Robert Maynard Pirsig – Lila

Robert
Maynard Pirsig – Lila

Ahlakın
Sorgulanması

Lila, orada bir adam olduğundan habersizdi.

Onu daha iyi tanımak isterdi.

Bu düşünce her şeyi yıkmıştı sanki.

Phaedrus, Lila’yı daha önce nerede
gördüğünü düşünüyor, ama bulamıyordu.

…sonra anımsadı,

Karanlık yolda, iki kızın çok yüksek sesle gülüştüklerini
duyup ne oluyor diye geriye dönüp bakmıştı. Kızlar birden bire susmuşlardı.

Ona gülüyorlardı.

Yüksek sesle gülmüşe benzeyen, Lila’ydı…

O günlerde kimsesi yoktu.

Herkes yaşama için zaman bulmuştu. Onları
böylesine mutlu kılan boşluktu.

Bence bu teknelerle satın aldığımız şey
boşluktur.

Hiçbir şeyin yapılamayacağı zamanın
boşluğudur.

Onca parayı vermeye değer bu…

Lila: “bana benzeyen çok insan var” dedi.

Phaedrus onun “tip”i değildi; kız bunu
anlamaya başlamıştı, ama bira işi götürüyordu. Bira farkları siliyordu.
Yeterince bira oldu mu, her şey ait yere, saf biyolojiye indirgenirdi.

Kız, “haydi dans edelim” dedi.

“Ben iyi dans edemem” dedi Phaedrus.

“Önemli değil,” dedi kız. “İçinden gelen
hareketi yap, ben sana uyarım.

Phaedrus öyle yaptı, kız da uydu ve
Phaedrus buna şaştı. Bir tür girdaba girmişlerdi. Disko ışıklarıyla birlikte
dönüp durdular ve çekildikçe çekildiler girdabın içine.

Sen o musun?

Çok anlamsız bu.

Donan bir teknenin tepesinde çıplak ayakla
yürümek kadar uyandırıcı bir şey yoktur.

Taze çay içmek istiyorsanız fincanınızdaki
eski çaydan kurtulmanız gerekir, yoka fincanınız taşar ve her şey sırılsıklam
olur. Kafanız da o fincan gibidir. Kapasitesi sınırlıdır ve dünyayla ilgili bir
şeyler öğrenmek istiyorsanız bunu alması için kafanızı boşalmanız gerekir. Tüm
yaşamınızı fincanınızdaki eski çayın şapırtısıyla, bunun harika bir şey
olduğunu düşünerek harcamak çok kolaydır; çünkü yeni bir şeyi gerçekte hiç
denememişsinizdir, çünkü hiçbir zaman içeri alamamışsınızdır, çünkü eskisi onun
girişini önlemiştir, çünkü siz eskisinin çok iyi olduğundan çok eminsinizdir,
çünkü siz yeni bir şeyi hiç denememişsinizdir… bu böylece sürüp gider, sonsuz
bir sarmal biçiminde… (s. 28)

Verne Dusenberry, beyin tümöründen öldü
(1966)

Phaedrus tanıdıkça merakı daha da artmıştı.
Dusenberry’nin karşısında onu şaşırtan, çevresine kendisinden bile daha yabancı
görünen lisans çalışmasını Hindistan’ın Benares kentinde, Hint felsefesi
üzerine yapmış ve kültürel farklılıklar üzerine birtakım şeyler bilen biri
vardı.

Yeniden evinde olmak duygusu. Daha önce hiç
bulunmadığı bir yerde evine dönmüş olmak.

Ama neden kendini evinde hissetsindi ki?
Burası onun dünyada bunu hissedebileceği en son yerdi.

Aslında bunu hissetmiyordu. Onun yalnızca
bir parçası evinde hissediyordu kendini. Diğer parça ise hâlâ yabancı olduğunu hissediyordu,
analitik ve gözlemciydi. İki kişiye bölünmüş gibiydi sanki; bunların biri orada
sonsuza dek kalmak, diğeri ise oradan hemen gitmek istiyordu. İkinci kişiyi
anlıyordu ama bu ilk kişi kimdi? Bu ilk kişi bir sırdı.

Bu ilk kişi onun kişiliğinin çok ender
konuşan ve kendini diğer insanlara göstermeyen gizli bir yanı, karanlık bir
yüzü olsa gerekti. O yanını tanıdığını sanırdı. Onun hakkında düşünmekten hiç
hoşlanmazdı. Bu yan somurtkan, sert bakışlıydı; otoriteyi sevmeyen, “asla bir
baltaya sap olamamış” ve asla olmayacak bir yandı; bunu biliyordu ve onun için
üzülüyor ama elinden bir şey gelmiyordu. O hiçbir yerde mutlu olmuyor, hep
gitmek istiyordu. (s. 42)

Kızılderililer vakit öldürmek için konuşmaz.

Önyargı duvarı,

Duvarın içindeki hiç kimse sizi
dinlemeyecektir bile; söylediğiniz doğru olmadığı için değil de o duvarın
dışında diye bilindiğiniz için sadece. Phaedrus daha sonraları, nitelik
metafiziği olgunlaştığında bu duvara esaslı, tam anlamını verecek bir isim
buldu. “Kültürel bağışıklık sistemi” adını verdi ona. Ama şu anda tek fark
ettiği, bu duvar delininceye dek Kızılderililer hakkında söyleyeceği şeylerle
hiçbir yere varamayacağıydı. (s. 56)

Her kültürün belirli bazı değerleri
olduğunu bilimsel olarak nasıl gösterebilirsiniz
?

Gösteremezsiniz,

Bilimin değer yargısı yoktur.

Phaedrus, antropolojide değer yargısının
olmadığı düşüncesini kafasında “hedef” diye işaretledi.

Nitelik,

Nitelik değerdi. Bunlar aynı şeydi.
Değerler o duvardaki en zayıf nokta değildi yalnızca; kendisi de o noktaya
saldıracak en güçlü kişiydi belki.

Kültürü tümüyle anlaşılabilir kılmanın
temelini oluşturan tek şey değerlerdir, çünkü aslında tüm kültürlerin yapılanma
biçimi öncelikle onların değerlerine dayanır. Bu, özellikle bir kültürü,
değerlerini hesaba katmadan gözler önüne sermeye kalkışıldığında çok belirgin
hale gelir. (s. 63)

Tüm antropoloji alanı entelektüel bataklık
üzerine yapılmış bir evdir. Teorik ağırlığı olan bir veriyi bu eve sokmaya
kalkışırsanız batar ve çöker. Bilimlerin en yararlı ve en verimlilerinden biri
olmasını umduğumuz bu alan, içindeki insanların iyi olmamasından ya da
konusunun önemsiz olmasından değil, üzerine oturduğu bilimsel ilkelerin onu
taşımaya yeterli olmamasından ötürü batmıştır.

Metafiziğin iki tür düşmanı vardır.
Birincisi, özellikle mantıksal pozitivistler diye bilinen bilimsel
filozoflardır ki bunlar gerçeğin doğasını meşru olarak ancak doğa bilimlerinin
araştırabileceğini; metafiziğin, gerçeğin bilimsel gözlemi için gereksiz,
kanıtlanamaz varsayımlar toplamından başka bir şey olmadığını söylerler.
Metafizik, gerçeği doğru anlamaya elverişli olamayacak kadar “mistik”tir. Bu
elbette, Franz Boas’un dolayısıyla Modern Amerikan antropolojisinin ait olduğu
gruptur.

İkinci grup düşman, mistiklerdir. Mistik
terimi bazen esrarlı ya da doğaüstü ile büyü ve büyücülükle karıştırılır ama felsefedeki
anlamı farklıdır. Tarihte en saygın filozoflar arasında mistikler de vardır:
Plotinus, Swedenborg, Loyola, Shankaracharya ve daha birçokları. Mistikler,
gerçeğin temel doğasının dildışı olduğu; dilin her şeyi parçalara böldüğü, oysa
gerçeğin asıl doğasının bölünmemiş olduğu şeklinde ortak bir görüşü
paylaşırlar. Mistik bir din olan Zen, bölünmüşlük yanılsamasının meditasyonla
aşılabileceğini savunur. (s. 67)

Nitelik, entelektüel soyutlamalardan
bağımsız ve ondan önce gelen, dolaysız bir deneyimdir.

…yozlaşmadan ödünsüzce, doktriner bir
şekilde kaçınmak da başka bir tür yozlaşmadır. Bağnazlara özgü bir yozlaşmadır.
Saflık, tanımlanırsa saflık olmaktan çıkar. Çevre kirliliğine karşı çıkışlar
çevre kirliliğinin bir biçimidir. Dünyanın mistik gerçeğini sabit metafizik
anlamlarla kirletmeyen tek kişi henüz doğmamış –ve doğması da düşünülmemiş-
biridir. Geriye kalanlarımız daha az saf olmayı kabullenmek zorundayız.

Belki de Lila, göründüğünden daha iyidir.

Lila Blewitt

Rigel: “O, çok düşük nitelikli, çok zavallı
biridir.”

Şimdiki halinden çok daha çekiciydi
eskiden.

Üzerinde tam bir görüş birliği bulunan
nitelik, her şeyin evrensel kaynağıdır. İnsanların üzerinde uzlaşamadığı
nesneler ise ancak geçicidir.

Ben niteliğin daima, belirli bazı şeylerin
deneyiminde olduğunu gördüm; gerçi bana hangi şeylerde nitelik olduğunu,
hangilerinde olmadığını sorarsan hepsini teker teker saymadan cevap vermede
zorlanırım. Ama genel olarak ve nitelik verme işleminin çoğunluğuyla ilgili
olarak söylersem; nitelik, çocukluğumda ve birlikte büyüdüğüm, tüm yaşamımda
kullandığım ve yanlış bulmadığım değerlerde bulunur. Bunlar, arkadaşlarla,
aileyle, hukuk çevrelerindeki kişilerle ve diğer arkadaşlarla paylaşılan
değerlerdir. Bu ortak değerlere inanmamız sayesinde birbirimize karşı ahlaklı
davranabiliyoruz. (s. 83)

(Phaedrus) Çevresinde Rigel gibi bir sürü
problem kişi olduğunu ama en kötülerinin ahlakçı pozu takınanlar olduğunu
düşündü. Bedava ahlak. Kendilerine hiçbir maliyeti olmadan başkalarını
düzeltmek için harika yöntemlerle dolu. Ego da içinde. Ahlakı, bir başkasını
alçaltıp böylece kendilerini daha iyi göstermek için kullanırlar.

Ahlak kuralları değişir ama kötülük ve
egoizm aynı kalır.

Ünlü bir kişi olduğunuzda sizi alaşağı
etmeye çalışmak bazı kişilerin hoşuna gider ve bu konuda yapabileceğiniz pek
fazla bir şey yoktur.

Sizi, olmak istedikleri şey olduğunuz için
severler, ama onların olmadığı bir şey olduğunuz için sizden nefret ederler.

Yaşlı Kızılderililer bu konuya nasıl
yaklaşacaklarını bilir.

İnsanların isteyebileceği her şeyden
kurtulmuştur o…

Nitelik ahlaktır.

Bu konuda hata yok.

İkisi özdeştir.

Ve eğer nitelik dünyanın temel gerçeğiyse o
halde bu, ahlakın da dünyanın temel gerçeği olduğu anlamına gelir.

Dünya temelde bir ahlak düzenidir.

Değerler maddenin alt türleri değildir.

Madde, değerin bir alt türüdür.

Bu içerme işlemini tersine çevirir ve
maddeyi değerlere dayanarak açıklarsanız muamma ortadan kalkar: Madde,
inorganik değerlerin kararlı bir biçimidir.

O zaman sorun ortadan kalkar. Nesneler
dünyasıyla değerler dünyası birleşir.

Phaedrus alışılmış özne-nesne metafiziğinin
değerleri açıklamadaki yetersizliğini gösteren örneğe ornitorenk adını
vermişti.

Dünyanın özne-nesne sınıflamasında nitelik,
ornitorenkle aynı durumdadır. Bu işin uzmanları, onu sınıflayamadıkları için,
onda bir yanlışlık olduğunu iddia etmişlerdi. (s. 105-106)

Bilimsel gerçek

Gerçek, dünyadaki ancak bir avuç, en ileri
fizikçinin anlayabileceği bir şey olmak zorunda mıdır? En azından, insanların
çoğunun onu anlaması gerekir. Gerçek yalnızca, kullanmak için üniversite
düzeyinde matematik bilgisi gerektiren sembollerle mi ifade edilmek zorundadır?
Gerçek, yani bilimsel teoriler formüle edildikçe yıldan yıla değişecek bir şey
olmak zorunda mıdır?

Nedensellik

Ampirik olarak neden diye bir şeyin
olmadığı yüzyıllardır söylenir.

Nitelik metafiziğinde

A, B’nin nedenidir demekle B, A ön koşuluna
değer verir demek aynı şeydir.

Kuantum fiziğinde (…) parçacıklar,
yaptıkları şeyi tercih ederler.

Kültürel antropoloji

Kültürle, kültür olmayan bir şeyi birbirinden
ayırt edebilecek hiçbir bilimsel laboratuvar aleti geliştirilmemiştir. (s. 109)

Tanımlanamayan bir şey metafiziğin
dışındadır / tanımlayamadığınız bir şey üzerinde tartışamazsınız.

Uyumsuz, bazı şeyleri açıklıyor gibi
görünüp de açıklamayan sözcüklerden biridir.

Her kültürün değişmez yasalarından,
geleneklerinden ve bunların temelindeki değerlerinden türemiş kendine özgü
statik iyi modelleri vardır. Bu statik iyi modelleri kültürün temel yapısıdır
ve onu belirler.

Bir d dinamik iyi vardır. İyi ve kötü
tümüyle kabile geleneğiyle ilgili bir sorun değildir. Eğer öyle olsaydı hiçbir
kabilede değişim olamazdı; çünkü gelenek, geleneği değiştirmez.

Gerçeğin temel ayrımı özne ile nesne değil,
statik ile dinamikti.

Özne-nesne metafiziğinde ahlak ve sanat
ayrı dünyalardır; ahlak, özne niteliğiyle, sanat ise nesne niteliğiyle
ilgilidir. Nitelik metafiziğinde ise böyle bir ayrım yoktur. İkisi aynı şeydir.
Neyin öznel, neyin nesnel olduğuna bakmaktan tümüyle vazgeçilirse ve bunun
yerine neyin statik, neyin dinamik olduğuna bakma yolu seçilirse bunların ikisi
de daha anlaşılabilir hale gelir.

Radyoda çalan sizin daha önce hiç
duymadığınız bir müziktir ama öyle fantastik, öyle güzel bir müziktir ki sizi
yolunuzdan alıkoyar.

Kulak kesilip adını öğrenirsiniz,

Kasetçi dükkânına koşar onu satın
alırsınız,

Çalarsınız onu,

Bir kez daha çalarsınız,

Ertesi gün yine çalarsınız, iyidir ama bir şeyler
azalmıştır.

Ara sıra arkadaşınıza çalarsınız ve belki
aylar ya da yıllar sonra, bir zamanlar düşkünü olduğunuz bir şeyin anısı olarak
dolaptan çıkarırsınız.

Şimdi, ne olmuştur?

Şarkı niteliğini yitirmiş midir?

Eğer iyiyse neden çalmıyorsunuz?

İyi değilse neden arkadaşınıza onun iyi
olduğunu söylüyorsunuz?

Sizde kaseti alma isteği uyandıran ilk iyi,
dinamik nitelikti.

Dinamik nitelik bir tür sürpriz gibi gelir.

Müziğin yaptığı, sizin var olan statik biçimlerinizi
bir an, dinamik niteliğin tüm çevrenizde parlamasını engelleyemeyecek şekilde
zayıflatmaktı. Özgür bir şeydi bu, statik biçimde uymuyordu. İkinci iyi, yani
ona karşı hevesinizi yitirmiş olsanız da onu bir arkadaşınıza tavsiye etmenize
yol açanı ise statik niteliktir. Statik nitelik, normalde beklediğiniz şeydir.
(s. 121)

Yaşam, yalnızca dinamik nitelik içinde var
olamaz. Onun dayanma gücü yoktur. Herhangi bir statik biçim olmaksızın,
yalnızca dinamik nitelikte kalmak, kaosta kalmaktır.

(Lila’nın) yaşamı gittikçe kötüleşiyordu.

O eski duygulara kapılıyordu yine. Dert
demekti bu.

Daima olan bir şey vardır.

Sen hiçbir şey olmuyor dediğinde ancak
senin bir şeyin ne olduğu hakkındaki klişene uyan hiçbir şeyin olmadığını
söylüyorsundur.

(Lila) Başka bir dünyada yaşıyordu o. Ve bu
dünyaya kendi tarzlarınızı dayatarak giremezdiniz.

Lila nitelikli mi?

İşte en önemli soru bu.

Ama eğer “evet” dersen ya da “hayır”
dersen.

Yitirirsin kendi niteliğini.

Mumon (Zen şiiri)

Niteliği içeren Lila değildir; nitelik Lila’yı
içerir. Hiçbir şey niteliği içeremez. Bir şeyi içermek ona sahip olmaktır ve
bir şeye sahip olmak ona hükmetmektir. Hiçbir şey niteliğe hükmedemez. Eğer bir
hükmetme ve sahip olma varsa Lila’ya hükmeden ve ona sahip olan niteliktir. O
kız onun tarafından yaratılmıştır. O kız bu niteliğin değişen statik
biçimlerinin birleşimidir. Onda bundan başka bir şey yoktur. Lila’nın
kullandığı sözcükler, aklından geçen düşünceler, koruduğu değerler tüm dünyanın
üç buçuk milyar yıllık tarihinin sonuç ürünleridir. O kız, evrimsel değer
biçimlerinden oluşmuş bir tür cangıldır. O kız, tüm onların nasıl bir araya
geldiğini, bir cangılın kendisinin nasıl oluştuğunu bilmesinden daha fazla
bilmez.

Dinamik bir ilerleme, kendisini, ilerleme
yapılmadan önceki, duruma dönecek şekilde yozlaşmaktan koruyacak bir statik
biçim bulamadığı sürece anlam taşımaz.

Yaşamı inorganik gerçek biçimleri
yaratıyorsa, nitelik metafiziği de onların bunu daha iyi olduğu için
yaptıklarını ve bu daha iyi olma kavramının yani dinamik niteliğe karşı ilk
yanıtın her tür iyi ve kötünün dayanağı olan etiğin temel öğesi olduğunu
postüla olarak benimser. (s. 161)

Toplum mu düşünceye hükmedecek, yoksa
düşünce mi topluma? Ve eğer toplum kazanırsa düşünceden geriye ne kalacak? Ve eğer
düşünce kazanırsa toplumdan geriye ne kalacak? Evrimsel ahlakın her şeyden daha
çok aydınlattığı konu buydu. Toplum, biyolojinin ne kadar uzantısı ise düşünce
de toplumun o kadar uzantısıdır; daha fazla değil. Düşünce kendi yoluna gidiyor
ve bunu yaparken de toplumla savaş halinde ve ona boyun eğdirmeye, onu kilit
altında tutmaya çalışıyor. Evrimsel ahlak, düşüncenin böyle davranmasının
ahlaka uygun olduğunu söyler, ama bir de uyarı içerir; insanların fiziksel
sağlığını bozan bir toplum nasıl istikrarını tehlikeye atarsa toplumsal
temelinin sağlığını bozan ve yok eden entelektüel biçimler de kendi istikrarını
tehlikeye atar. (s. 168)

…kendini iyi hissediyordu. Bağırıp
çağırdıktan sonra kendini hep böyle iyi hissederdi. Nedenini bilmiyordu ama hep
böyleydi.

Schliemann daha yeni kentlerin altında daha
eski kentleri bularak bir tabakadan sonra diğer tabakanın nasıl kazanılacağını
gösterdi.

Senin dilini ve değerlerini parçalarına ayırabilir
ve yüzyıllar önce yerleştirilmiş ve seni sen yapan eski kalıplara dek bunların
izini sürebilirim.

(Lila) kızım öldü.

Üzerini yanlış bir şekilde örttüm, boğuldu.

Sen kadın değilsin. Bilmezsin. Erkekler
seviştiklerinde aslında seni yok etmeye çalışırlar.

Ama bunların hepsi başarısız kalır, çünkü
kendi kafalarındakinden başka yok edecek hiçbir şey yoktur.

Kadınlar çok derindir.

Ama erkekler asla anlayamaz bunu. Onlar çok
bencildir. Hep kadınlar onları anlasın isterler. (s. 195)

Herkes Lila’yı başka birisi yapmak istiyor.

Ama bana işlemez. Ben yalnızca Lila’yım ve
hep böyle kalacağım. Ver erkekler benim tarzımı beğenmiyorlarsa çekip
gidebilir. Onlara ihtiyacım yok. Benim kimseye ihtiyacım yok. Ölürüm de muhtaç
olmam. Ben buyum.

Bu her zaman böyleydi. Aklın anlayışı
yaşamak için hiçbir neden göremez ama yine de yaşamaya devam eder; çünkü
hücrelerin anlayışı ölmek için hiçbir neden görmemektedir.

Heyecan tükenir tükenmez depresyon gelir.

Hep bunalarak yaşanmaz.

Toplumları ve kentleri yaratan insansa
neden tüm toplumlar ve kentler insanı bunaltıyor
?

Madde, yaratıcı gücün ardında bıraktığı
statik biçimlerden biridir sadece.

Özgürlük yalnızca olumsuz bir
şeyden kurtulmaktır
.

Hava kararıyor… Soğuyor… Bir sıkıntı
yaklaşıyor…

Lila nereye gittiğini bilmiyordu.

Beni başka bir şeye çevirmeye uğraşma.

Benim yaşama tarzımı beğenmiyorsan çeker
gidersin. Sana ihtiyacım yok. Benim kimseye ihtiyacım yok. Ölürüm de muhtaç
olmam. Ben buyum işte. İşte böyle söylemeliydi o herife.

Lila’nın yapmak istediği neydi peki?

Yapmak istediği hiçbir şey yoktu. Asıl
mesele buydu. İnsanlarla bir şey yapmak istemiyordu artık. Bıkmıştı
insanlardan. Tek istediği şey çekip bir yere gitmek, kendi başına ve yapayalnız
kalmaktı.

Hollywood ünlüleri ne denli büyükseler o
denli geç kalırlardı.

George Burns’ün bir esprisini anımsadı:
gittiği bir partide davetliler öylesine ünlüydü ki, hiçbiri gelmemişti.

(Robert) Redford koridorda duruyordu. (s.
244-245)

“Bu kitabın film haklarını almayı gerçekten
istiyorum” dedi Redford.

“Aldınız” diyor Phaedrus.

(Redford) kendi içinde bir yerlere
çekiliyor. O kendini kaptırmış hali yok artık.

Phaedrus, ne istediğini bilmiyordu.

Boşlukta kalmışlık dalgası geldi.

Kültür şoku, işte buydu. Tanrılar, Phaedrus
yıllardır onlar tarafından izlenmişti, Tanrılar, statik kültür biçimleriydi.
Asla vazgeçmediler. Bunca yıl onu başarısızlıklarla öldürmeye çalıştıktan sonra
şimdi vazgeçmiş gibi yapıyorlardı. Bu kez de öteki yolu, onu başarıyla elde
etmeyi deniyorlardı.

Karşılaştığınız her insan farklı bir
aynadır
.

Ağacın biçimi topraktaki minerallere
bağımlıdır ve onlar olmazsa ölür, ama ağacın biçimi toprağın kimyasal biçimi tarafından
yaratılmamıştır. Ağacın kimyasal biçimine düşmandır o. Toprağı sömürür, kendi
amaçları için gövdeye indirir, kedinin kedi mamasını kendi amaçları için
gövdeye indirmesi gibi tıpkı. Bu anlamda biyolojik insan, esas olarak biyolojik
yapısına düşman olan sosyal biçimler tarafından sömürülür ve gövdeye indirilir.

Aynı şey akıl ve toplum için de geçerlidir.
(s. 266)

Bir düşüncenin bir toplumu yok
etmesi bir toplumun düşünceyi yok etmesinden daha iyidir
.

İnsanları gerçekten seversen seni bu yüzden
öldürürler.

İnsanlardan nefret etmek ve onları da
senden nefret ettirmekten başka yapabileceğin bir şey yoksa yaşamanın ne anlamı
vardır ki?

Lucky’ydi bu (köpek)

Kız onun peşinden giderken Lucky’nin
ayaklarının yere pek değmediğini gördü, hiç ağırlığı yokmuş gibiydi (Lila bir
şizofren, burada yine hayalle gerçek birbirine karışıyor).

Üşümek istemiyordu artık.

Herkesin, hiçbir baskı görmeksizin,
herkesin karşılıklı iyiliği için, herkese seve seve yardım edeceği dengeli bir
toplum ideali, mahvedici bir hayaldir.

Eğer sen akıllılarla aynı fikirdeysen bu
onlar için büyük bir rahatlık ve güvence demektir, ama onlarla aynı fikirde
değilsen iş değişir, o zaman tehlikeli olurlar.

Akıllılar kendilerinin iyi olduğunu daima
bilir, çünkü kültürleri böyle söyler onlara. Bundan farklı bir şey söyleyen
biri hastadır, paranoiddir ve tedavisi gerekir. (s. 321)

Soralım, “eğer dünyada tek bir kişi olsaydı
o deli olabilir miydi?

Delilik daima başkalarına göre vardır.
Delilik sosyal ve entelektüel bir sapmadır, biyolojik bir sapma değildir.

Antropologların bulguların göre
şizofreninin en sık rastlandığı grup, kültürel geleneklerle bağları en zayıf
kişilerdir.

Psikiyatri koğuşunda (…) hastaların gösterdiği
şey ortak bir karakter değil de, ortak bir karakterin eksikliğiydi.

Dharmakaya ışığı

Bu ışığın (…) fiziksel gerçeğe
dayandığından emindi.

Ama kimse onu görmez; çünkü neyin gerçek,
neyinse gerçekdışı olduğu hakkındaki kültürel tanımlama Dharmakaya ışığını
yirminci yüzyıl Amerikan gerçeğinden dışarı süzdürüp atmıştır.

(Jamie) karı beni öldürmeye kalktı!

(Phaedrus) neden yaptın bunu?

(Lila) o benim bebeğimi öldürdü.

Phaedrus, New Jersey kıyılarına doğru yol
almaya başladı.

Kız ona bakmıyordu.

Bakışı Phaedrus’u geçip daha uzaklara yöneldi.

Katatonik trans. Kız her şeyden kopmuştu.

Bu kız benim burada olduğumu biliyor.

Ama bunu onaylamıyor…

Kızın gidebileceği üç yol var.

Birincisi hiç düzelmeyip sürekli o deli
hayallerine dalabilir.

İkinci olasılık (…) kavga ettiği şey neyse
ona boyun eğmek ve uyum sağlamayı öğrenmektir.

Asıl soru, “insanları deli eden ne?”
değildir. İnsanları akıllı eden ne?

Deliliği gerçekten ele almanın yolu, durumu
tersine çevirmek… (s. 357)

Her şeyi düşünemezsiniz.

Üçüncü olasılık, Lila’nın anlayışında bir
mucizenin gerçekleşmesi ve Lila’nın (…) dinamik niteliği görmesi ve sonra geri
dönüp tüm bu karmaşık durumu, onun tarafından yok edilmeden çözmesiydi. (s.
362)

Kavramlarla gerçek arasında daima bir
çelişki olsa gerektir. Çünkü kavramlar statik ve süreksizdir ama gerçekler ise
dinamiktir ve akıp gider.

Ah, uyumak ne güzel!

Dinsel mistisizm entelektüel çöptür.

Nitelik metafiziği dinsel mistisizmi
dinamik nitelikle bir tutar. Özne-nesne görüşündeki insanların dinsel
mistisizmi delilikle bir tutmalarının hemen hemen haklı olduğunu söyler.

Şokun tüm yaptığı şey, hastanın kafasına
bir beysbol sopasıyla vurulmasının yaratacağı etkiyi ikiye katlamaktır.

Arete

Art

Retorik

Worth

Ritüel

Aritmetik

Right (…)

Rt

Ahlaki ve estetik doğruluğun ilk olarak
yaratılmış, yineleyen düzeni anlamına geliyordu.

Rta

Sanskritçe bir sözcüktü bu

Rta, “her şeyin kozmik düzeni”

Evrenin fiziksel düzeni aynı zamanda
evrenin ahlaki düzenidir.

Bunların ikisi de Rta’dır.

Rta

Sanskritçede hemen hemen hiç kullanılmaz.
Aynı düşünce dharma adı altında (…) çok önemli bir yer tutmaktadır.

Dharma da Rta gibi, bir arada tutan
anlamına gelir.

Phaedrus dönmeliydi / Lila’ya

O bebek neden saygıda kusur etmeksizin
gömülmesin (oyuncak bebek)?

Rta. Onun yaşamında eksik olan buydu işte.
Ritüel.

Dinsel ritüelleri uyguladığımız için Tanrı’ya
inanırız.

(Rigel, Lila’yı kastederek) Ben Rochester’dan
ayrıldıktan sonra New York’un her yerinde beni takip ettiğini anlattı mı sana?

(Phaedrus) hayır, bana bunu anlatmadı.

O gece barda seninle takılması rastlantı
değildi. Senin benim arkadaşım olduğunu gördü.

Lila Blewitt ilkokuldayken (…) ağırbaşlı en
iyi huylu kızdı.

Peki ne oldu da değişti?

Bilmiyorum, sanıyorum hepimize olan şey
oldu. Büyüdü ve dünyanın bizim çocukken sandığımız gibi olmadığını fark etti.

(Rigel) Lila benimle geri dönmek istiyor.

Lila onu Rochester’a geri götürmemi istedi
(…) çünkü sen onu öldürmeye çalışıyormuşsun.

İntihar yalnızca biyolojik biçimleri
öldürür.

Lila o bebeği geride bırakmıştı.

İyi, isimdir

Tüm nitelik metafiziği bir sıfattan çok bir
isim olan iyidir. (s. 410)

Lila

An
Inquiry into Morals

Türkçeleştiren: Süha Sertabibğlu

Ayrıntı Yayınları

Şubat 1998