Robert Walser – Tanner Kardeşler

Robert Walser – Tanner Kardeşler

Robert
Walser’den çok şey okunabilir, ne var ki onun hakkında okunabilecek hiçbir şey
yoktur.

Robert
Walser’de her şeyden önce hiç alışılmadık, tarifi güç bir aldırmazlık dikkat
çeker. Nihayetinde bu önemsizliğin ağırlık, dağınıklığınsa dayanıklılık olduğu
Walser’in çalışmalarına ancak dikkatle bakıldığında anlaşılır. (s. 9)

Walser’in
çalışmaları aldırmazlığın bütün biçimlerini barındırır. O halde şunu da
ekleyelim: tek bir istisnayla. Bu da, başka hiçbir şeye değil de içeriğe önem
veren en yaygın aldırışsızlıktır. Walser için çalışmanın “nasıl”ı o denli önem
taşır ki, söyleyeceği her şey yazma ediminin anlamı karşısında büsbütün geri
çekilir. Söyleyeceklerinin daha yazarken tükendiği söylenebilir.

Daha kalemi
eline alır almaz Walser ümitsizliğe kapılır. Her şey ona boşunaymış gibi gelir,
her cümlenin görevinin bir öncekini unutturmak olduğu bir kelimeler yığını
boşanır. Bir başyapıttaki “bu dar yoldan gelecek” monoloğunu düzyazıya
dökerken, o klasik “bu dar yoldan…” sözleriyle başlar; ancak Walser’in Tell’i
daha o anda ümitsizliğe kapılır, dengesini kaybetmiş, küçülmüş, kaybolmuş gibi
olur ve şöyle devam eder: “bu dar yoldan sanıyprum ki gelecek.” (s. 10/11)

Birinci
Bölüm

Bir sabah
genç, çocuksu bir adam bir kitapçıdan içeriye girdi ve…

“Kitapçı
olmak istiyorum,” dedi. (s. 15)

İnsanları
seviyorum.

(Kitapçı) “Sizin
hakkınızda delikanlı, uygun bir yerden bilgi alabilir miyim?

Kimden
bilgi edineceksiniz ve bunun ne gibi bir yararı olacak? (s. 16)

Şimdiye
kadar bulunduğum her yerden,

Kısa sürede
ayrıldım, çünkü zinde güçlerimi, dar ve boğucu yazıhanelerde köreltmek hoşuma
gitmiyordu, (s. 17)

“Bu genç
beye bir uğraş verin!”

Böylece
Simon kitapçı çırağı oldu. (s. 18)

Şu sekiz
gün içinde kitapçılık denilen işten nefret ettim, (s. 22)

İş Bulma
Kurumu’na başvurdu. (s. 24)

“Bir iş arıyorum”

Bizden daha
önce de defalarca iş sordunuz, ürkütücü bir süratle iş aradığınızı söyleyesi
geliyor insanın.

Tek bir
işte kalmaya zamanım yok. (s. 25)

Eğer
insanın sağlıklı eklemleri varsa ve başkaca da bir kaygı taşımıyorsa yürüyerek
yollara düşmenin ne zararı dokunur ki…

Bir
avukatın yanında geçici bir işimiz var, yaklaşık bir aylık bir iş. Size uyar
mı?

Tabii ki,
beyefendi. (s. 27)

Sabahları
sekizde işe giderken, tıpkı benim gibi sabahın sekizinde işe başlamak zorunda
olan herkesle aramda güzel bir akrabalık olduğunu hissediyorum. Şu modern hayat
koca bir kışla!

İnsan her
söyleyeceğini inceden inceye sınasaydı ne çok şey kaybolup giderdi.
(s. 28)

Sevmeye
değmeyecek insanlar seviliyor işte,

Yoksa değer
vermek istediği için mi seviyor insan? (s. 29)

Fakir
insanların genellikle atak, çarpan, sıcak kalpleri vardır; zenginlerinse soğuk,
geniş, ısıtılmış, kapitone ve perçinli kalpleri! (s. 30)

Simon
yeniden büyük ticaret şirketinde çalışmaya başlamıştı. (s. 38)

Bu işte
elli yıl boyunca çalışmış olmaktan ne geçiyor o zaman eline? (s. 40)

Peki şimdi,
yaşadığı söylenebilir mi onun? (s. 41)

…köprünün
üzerinde uzun adımlarla önü sıra yürüyen bir insan Simon’un dikkatini çekti.

“Kardeşim”
diye haykırarak yürüyen adamın boynuna atıldı.

Eve
birlikte girdiler.

Klara
Agappaia, Bu genç adamı gördüğü için çok büyük sevinç duymuş gibi görünmüyordu,

…gülümsemeye
çalıştı ama beceremedi. (s. 42)

Bir
ressamın gözü ne kadar hızlıysa eli de o kadar yavaş, o kadar hantal.

Geç kaldım.

Bankada “Bir
saat geciktiniz! Bir delikanlı bu duruma düşmemeli!” dendi Siman’a.

Peki, düşerse
n’olur?

Simon’un tavrı
müdüre bildirildi. Müdür bu genç adamı işten çıkarmaya karar verdi.

Bunun bir
son bulmasına çok memnum oldum. (s. 44)

“Delikanlı,
siz fazla sertsiniz,” dedi müdür. “Kendi geleceğinize zarar veriyorsunuz.”

“Ben bir
gelecek istemiyorum, şu âna sahip olmak istiyorum. Bu bana daha değerli
görünüyor ve eğer insanın bir şimdisi yoksa o zaman bir gelecek düşünmeyi zaten
unutur.” (s. 47)

…eğer kader
insana soytarı rolü biçmişse,

…insan
belki de bunun için seçilmişse, ciddi bir ifade takınmak neye yarar? (s. 71)

Sebastian
genç bir şairdi.

“Duyduğuma
göre, hayatınızın özünü yansıtacak bir şiir üzerinde çalışıyormuşsunuz. Daha
ortada yaşamış olduğunuz bir hayat yokken, anlatmayı nasıl düşünebiliyorsunuz?”
(s. 78)

Sen çoktan
yok olup gittiğinde, bir toz zerresi kadar bile kalmadığında yine sana ait
olacağım; çünkü bir armağan daima verildiği kişiden daha uzun yaşar, sahibini
yitirmenin yasını tutabilsin diye. Ben armağan olmak üzere doğdum, daima birine
ait oldum, eğer tek bir gün bile etrafta dolaşıp da kendimi sunabileceğim
birini bulamazsam rahatsız olurdum. (s. 82/83)

Bu evde çok
uzun kalamayacağız artık. Agappaia her şeyi kumara yatırdı ve kaybetti.

“Benim için
çok hoş bir durum. Ben de kendimi değiştirmeyi düşünüyordum zaten.” (s. 99)


Simon, yaklaşık olarak tırmanışın ortalarına doğru, yol ortasında karlara batmış yatan genç bir adam
gördü ansızın. Uyuyan adamı inceleyebileceği kadar aydınlıktı hâlâ orman. Bu adamı çam ormanının ortasında ve böylesine ıssız bir noktada uzanmaya ne itmiş olabilirdi? Adamın geniş şapkası yüzünü boydan boya örtmüştü, çoğunlukla sıcak, gölgesiz yaz mevsiminde, uzanan ve dinlenen insanların uyuyabilmek için kendilerini güneş ışığına karşı korumak üzere yaptıkları gibi. Kış ortasında, insanın burada, karın içinde rahatına bakmak için gerçekten de hiçbir heves duyamayacağı bir zamanda böyle yüzünü örtmek; bunda tekinsiz bir şeyler vardı. Adam hareketsiz yatıyordu ve hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı bile. Simon, adamın bacaklarını, ayakkabılarını, kıyafetlerini inceledi. Kıyafetleri açık mavi renkteydi, yazlık bir takım elbiseydi bu, çok ince ve lime lime bir takım.
Simon adamın şapkasını yüzünden çekti, yüz don muştu ve korkunç görünüyordu. Simon bu yüzü ansızın tanıdı, Sebastian’ın yüzüydü bu, kuşku yok, bunlar Sebastian’ın hatlarıydı, onun ağzıydı bu, onun sakalı, biraz genişçe, basık burnu, onun gözlerinin şekli, onun alnı ve onun saçlarıydı. Ve burada donmuştu, kuşku yok ve çoktandır yatıyor olmalıydı, burada, yolun kenarında. Karda ayak
izleri görülmüyordu, yani uzun süredir yatıyor olduğu düşünülebilirdi. Yüzü ve elleri çoktan katılaşmıştı ve kıyafetleri donmuş bedenine yapışmıştı. Sebastian, artık taşıyamadığı, büyük bir yorgunluk yüzünden buraya yığılmış olmalıydı. Çok güçlü olmamıştı hiçbir zaman. Daima iki büklüm yürürdü, sanki dik durmayı kaldıramıyormuş, sanki sırtını ve başını dik tutmak canını acıtıyormuş gibi. İnsan ona baktığında, hayatın ve onun soğuk beklentilerinin üstesinden gelemeyeceğini hissederdi. Simon bir çam ağacından çam dalları kesti ve vücudu bunlarla örttü, ancak önce ölünün ceket cebinden ucu çıkmış küçük, ince bir defteri çekip aldı. Şiirler içeren bir defter gibi görünüyordu bu, Simon harfleri ayırt edemiyordu artık. Bu arada gece tamamen bastırmıştı. Çamların arasındaki boşluklardan yıldızlar ışıldıyor ve ay ince, zarif bir
yay içinden bu sahneyi izliyordu. Simon kendi kendine, “Vaktim yok,” dedi usulca, “önümdeki şehre varmak için acele etmem gerek, yoksa bir şair ve hayalperest olan bu zavallı ölü herifin başında biraz daha uzun süre oyalanmaktan çekinmezdim. Ne asil bir tavırla seçmiş kendi mezarını. Karla kaplı, olağanüstü, yeşil çamların ortasında yatıyor. Bu durumu kimseye bildirmek istemiyorum. Tabiat kendi ölülerine göz kulak olur… (s. 120-122)

…ifade
takınmak gülünç bir şeydir ve en güzel hayalleri bile bozmaya yeter! (s. 133)

Taşranın en
yoksulu bile, şehrin daha az yoksulundan daha az kaygılı; çünkü orada her şey
insanın lafıyla ve işiyle ölçülüyor, buradaysa kaygı kaygılanmayı sessizce
sürdürüyor ve acı, diğer acılar arasında doğallıkla gözden kayboluyor. (s. 137)

En sona biz
kaldık, bu da bize yakışır. (s. 140)

Kendisi
neşeli olmayan, başkalarının neşesinden nefret eder. (s. 145)

…insan tüm
bir hayatı bir fikir uğruna gözden çıkarabilir mi? (s. 153)

İnsanın
mutlu olmayı denediği için mutsuz olabileceğini kendime itiraf edecek cesareti
bulamadığımdan ötürü mutsuz olmak istemiyorum. (s. 157)

Gitmişsen
gitmişsindir. Hepsi bu. Senin için ağlanacağına inanıyor musun? Söz konusu bile
olmaz. (s. 164)

Bu
insanlardan birini durdurmak ve ona şöyle demek isterdi: Nereye böyle aceleyle?
Ama böylesine kaçıkça davranacak cesareti yoktu. (s. 168)

Şimdiye
kadar hayatımı boşa harcadım, hayatım bana daima çok değersiz göründüğü için
öyle olmasını istedim. (s. 171)

Paris’teydi
ama neden Paris’te olduğunu hatırlamıyordu artık. (s. 197)

Söylesene
acı mı verdim sana? Yapma ama! Böylesine güzel bir ölümün yanında acı nedir ki?

“Sessiz ol,
rahatsız etme onu, çalışıyor,

Yaratanları
rahatsız etmemek gerek. (s. 202)

…ahlaksızlık
bir sürü şeyi aydınlatıyor, dünyaya daha derin bakmamızı sağlıyor, insanı daha
deneyimli kılıyor. (s. 239)

Bir
günahtan yıkanıp arınılmaz mı ve bir cezanın tüm bir hayatı yok etmesi mi
gerekir? (s. 243)

Bir varmış
bir yokmuş, başka ne yapacaklarını bilemedikleri için dünyanın üzerine dökülen
kar tanecikleri varmış. (s. 274)

(çocuk) …bir
şey hissetmek için çok küçükmüş… (s. 275)

Türkçeleştiren:
Cemal Ener

Can
Yayınları, Temmuz 2011