SAPIKLIK (DALÂLET)

190

 

SAPIKLIK (DALÂLET)

 

Kelime anlamı yolunu
kaybetmek, yol­dan çıkmak, gaflete düşmek, aradığı halde aradığı nesneyi
bulamamak olan dalalet-sa-pıklık terimi, bilerek veye bilmeyerek Al­lah’ın
gidilmesini istediği doğru yoldan sapmak demektir. Diğer bir ifade ile Al­lah’ın
gösterdiği yoldan sapıp şeytanın adımlarına ayak uydurma demektir. S. Şerif Cürcanî,
Ta’rifat’ta istenilen şeye ulaşama­ma ve istenilen şeye ulaştırmayan yola gir­me
anlamlarına geldiğini söylemiştir.

Dalâletin ilk
özelliği, dalalet içinde bu­lunan, sapmış olan kimselerin kendilerini doğru
yolda görmeleri, Allah’ı bırakıp, şey­tanları dost edinerek sapıtmış olmalarına
karşın, kendilerini doğru yol üzerinde san­malarıdır. Allah’ın dilediğini
hidayete, dile­diğini dalâlete ulaştıracağı gerçeğinin yanı başındaki ikinci
bir gerçek de, dalâletin; da­lalete düşmüş olanlarca doğruluk yerine be­nimsenmiş
ve seçilmiş olmasıdır. Kur’an; sapma noktalarından bir bölümünü şöyle anar:
Temiz ve helal olanların dışındakileri yemek, kötülük ve hayasızlık yapmak, bil­mediği
şeyleri söylemek, “gerçeğe uyun, Allah’ın yoluna gelin” denildiğinde,
“biz atalarımıza uyarız” karşılığını vererek doğ­ruya sut dönmek,
Yüce Allah’ın kitabından bir şeyi gizleyip de bunu az bir değere de­ğiştirmek…
Durumları ise, çağırıp bağırır­ken, başkasını duymayan kimselere benze­tilir ve
kendilerinin sağır, dilsiz ve kör oldu­ğu ifade edilir. (Bakara, 168’den
176″ya ka­dar).

Sakınanları hidayete
ulaştırmak üzere gönderilmiş bulunan ve doğruluğunda şüp­he olmayan Kur’an-ı
Kerim, hidayete iliş­kin belirlemelerden sonra, Bakara Sure-si’nin 6. ayetinden
itibaren de, dalalet içinde bulunanları ve dalalet kavramını tanımlar. Bunları
şöylece sıralayabiliriz: Gaybı, Ki­tabı, Ahireti inkâr.. Uyanlıp uyanlmamala-n
arasında bir fark yoktur, çünkü kalbleri ve kulakları mühürlü, gözleri
perdelidir, inan­mamalarına karşın, inananlar yanında “inandık” deyip
insanları aldatmaya kalkış­malarından ötürü, gerçekten aldanış içinde­dirler.
Bu, kal hicrinin hasla olmasından ile­ri gelen bir durum ve Yüce Allah da
onların kalblerindeki hastalıklarını arttırmakta.. Yalanları dolayısıyla azabı
hak etmişler­dir.. Kendilerine “bozgunculuk yapmayın” denildiğinde,
“biz bozguncu değil, ıslah edicileriz” derler.. Oysa, asıl bozguncu
ken­dileridir ama, farkında değillerdir. İnanma­ya çağrıldıklarında cevaplan:
“Beyinsizler gibi mi inanalım?” olur. Oysa, asıl beyinsiz
kendileridir, inananların yanında “inandık” deyişlerinin ardından
inkarcıların yanında “biz, sizinleyiz, onlarla alay ediyoruz” de­meleri..
Gerçekte Allah onlarla alay etmek­tedir ve bu yüzden de taşkınlıkları içinde
bocalayıp durmaktadırlar.. Bunlar, hidayet yerine dalaleti alanlardır ve bu
alışverişleri de kendilerine kâr getirmemiştir, doğru yo­lu bulamamışlardır. Bu
durumlarıyla aydın­lanmak üzere ateş yakan bir kimse gibidir­ler; ama ateş
yakmalarına karşın Yüce Al-

lah nurlarını alarak
kendilerini görmez et­miştir. Bu yüzden de sağırdırlar, dilsizdir­ler,
kördürler ve yolu bulamazlar. (Bkz; Ba­kara 6dan 18’e kadar)

Yüce Allah’ın,
dilediğini hidayete, dile­diğini dalalete ulaştıracağı gerçeği, kelam
biliminde, insanların fiilleri çerçevesi için­de, şekavet ve saadetle birlikte
uzun boylu incelenmiş; çeşitli görüşler öne sürülmüş ve tartışmalar
yapılmıştır. Konu, kader, isti-taal/güç yetirme, yaratma, irade ve cüzi ira­de
ile içice ve karmaşık bir ayrıntıya sahip­tir.

Zübeyir YETİK Bk.
Hidayet