Sadri Maksudi Arsal Kimdir, Hayatı, Eserleri

26

Sadri Maksudi Arsal, (1880-1957) Kazan Türkleri arasında yetişen tanınmış siyaset ve ilim adamı.

Rusya’da Kazan civarında Taşsu kö­yünde doğdu. Köyün imamı Nizâmeddin Maksudi’nin oğludur. İlk tahsiline Ka­zan’da Allâmiye Medresesi’nde başladı. Burada Arapça ve din ilimleri öğrendi. 1895’te Kırım’a giderek ağabeyi Ahmed Hadi Maksudi’nin öğretmenlik yaptığı Bahçesaray Zincirli Medresesi’nde Rus­ça öğrendi. Orada Gaspıralı İsmail Bey’le tanıştı, daha sonra Rus Öğretmen Okulu’na kaydoldu. Bu okulda Ayaz İshâkî ile yakın arkadaşlık kurdu. Öğ­retmen okulundan mezun olduktan son­ra yüksek tahsil için Paris’e gitti. Hu­kuk Fakültesi’ne yazıldı; burada Yusuf Akçura ve Yahya Kemal’le tanıştı. 1906 yılında bu okulu bitirdi. Paris’te Hukuk Fakültesi’ne devam ederken Edebiyat Fakültesi, College de France gibi yerler­de tarih ve sosyoloji dersleriyle bazı kon­feransları takip etti. Paris’ten Rusya’ya dörtdüğü sıralarda ilk ihtilâl yapılmış, Rus çarı meşrutî bir idare kur­maya mecbur kalmıştı. İlk defa topla­nan duma kısa bir süre son­ra dağıldığından, Sadri Maksudi Kazan’dan temsilcisi olarak bulunduğu ikinci ve üçüncü dumalarda müslüman millet­vekillerinin tabii lideri durumuna geçti. Bu görevi sırasında faal bir şekilde çalı­şarak Rusya Türkleri’nin çeşitli mesele­lerini meclis kürsüsünde dile getirdi.

Sadri Maksudi’nin dumalardaki faali­yetleri bilhassa Ruslaştırma aleyhinde ve millî kültürün korunması yönündey­di. Zira Türk-Rus kültür mücadelesinin temelini, çeşitli yollara başvurularak Türkler’e ana dillerini unutturmak ve onları mümkün olduğu kadar süratle Ruslaştırmak teşkil etmekte idi. Rus si­yasî cereyanlarından tamamıyla haber­dar olan Arsal, mücadele metodunu bu­na göre ayarlayarak hareket etmek gi­bi bir kabiliyete sahip olduğundan ba­şarılı olmuştur.

1917 Rus İhtilâli’nden sonra Kazan yöresinde kurulan muhtar Türk devle­tinde hem Millet Meclisi başkanı, hem Millî İdare Başkanı seçildi. Böylece İdil-Ural Devleti’nin ilk cumhurbaşkanı oldu. Bolşevizm’in Rusya’daki hâkimiyeti üze­rine Finlandiya’ya geçip oradan Paris’e gitti. Sorbonne’a bağlı bir enstitüde aka­demik faaliyetlerine devam etti. I. Dün­ya Savaşı sonundaki ortamda her fır­satta Türkler’in haklarının korunmasına çalıştı. Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı Slav Kavimleri Araştırma Enstitüsû’nün serbest dersleri olarak Türk-Tatar ka­vimleriyle Orta Asya tarihi okuttu. Bu dersler yanında Journal Asiatique’te bazı yazılar yazdı ve ilmî faaliyetlerde bulundu. Bir süre sonra Maarif Vekili Hamdullah Suphi tarafından Türkiye’ye davet edildi. Önce Te­lif ve Tercüme Heyeti üyeliğine, sonra yeni açılan Ankara Adliye Hukuk Mektebi’ne profesör tayin edildi. Aynı za­manda Türk Ocakları Hars Heyeti üyesi idi. Adliye Hukuk Mektebi daha sonra Hukuk Fakültesi olunca uzun yıllar bu­rada umumi hukuk tarihi. Türk hukuk tarihi ve hukuk felsefesi dersleri okut­tu. Türk Ocakları’nın 1930 yılı kurultayında yalnız tarihle uğraşacak bir tarih encümeni veya tarih akademisi kurul­ması gereği hakkındaki bir konuşması üzerine. Afet İnan’ın bu görüşü desteklemesiyle bugünkü Türk Tarih Kurumu’nun temeli atılmış oldu.

1930-1934’te Şebinkarahisar, 1934-1938’de Giresun milletvekilliği yaptı. 1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih profesörlüğüne, 1941’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi hu­kuk tarihi ve felsefesi profesörlüğüne. 1944’te de Ankara’dan naklen İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi hukuk ta­rihi ve felsefesi ordinaryüs profesörlü­ğüne getirildi. 1950’de Demokrat Parti’den Ankara milletvekili seçildi. 1954’ten sonra kendini tekrar ilmî çalışmala­ra verdi. 20 Şubat 1957’de İstanbul’da öldü.

Sadri Maksudi, hayatının bir kısmını Rusya’da oradaki Türkler’in millî mese­lelerini halletmek için siyasetle geçirdi­ği halde, aynı zamanda milletlerarası ilim âlemi ile de münasebetlerini sür­dürmüş ve adını daha çok tarih saha­sında duyurmuştur. Tarihe karşı yakın ilgisi Paris’teki öğrencilik yıllarında baş­larsa da kendini tamamen bu sahadaki araştırmalara vermesi 1920’den sonra­dır. Bir hukuk profesörü olmasına rağ­men Türk tarihi üzerindeki bilgisi ve araştırmaları bu sahanın mütehassısla­rı kadar derindir. Türk tarihinin muha­rebeler tarihi olarak değil sosyolojik açı­dan incelenmesi gerektiğini savunmuş­tur.