SAVUNMA MEKANİZMALARI

0
268

 

SAVUNMA MEKANİZMALARI

 

Bilinç dışındaki
uyarım ve dürtülerden ortaya çıkan kaygı ve çatışmaları yatıştır

mak amacıyla çalışan,
insanın bilinçli ola­rak algılayamadığı benlik (ego) işlevlerine savunma
mekanizmaları denir.

PsikoanalİUk teoriye
göre insanın ruhsal aygıtı derinlemesine üç katmandan oluşur En altta bulunan
ve ruhsal aygıtın en önemli kısmını, temelini oluşturan bilinçli olma­yan id,
en üstte bulunan, otoritenin asıl rol oynadığı toplumsal değer ve yargılan tem­sil
eden üs-benlik (super-ego) ve bu iki yapı arasında aracılık etme ve ruhsal
aygıtın ahenkli bir biçimde çalışmasını sağlama iş­levini üstlenmiş benlik.
İd’teki içgüdüler mantık ve sınır tanımaz, yer ve zamanın uy­gun olup
olmamasına bakmaksızın bir an evvel doyuma ulaşmak isterler; ama istek­leri
çoğunlukla dış gerçekliğe uymaz. Böy­le bir durumda benliğin yapacağı ya id’ten
gelen içgüdüleri geri itmek, ya da onları mantığa ve toplum değerlerine uygun
hale gelecek bir şekilde süzgeçten geçirerek bi­lince çıkmalarına izin
vermektir. Benlik’in bütün bu id materyalini gizleme çabalan savunma
mekanizmalarıdır.

Savunma mekanizmaları
ve onların ruh­sal aygıt içindeki işleyiş biçimlerine psika-nalitik teoriyi
kurma süreci içinde ilk kez Sigmund Freud tarafından değinilmiştir. Fakat Freud
savunma mekanizmalarını sis­tematik bir biçimde ele almamıştır. Onların
sistematik ve geniş bir biçimde ele alınması Freud’un kızı Anna Freud’un Benlik
ve Sa­vunma Mekanizmaları (1946) kitabıyla ol­muştur.

Savunma mekanizmaları
kısaca şu şekil­de sınıflanır ve tanımlanırlar:

 

Yansıtma:

 

 Kabul edilemeyen id dürtü­lerine, sanki
kendisine ait değillermiş gibi tepki gösterme. Normal gündelik hayatta çok
kullanılan bu savunma mekanizması

gerçeği değerlendirme
yetisi bozulmuş bi­reyler tarafından kullanıldığında hezeyan­lar ortaya çıkar.

İnkâr etme: Dış
gerçekliği, görüp işit­tiklerini reddetme. Bu mekanizma daha çok şizofreni gibi
ruhsal rahatsızlıklarda görül­mesine rağmen, acı verici yaşantılardan ko­runmak
için normal bireyler tarafından da kullanılabilir.

 

Çarpıtma:

 

 Dış gerçekliği bireyin iç dünyasının
ihtiyaçlanna uygun olarak ye­niden biçimlendirme.

Eyleme yönelme: Ona
eşlik eden bilinçli duygunun varlığından kaçınmak için bi-linçdışı arzu ve isteğin
doğrudan doğruya eylem içinde ifade edilmesi. Bu mekaniz­manın sürekli bir hal
alması durumunda bu­seyi ifade etmekten kaçınmanın neden ol­duğu gerginlik
sözkonusu olur.

 

Engelleme:

 

Duyguların,
düşüncelerin, uyarımların ketlenmesi. Bastırma’ya yakın etki yapar, ama
ketlenmeye bağlı bir gerili­min ortaya çıkmasıyla ondan aynlır.

 

Hastalık
hastalığı:

 

Mahrumiyet, yal­nızlık
veya kabul edilemez saldırganlık uyarımlarından kaynaklanan başkalarına yönelik
serzenişin, kişinin kendinden ser­zenişine ve ağn, bedensel hastalık ve zihin
yorgupluğu yakınmalarına dönüşmesi. Eğer bir hastalık gerçekten varsa, bu kez
onun üzerinde aşın durulması ve abartılma­sı.

 

içe atma:

 

 Bir objenin varlığının sürekli ve yakın
olmasını sağlamak amacıyla, bu objenin özelliklerinin bireyin kendi iç dün­yasına
alınması. Bu mekanizma özellikle insan yavrusunun hayatının ilk dönemlerin­de
normal bir gelişim süreci İşlevidir, ama daha sonraki kullanımı savunmaya yöne­liktir.
Bu savunma mekanizması aracılığıy-la sevilen bir objeye karşı bireyin çift
değer­li (hem sevme, hem sevmeme gibi) duygu­larının ortaya çıkardığı gerginlik
ve sıkıntı azaltılmış olur. Bir obje yitirilse bile yitiri-liş acılan en alt
düzeye iner. Eğer korkulan bir obje içe atılmışsa, bu objenin saldırgan,
korkutucu özelliklerinin bireyin kendi kontrolünde olduğu yolunda rahatlatıcı
bir düşünce ortaya çıkar. Artık saldırganlık dı­şardan gelen bir tehlike değil,
bireyin dışa­rıya karşı kendisini koruduğu bir savunma halini alır. Yine
sevilen bir objeye karşı du­yulan düşmanca, yıkıcı duyguların neden olduğu
suçluluk duygusu içe atılarak kendi­ni cezalandırmaya dönüşür.

 

Pasif-Saldırgan
Davranış:

 

 Bir objeye yönelik olan saldırganlık
duygularım edil-ginlik, mazoşizm ve kendine yöneltme ara­cılığıyla ancak
dolaylı ve etkisiz bir biçim­de ifade edilmesi.

 

Gerileme:

 

 İnsanın psikolojik gelişimi­nin sonraki
evrelerinde ortaya çıkan sıkıntı­lı bir durumdan veya düşmanlık duygula­rından
kaçınmak için daha Önce gelişim ev­relerine uyan tepki ve tutum gösterme. Bu
savunma mekanizması bizzat Freud tara­fından ayrıntılı biçimde ele alınmış olup
psikanalitik psikopatoloji teorisinde çok önemli bir yer tutar. Net olarak
anlaşılabil­mesi için psikolojik gelişim evrelerinin çok iyi bilinmesine gerek
olan gerileme meka­nizması, en basit biçimde çocuklaşma, ço­cukluk
yaşantılarına ve çocukluk düşünce­lerine geri gitme olarak tanımlanabilir. Sis­temli
olarak kullanıldığında ağır bir psiko­lojik rahatsızlığın işareti olduğu gibi,
her günkü insan ilişkilerinde ve modern sanat faaliyetlerinde de gerilemeye
geçici biçim­de sık sık başvurulur.

 

Düş kurma:

 

Bireyin iç
dünyasındaki çözülememiş çatışmaların ve doyurulmamış içgüdülerin düşleme
yoluyla çözülmesi ve doyurulması.

 

Bedenselleştirme:

 

Psikolojik nitelikteki
çatışmaların beden diline çevrilerek bede­nin herhangi bir bölümde ağrı, acı
gibi hoş­nutsuz uyarımlar hissetme. Bu mekanizma çocukluğun ilk dönemlerinde
duygular ve düşünceler yeterince gelişmediği için ola­ğan olarak kullanılır.
Erişkin yaşamda tek­rar kullanılması bir anlamda gerileme me­kanizmasıdır.

 

Kontrol etme:

 

İç dünyadaki
çatışmaları çözmek, ya da en aza indirmek için dış çev­redeki nesnelerin ve
olayların düzenlenme­siyle aşın ilgilenme.

 

Yer
değiştirme:

 

 Bilinçdışındaki bir uya-nmın niteliğini
değiştirmeksizin amaçladı­ğı nesneyi değiştirme.

 

Çözülme:

 

Duygusal bir
zorlamayla başa çıkabilmek için bireyin kişiliğinin veya kimlik duygusunun
geçici, ama zoraki de­ğişimi. Bu savunma mekanizması genellik­le nevrotik bir
psikolojik rahatsızlığı göste­rir.

 

Dışsallaştırma:

 

Birinin kendi kişiliği­nin
bileşenlerini, çatışmalarını, mizacını, tutumlarını, düşünme tarzım, sanki dış
dün­yaya ve dışındaki nesnelere aitmiş gibi algı­laması. Yansıtmaya benzer, ama
ondan da­ha genel bir mekanizmadır.

 

Düşünselleştirme:

 

 Duygulan ve uya-nmlan yaşamak yerine onlar
hakkında ko­nuşarak, onları teorik bir düşünce malze­mesi haline getirerek
kontrol etmeye çalış­ma.

 

Akılcılaştırma:

 

Bireyin arzu ve
istekle­rinin mantık dışı, uygulanamaz olduklarına kendini inandırması.

 

Karşu-tepki
kurma:

 

Kabul edilemez

uyarımların tam ters
biçimde ifade edilerek üstesinden gelinmeye çalışılması.

 

Yalıtma:

 

 Duygunun, içeriğinden yok­sun kılınarak
fikirmiş gibi ifade edilmesi.

 

Bastırma:

 

 Bilinçdışı içeriğin, bilince çıkmasını
engellemek için geriye itilmesi, ya da bilinçli olarak yaşanması istenmeyen bir
olayın bilinçdışına gitmeye zorlanması. Bastırma da gerileme gibi psikanalitîk
teo­rinin temel taşlarından birisidir ve ilk kez Freud tarafından ayrıntılı
biçimde ortaya konmuştur.

 

Cinselleştirme:

 

Yasaklanmış uyarım­larla
bağlantılı sıkıntılardan kurtulmak için bir objeye veya işleve daha önceden
sahip olmadığı düzeyde cinsellik yükleme.

 

Özgecilik:

 

Başkasının yaşantısına
katıl­ma hayalinin oluşturduğu yapıcı haz ve baş­kalarına yardımdan alınan içgüdüsel
do­yum. Bu haliyle özgecilik, olgun bir savun­ma mekanizmasıdır ve kendi
içgüdüsel ihti­yaçlarının yerine başkalannınkini koyan, kendini feda eden
Özgeci teslimiyetten ayrı­lır.

 

Yüceltme:

 

 İçgüdünün amacının toplum tarafından değerli
görülen bir amaca kaydı­rılması ve bu uğurda gösterilen çabadan haz alınması.
Yüceltmede, Freud’un ayrıntılı biçimde ele aldığı psikanalizin toplumlar
tarihini değerlendirmesinde, özel bîr önem verdiği savunma mekanizmalanndandır.
Freud’un bütün uygarlıktan, sanatı, bilimi hatta dini insanın içgüdülerinin
yüceltilmiş ifadeleri olarak görmesi, psikanalizin en çok karşı çıkılan
noktalarından birisi ol­muştur.seçim sistemler!

Yöneticilerin seçimle
belirlendiği de­mokratik toplumlarda, seçimle ilgili her türlü yasal ve geleneksel
düzenlemelerin ortaya koyduğu bütün. Tarihin her döne­minde bütün toplumlarda
yöneticilerin be­lirlenmesi işi farklı yollarla gerçekleşmiş ve toplumlar için
bu iş en önemli siyasal faali­yet alam olmuştur. Antik çağdaki bazı site
devletlerinde görülen doğrudan demokra­silerde vatandaşların bütünü, siyasal
karar­ların alınmasında site meclislerine katıldı­ğından özel bir yönetici
kardosunu seçmeye gerek kalmıyordu. İdareci ve yargıçların se­çimi ise kura
yöntemi ile yapılıyordu. Top­lumların tarih içerisinde gösterdikleri de­ğişmenin
farklı dönemlerinde, yönetilen çoğunluku yönetecek yönetici kadroların seçimi
farklı yöntemlerle gerçekleştiril­miştir. Yöneticilerin seçimde fizikî-askerî
güçle, din adamlarının teokratik monarşi­lerde iktidarı ele almaları dinsel
geleneksel güçle, monarklann monarşilerde ve aris­tokrasilerde yönetici
olmaları geleneklerle, kooptasyon yöntemiyle ve kralın veliaht ataması gibi
farklı yöntemlerle olmuştur.

Yöneticilerin halk
tarafından seçimle belirlenmesi yönteminin gelişmesi Fransız îhtilali’nden
sonra “burjuvazi”nîn İktidarı ele alması ve egemenliğin halka ait
olduğu tezinin yaygınlaşmasıyla olmuştur. XIX. yüzyıldan önce bazı toplumlarda
yönetici­lerin seçimle belirlendiği görülmüşse de bu, devamlılık arzetmediği
için çok önemli ol­mamıştır. Hz. Muhammed’ten sonra onun yerine halife olan Hz,
Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in iktidara gelmeleri, bir tür seçimle gerçekleşmiştir.
Ne var ki, bu uygulama kurumlaşmamış ve kısa zaman sonra son bulmuştur.

Halk egemenliğinin
benimsenmesiyle, halkın temsilcileri yoluyla egemenliği kul­lanabileceği
anlayışı yaygınlaşmış ve tem­silcilerin (yöneticiler) seçimi meselesi orta­ya
çıkmıştır. Temsilî sistemlerin gelişme­siyle vatandaşların oy verme hakları
önem kazanmıştır. Belli yaşa gelmiş ve bazı temel nitelikleri haiz olan
herkesin yöneticileri seçme hakına sahip olduğu, “genel oy” hakkının
yaygınlaşmasına kadar yönetici­leri seçme hakkı bazı sosyal, ekonomik ve fiziki
niteliklere bağlanmış “kısıtlı oy” sis­temi uzun zaman
uygulanmamıştır. Devlete belli miktarda vergi vermiş olmak, belli sı­nıftan-gruptan
olmak, belli bir eğitim ve öğretim düzeyini geçmiş bulunmak, erkek olmak, beyaz
ırka mensup olmak vb. ayrıca nitelikler yöneticilerin seçiminde oy kulla­nacak
kişilerin belirlenmesi için önemli ol­muştur.

Sosyalist yönetimlerin
örgütlenmeleri ve kurumlaşmaları seçime farklı bir boyut ve yorum getirmiş ve
temsili demokrasiler­deki seçim biçimleri eleştirilmiştir. Ne var ki, sosyalist
sistemlerdeki seçim, temsili demokrasilerdeki seviyeye bile erişmemiş, sadece
bir “plebisit” niteliği iaşımışür.

Seçim sistemleri,
yönetilenlerin yöneti­cileri nasıl seçeceklerini düzenleyen kural­lar, seçimle
ilgili kurumlar ve teknikler bü­tünü olarak tanımlanabilir. Diğer alanlarda
olduğu gibi, seçim sistemleri de toplumsal-siyasal yapılara göre farklı
biçimler almış­tır.

Öncelikle seçim
sistemlerini tek dereceli ve çift dereceli olmak üzere ikiye ayırmak gerekir.
Temsili demokrasilerin ekseriye­tinde uygulanan tek dereceli seçimlerde,

yönetilenler doğrudan
yöneticileri seçme imkanına sahiptirler. Yönetilenler oy kulla­nırlarken
yönetici adayları arasında tercih yapma ve doğrudan adaya veya partiye oy
vermeye çalışmaktadırlar. Çift dereceli se­çim sisteminde ise yönetilenler,
yöneticileri seçecek olan delegeleri seçmekte ve seçilen bu delegeler ikinci
derecede yöneticileri seçmektedirler. Tek dereceli seçimde do­laysız
(doğrudan), çift dereceli seçimde do­laylı oylama söz konusu olmakladır.

Esas itibariyle seçim
sistemleri iki temel gruba ayrılır: Çoğunluk sistemi ve nisbî temsil sistemi.

 

Çoğunluk
sistemi:

 

Yönetilenlerden, bir
seçim bölgesinde en fazla oy alanın yöneti­ci seçildiği sistemdir. Uygulamada
farklı şekiller gösterir. Tek isim yönteminde, sa­dece bir temsilcinin
seçileceği bir seçim bölgesinde en fazla oy alan, yönetici seçile­cektir. Liste
yönteminde ise birden çok temsilcinin yönetici seçileceği bir seçim çevresinde,
en fazla oy alan liste (parti) se­çimi kazanmaktadır. Tek isim yönteminde aday,
liste yönteminde parti oylanmaktadır. Bir seçim bölgesinden sadece bir temsilci­nin
seçildiği çoğunluk sistemine dar bölge çoğunluk sistemi, birden çok temsilcinin
seçilebildiği çoğunluk sistemine de geniş bölge çoğunluk sistemi adı
verilmektedir.

Çoğunluk sistemi üç
farklı biçimde uy­gulama imkanı bulmaktadır. Biri, oylanan aday veya listenin,
geçerli oyların yansın­dan bir fazlasını alması şeklindeki mutlak çoğunluk, tek
isim veya liste yöntemidir. Bu yöntemin cari olduğu seçim sistemlerin­de
adaylar, genellikle birinci turda oyların mutlak çoğunluğunu toplayamadıkların­dan
ikinci tura geçilmektedir. İkinci yön­tem, aday veya listenin oyların nisbî
çoğunluğunu alması yöntemidir. Bu yöntemin uy­gulandığı seçim sistemlerinde
birinci turda seçim sonuçlanmaktadır. Bu bakımdan bu­nun uygulanması kolay ve
masrafı azdır. Üçüncü yöntem, tercihli oy yöntemi olup seçmenlerin, seçime
katılan adaylar arasın­da bir tercih yaparak o seçim bölgesinden çıkacak
temsilci kadar adı işaretlemeleri seklinde uygulanmaktadır. Okuma ve yaz­manın
düşük olduğu toplumlarda bu yönte­mi uygulamak çok zor olmaktadır.

 

Nisbî temsil
sistemi:

 

Seçime katılan
partilerin, yönetilenlerden aldıkları oy ora­nında temsilci çıkarmalarına imkan
veren bir sistem olduğundan çoğunluk sistemine karşılık adalet ilkesini öne
çıkartmaktadır. Nisbî temsil, ancak liste yöntemiyle uygu­lanabilir.
Dolayısıyla tek temsilcinin seçile­ceği dar bölge sistemi uygulanamadığın­dan,
birkaç temsilcinin seçileceği geniş bölge sisteminin uygulanması zorunludur.
Geniş seçim çevresinde birkaç temsilci se­çileceğinden, adayların partilerin
listeleri­ne girmeleri gerekmektedir. Listelere giren yönetici adaylarının,
partilerin aldıkları oy­lara göre seçimi kazanmaları farklı yöntem­lerle tayin
edilmektedir. Seçim çevresi bö­lüm sayı yönteminde, bir seçim çevresinde alınan
geçerli oylar seçilecek temsilci sayı­sına bölünerek elde edilen sayının,
partile­rin aldıkları oy miktarlarında kaç defa oldu­ğuna bakılmakta ve o sayı
kadar temsilci çı­karabilmektedirler. Değişmez teksayı yön­teminde ise, ülke
düzeyinde seçilecek tem­silci sayısına seçme sayısının bölünmesi ile elde
edilen sayı, değişmez sayı olmakta ve seçim bölgelerinde alınan oyların bu
sayıya bölünmesi ile seçilen temsilciler belirlen­mektedir. Millî bölüm sayısı
yönteminde de, ülke çapında kullanılan geçerli oylar,

temsilci sayısına
bölünerek elde edilmekte olan sayıya, seçim bölgesinde alınan oyla­rın
bölünmesiyle seçilen temsilciler tayin edilmektedir.

Yapılan işlemler
sonunda arta kalan oy­ların değerlendirilmesi için tam olarak uy­gulanan nisbî
temsil veya yakışurmalı nisbî temsil sistemleri uygulanır. Yakıştırtnah nisbî
temsilin uygulanması durumunda en yüksek artık yöntemi, en yüksek ortalama
yöntemi veya d’Hondt yöntemlerinden biri­nin uygulanması tercih edilir.

Nisbî temsil
sisteminde adaylar partile­rin listelerinden seçime katıldık lan ndan
sandalyelerin listeler içinde dağılımı için de farklı yöntemler
uygulanmaktadır. Bloke liste yönteminde, partiler tarafından düzen­lenen
listeler üzerinde seçmenlerin müda­halesi söz konusu olmamaktadır. Karma liste
yönteminde ise seçmenler, adayları tercihlerine göre sıralamaktadırlar.
Tercihli oy yönteminde de partilerin kendi tercihle­rine göre sıraya koyduktan
adaylardan bir ikisi hakkında seçmenler tercih yapabil­mektedirler.

Seçim sistemlerinin
ülkenin parti ve si­yasal sistemi üzerinde önemli bir etkisi bu­lunduğu
gözlenmektedir. Tek turlu çoğun­luk sistemi iki partili sisteme, çift turlu ço­ğunluk
sistemi ittifaklarla yumuşatılmış çok partililiğe, nisbî temsil sistemi de sert
ve bağımsız çok partili sisteme yol açmak­tadır. Çoğunluk sisteminde, bir parti
her ha­lükarda parlamentoda çoğunluğu ele geçir­diğinden İstikrarlı
hükümetlerin kurulması, iktidar partisinin programını uygulaması­nın kolay
oylamanın basit, halkla temsilci­ler arasındaki ilişkilerin sıkı ve yakın olma­sı
ve parti etkisinin nisbeten sınırlı olması olumlu yanlan ise de partilerin
aldıktan oyla parlamentoda kazandıkları temsilci sayı­sındaki oransızlık ve
yeni partilerin kurul­masını zorlaştırması eleştirilen Özellikler olmaktadır.
Buna karşılık nisbî temsil siste­minin küçük partilere temsil imkanı verme­si,
adil olması, dürüst ve oylamaya İmkan tanıması olumlu yanlan olarak görülürken,
parlamentoda genellikle tek bir partinin ço­ğunluğu sağlayamaması, hükümetlerin
ko­alisyonlar yoluyla kurulması zorunluluğu­nun bulunması, partilerin
programlarını tam olarak uygulama imkanı bulamamaları ve siyasal
istikrarsızlığa yol açması olum­suz Özellikleri olarak dikkat çekmektedir.
Tükiye’de 1960 öncesinde çoğunluk sis­temi, bu tarihten sonra ise nisbî temsil
siste­mi uygulanmışür.1980 öncesindeki siyasal istikrarsızlıklarda TBMM’de
temsil edilen partilerin hiçbirinin çoğunluğa sahip olma­maları ve hükümetlerin
koalisyonlarla ku­rulmaya çalışılmasının önemli payı olduğu­na inanan 12 Eylül
kadrosunun kanun ko­yucuları, TBMM’de küçük partilerin temsi­lini önlemek,
Meclis’te bir partinin çoğun­luğu ele geçirmesine imkan vermek için ulusal ve
yerel düzeyde % 10 baraj 11 bir nisbî temsil sistemini yürürlüğe koymuşlar­dır.
Barajü nisbi temsil sistemiyle yapılan 1987 seçimlerinde TBMM’de ancak üç par­ti
temsil edilebilmiş ve alınan oylarla Mec­lis’te sahip olunan sandalye sayısı
arasında ciddi oransızlıklar ortaya çıkmıştır. Sistemi kuran siyasal irade,
siyasal istikrar uğruna birtakım toplum sal-siyasal gerçekleri gör-memezlikten
gelmiştir. İstikrar her şeyin Önüne çıkarılmıştır.

Davut DURSUN

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here