları, en arkaik dönemlerde dahi, insan olarak yaşamanın, bizatihi dinî bir fiil olduğu; zira, beslenme, çalışma, av, vs. gibi hayat faaliyetlerinin kutsal ve ayinî anlam ve değerlerinin bulunduğunu önemle belirtiyorlar. Bununla birlikte, bu dönemlerle ilgili dokümantasyonun matlığı bize, konu ile ilgili daha ileri sosyolojik sonuçların çıkarılmasına veya orada gerçekten de en azından zımnî bir sosyolojinin varolup olmadığını anlamamıza izin vermiyorlar.