SAÎD BİN CÜBEYR KİMDİR? HAYATI VE ESERLERİ

İbn-i Hişâm el-Kûfî el-Esedî, Tâbiîn’in en meşhurlarındandır. Künyesi, “Ebû Muhammed” veya “Ebû Abdillâh”dır. Aslen Habeşîdir. Takriben H. 46 târihinde doğmuş, H. 95 senesinde şehîd olarak vefat etmiştir. Kabri Vâsit şehri hâricinde bir ziyâretgâhdır.

Saîd b. Cübeyr büyük bir imam; yüksek bir âlimdir. Yüce kadrini, celâlet-i şânını, zühd ü takvasını herkes tasdik etmektedir. Hazık, nâkıd, mütebassir bir zât idi. Bu cihetle kendisine Cehbezü’l-ülemâ denilmiştir.

Süfyân-ı Sevrî demiştir ki: “Tefsîr ilmini dört kişiden alınız. Saîd İbn-i Cübeyr, Mücâhid,  İkrime ve Dahhâk.”

Katâde de diyor ki : “Tâbiîn’in en âlimi dört zâttır: Menâsik’de, Atâ’ İbn-i Ebî Rebâh; Tefsîr’de, Saîd b. Cübeyr; Siyer’de, İkrime; Mevıze, Helâl ve Haram’da da, Hasan-ı Basrî.”

Saîd b. Cübeyr, Kur’ân-ı Kerîm’i İbn-i Abbâs’dan teallüm etmiş, Tefsîr’e, Hadîs’e müteallik ma’lûmâtı yine İbn-i Abbâs ile, İbn-i Ömer, Abdu’llâh b. Câbir, Abdu’llâh b. ez-Zübeyr’den ve sair birçok Sahâbe-i Güzin’den ahzeylemiştir. Kendisinden de birçok kimseler müstefîd olmuş, Zührı ile şâir bir hayli Tabiîn rivâyetde bulunmuşlardır.

Abdü’l-Melik İbn-i Mervân’ın talebi üzerine Saîd b. Cübeyr’in yazdığı Tefsîr’i Atâ’ b. Dînâr nakletmiştir. Bu tarîk ile vârid olan tefsîr’in yazıla­bileceği ve ihticâca sâlih bulunduğu Itkan’da beyân olunuyor.

Dahhâk’in İbn-i Abbâs’dan olan rivayeti, Saîd b. Cübeyr vasıtasıyla ol­duğunu   Şu’be  hikâye etmiştir.

Abd b. Humeyd ile İbn-i Cerîr dahi Tefsîr’e dâir İbn-i Cübeyr’den bir hayli şey nakletmişlerdir. Ez-cümle diyorlar ki: Saîd b. Cübeyr,[3]

Ayet-i celilesini tefsir et­miştir. Yâni, mağfirete mazhariyyet için Hak Teâlâ’ya itaatte bulunmak lâ­zımdır.

Velhâsıl, İbn-i Cübeyr her veçhile mükemmel bir şahsiyyettir. Hayfâki bu ilm ü irfan timsâli, bu fazilet ve kemâl âbidesi, Haccâc’ın zulmüne kurban gitmiş, beşeriyyet târihinin hûnîn sahîfelerinde ebedî bir leke bırakmıştır. İmâm-ı Ahmed b. Hanbel, bu hâdiseyi teessüfle yâd ederek demişdir ki: “Haccâc, Şaîd b. Cübeyr’i şehîd etti. Öyle bir zâtı ki, yeryüzündekilerîn hep­si de ona, onun ilmine muhtâc idi.”[4]

 

Hâdise-i  Şehâdeti:

 

Haccâc, Abdu’r-Rahmân b. Muhammed b. el-Eş’âs’ı kırk bin kişi ile Tür­kistan taraflarına gönderdiği zaman, Saîd b. Cübeyr’i de maiyyetine vermiş, ordunun iaşesine me’mûr etmişti.

Îbnü’l-Eş’as, gördüğü lüzum üzerine Haccâc’dan emir almaksızın Türkis­tan’dan avdet etmeye başladığı için i’dâm ile tehdîd edilmiş, o da hayâtını müdâfaa için Haccâc’a karşı cephe almıştı. Bidâyeten İbn-i Eş’as, Haccâc’a galebe çalarak Basra taraflarını elde etmiş ise de muahharen (Deyrü’1-Cemâcîm) de cereyan eden bir çarpışma neticesinde İbn-i Eş’as, mağlûb olub Türkistan taraflarına kaçmış, kendisine tarafdar görülenlerin bir kısmı i’dâm edilmiş, bir kısmı da öteye beriye dağılmıştı.

İşte Saîd b. Cübeyr de bu esnada İsfahan’a çıkıp gitmişti. Derdest edil­mesi için Isfahan valisine Haccâc tarafından bir emir verilince vali, İsfa­han’dan ayrılmasını Saîd’e mahremâne bir surette ihtar etti. Saîd de Azerbaycan’a çıkıb gitti. Fakat orada da rahat edemediğinden Mekke-i Mükerreme’ye gidib orada mütenekkirâne bir halde yaşadı. Mekke’de kendisi gibi birtakım mülteciler daha var idi. Ömer b.’Abdi’1-Azîz vali bulunduğundan bu bî-günâh zâtları himaye ediyor ve Haccâc’ın zulmünden Halîfe Velîd’e şi­kâyette bulunuyordu. Haccâc keyfiyetten haberdâr olunca Velid’i bir takrîb ile idlâl ederek Ömer b. el-Azîz’i Mekke’den uzaklaştırdı. Yerine Hâlid b. Abdi’llâh el-Kasrî vali olmuştu.

Bu yeni valinin fena bir adam olduğundan bahisle Mekke-i Mükerreme’den uzaklaşmasını Saîd b. Cübeyr’e tavsiye edenler bulundu. Fakat Saîd bu tavsiyeyi kabul etmedi. “Vallahi ben şimdiye kadar firar edib durdum. Artık Allahu Teâlâ’dan haya ediyorum. Mukadder ne ise yerini bulacak.” di­yordu.

Filhakika, Irak mültecilerinin Haccâc’a gönderilmesi için Velîd’den emir almış olan yeni vali, Sâid b. Cübeyr’i, Mucâhid’i, Talha b. Hubeyb’i tutup Haccâc’a gönderdi. Talha yolda ölmüş, Mücâhid de Haccâc’ın vefatına kadar mahbus kalmıştı. Saîd’e gelince : Kûfe’ye götürülerek evvelâ hanesinde bı­rakılmış olduğundan, Küfe âlimleri ziyaretine koşmuşlardı. Ayaklarına de­mir zincir vurulmuş olan Saîd, zâirlerine mütebessimâne bir halde hadîs rivayet ediyordu. Fakat kucağına sokulan kızcağızı, bu zincirleri görünce ağ­lamaya başlamıştı. Nihayet Saîd’i götürüp Haccâc’ın huzuruna çıkardılar. -Haccâc’ın bu esnada, Vâsıt’da bulunduğu ve hâdisenin orada cereyan etti­ği anlaşılıyor.-

Saîd b. Cübeyr, Haccâc’m huzuruna çıkarken,[5] âyet-i kerîmesini okumuştu.

Haccâc, bu muhterem zâtı görünce Hâlid’i kasd ederek : “Allah şu nasrânîyye dölüne lâ’net etsin. Bu zâtı tutup bana göndermiş ise de ben bunun ulûvv-i  kadrini  bilmez miyim?” diye  kendi kendine söylendi. Sonra Saîd’e

tevcîh-i hıtâb etmekle aralarında şöyle bir muhavere başladı, Haccâc :

-Yâ Saîd! Ben seni kendi imametime ortak kılmadım mı? Ben sana şöyle yapmadım mı? Ben seni istihdam etmedim mi? Saîd :

-Evet., ettin. Haccâc  :

-O halde sen neden bana karşı isyan ettin? Saîd :

-Ben Müslümanlardan kâh hatâ ve kâh isabet eder bir ferdim; baş­ka birşey değilim.

Bu sırada Haccâc’ın hiddeti biraz sükûnet bulmuş, hatırı hoş olmaya başlamış gibi idi. Tekrar isticvaba başlayarak :

-Neden İbn-i Eş’as’a tarafdarlık ettin? dedi. Saîd de :

-Ben ona verdiğim bir ahidden dolayı böyle hareket ettim, diye cevap verdi.

Artık Haccâc pek hiddetlenmişti. Şu veçhile istintaka devam etti :

-Yâ Saîd! Ben Mekke’ye gelib de İbnü’l-Zübeyr’i öldürdüğüm zaman, Emîrü’l-Mü’minîn Abdü’l-Melik nâmına senden ve Mekkelilerden ahid almış değil mi idim? Saîd :

-Evet., almıştın. Haccâc  :

-Sonra ben Kûfe’ye Vali oldum. Mubayaayı yeniledim. Sen de o zaman

Emîrü’1-Mü’minin nâmına tekrar bîat etmiş değil mi idin? Sâîd :

—  Evet, etmiştim. Haccâc  :

—   O halde neden Emîrü’l-Mü’minîn nâmına yaptığın  iki ahdi unuttun da bir çulhacı oğlu çulhacıya verdiğin bir ahdi yerine getirmek istedin. Se­nin adın nedir? Saîd :

—  Benim adım Saîd b. Cübeyr’dir. Haccâc :

—  Hayır.. Öyle değil; Şaki b. Küseyr’dir. Saıd :

—  Babam benim adımı senden daha iyi bilir. Haccâc :

—  Sen de, baban da şakidir. Saîd  :

—  Gaybı ancak senden başkası bilir. Haccâc :

—  Ben senin dünyânı cehennem ateşine döndüreceğim. Saîd :

—  Ben senin elinde böyle bir kudret olduğunu bilse idim, senden başka­sını îlâh ittihâz etmezdim. Haccâc :

—  Halîfeler hakkında fikrin nedir? Saîd :

—  Ben onların vekili değilim. Haccâc :

—  Ben seni öldüreceğim; ne suretle öldürülmeni sen ihtiyar et. Saîd :

—  Yok, şakî herif! Sen kendin için istediğin ölümü ihtiyar et. Allah hak­kı için bugün sen beni nasıl öldürür isen yarın ben de âhiretde seni o veç­hile öldüreceğim.

Saîd b. Cübeyr, Haccâc’ın işaretiyle öldürülmek üzere hârice çıkarılır­ken gülümsedi. Bunu gören Haccâc, Saîd’i tekrar döndürerek, gülümseme­sinin sebebini sordu. Saîd de:

“Ben senin Cenâb-ı Hakk’a karşı olan cür’etinden, Hak Teâlâ’nın da hilm ü sabrından dolayı teaccüb ederek gülümsedim.” dedi ve aralarında yine şöyle bir muhavere cereyan etti. Haccâc  :

—  Hayır, ben seni öldüreceğim. Saîd :

—  O halde validem ismimde isabet etmiş. Şehîd olursam saîd olurum.

Haccâc :

Alî ile Osman hakkında ne dersin? Bunlar Cennette midirler, yoksa Ce­hennemde mi? Saîd  ;

—Ben Cennet ile Cehennem’i gidib görmedim. Eğer onları gezib dolaş­mış olsa idim hallerine vâkıf olarak sana cevap verebilirdim. Haccâc :

—  Abdü’l-Melik hakkında ne dersin? Saîd :

—  Ona dâir bana nasıl suâl îrâd edebilirsin ki, onun seyyiâtı cümlesin­den biri de sen değil misin?

Artık cellâda emir verilmişti. Saîd b. Cübeyr, yüzünü Kıble’ye tevcih ederek,[6] âyet-i celîlesini okudu. Yüzünü Kıble’den çevirdiler.[7]Nazm-ı Münîfini okumaya başladı. Haccâc : “Bire vurun.” diye haykırınca Saîd[8] âyet-i kerîmesini tilâvet etti ve Yâ Rabbî!  Kanımı Haccâc’a halâl kılma ve anı benden sonra yaşatma.” diye inkisarda bulundu. Ve Haccâc’a hitaben:  “Ar­tık sen de felah bulamayacaksın.” dedi. Haccâc  :

“Sen mi? Ben senden daha nice faziletli kimseleri öldürdüm.” diye söy­lendi. Saîd de şöyle mukaabelede bulundu:

“Evet.,  öldürdün.  Onlar âhirete daha  ziyâde râğıb  bulunuyorlardı.  Ben ise  henüz yaşamak  arzusundayım.”

Nihayet o nezîh vücûd, cellâdın bîrahîmâne darbesiyle ruhunu Hakk’a teslim etmiş, mübarek başı göğdesinden ayrılırken üç defa Kelime-i Tevhîd’i okumuştu.

Mazlum şehidin duası müstecâb olmuş, Haccâc da artık huzurdan mah­rum kalmıştı. Geceleri gözüne uyku girmiyordu. Uyur uyumaz Saîd zuhur eder, yakasına sarılır : “Ey Allah’ın düşmanı!. Ne için beni öldürdün?..” diye sorar, Haccâc da heyecanlar içerisinde uyanarak, “Benim Saîd’le hâ­lim ne olacak?” derdi. Aradan çok bir müddet geçmeden Haccâc da lâyık olduğu cezaya kavuşmak için âhiret âlemine gitmiş, Saîd b. Cübeyr’den sonra, başka birini öldürmeye vakit bulamamıştı.

Saîd’in şehâdetiyle İslâm âlemi büyük bir müfessirini, yüksek bir muhaddisini, fakîhini, pek seciyeli, faziletli bir bahadırını kayb etmiş oldu. Rahmetu’llâhi  aleyh.

Me’hazlar : Umdetü’l-Kaarî, Dürrü’l-Mensûr, Takrîbü’t-Takrîb, Takri-bü’t-Tehzîb, Târîh-i  İbni  Esîr, Târihi  İbn-i Şıhne,  Mes’ûdî.[9]

KAYNAK: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi