Ritchie Robertson – Kafka

Kafka
Ritchie Robertson
Çeviren: Elif Böke
Dost, Ankara, 2007

Kafka kendisini çok fazla sorgulayan, kimi zaman da kendisiyle ilgili sabit fikirleri olan bir yazardı. (s. 13)

Bizi Kafka’yla ilgilenmeye iten şey, onun yazdıklarının sınırsız bir şekilde yaşadıklarını aşmasıdır. (s. 14)

Kafka, annesinin kendisini kaprislerini hemen bir tarafa bırakıp evlenecek, diğer herkes gibi aile kuracak sıradan bir genç adam olarak görmesinden şikayet eder.
Onların yabancılaşması ve altta yatan sevgileri, Kafka’nın Felice’e yazdığı bir mektuba düştüğü notta verdiği dokunaklı bir andan doğmuştur. (s. 24)
Kafka’nın yaşamında çok önemli yer tutan iki meseleye Mektup’ta değinilmiştir ama bu konular daha fazla irdelemeyi hak etmektedir. Bunlardan ilki bir sonuca ulaşamayan evlenme arzusu, ikincisi de yazdıklarının onun için taşıdığı önemdir. (s. 25)

“Benim edebi ilgi alanlarım yok, ben edebiyattan ibaretim, başka hiçbir şey değilim, olamam.” (s. 31)

Kafka’nın narin tarzının modern bir klasik olduğu görülmektedir. Onun yazdıkları tekrar tekrar okunabilir, her okuyuşta yeni bir şeyi açığa çıkarır, varoluşçuluktan yapısalcılığa ve sömürgecilik sonrası döneme kadar her eleştiri ekolü için malzeme oluşturur. Yapıtlarının çok yönlülüğü bunların büyüklüğünün de ispatıdır. Çünkü klasik bir eser tam olarak her açıdan yeniden keşfedilebilen eserdir. (s. 40)

Dünyevi olayları tutarlı bir şekilde dinin ebedi gerçeklikleriyle ilişkilendiren yazı tarzına alegori denir. Ama Kafka’nın yazdıkları alegori değildir. (s. 47)

Topaç
Filozof dünyayla ilgili bilgi edinmenin peşindedir. Dünyanın en ufak parçası ona bütünle ilgili bilgi vermeye yetecektir. Ne var ki, dünya olduğu yerde durmaz. Aynı dönen bir topaç gibi sürekli hareket halindedir ve filozofun kendisini tepeden tırnağa incelemesi için durmayacaktır. Eğer dünyayı -aynı filozofun yaptığı gibi- durdurursanız, size artık bir şey söylemez/söyleyemez. Bu yüzden de filozof aradığı bilgiye hiç ulaşamaz ve sürekli hareket halindeki hayata gürültüleri ve oyunlarıyla ondan daha yakın olan çocuklar tarafından kovulur. (s. 57)

Yumuşak mizah, amansız sorgulama ve kederden meydana gelen bu tuhaf karışım, genelde Kafkaesk terimiyle bağdaştırılan dehşet ve kafa karışıklığından çok, Kafka’nın özelliği olan duygusal bir hava oluşturur. Kafka mizahı aracılığıyla edebiyata, aynı renklerden oluşan yeni bir karışım ya da yeni bir müzik notası gibi, yeni bir tarz getirmiştir. (s. 66)

Kafka yorgun bir işçinin zihnini dev bir böceğin bedenine yerleştirerek, Batı kültürünün ana teması olan akıl-beden ayrımını dramatize etmiştir. (s. 67)

Kafka’ya göre beden sağlıklı bir yaşam sayesinde kurtuluşa ulaşır, ama aynı zamanda cezanın da en ulu mekanıdır. (s. 72)

Bedenle bilinçsiz zihin arasındaki bu alış-veriş Gregor’un insan zihniyle hayvan bedeni arasındaki karşıtlığını bulandırır. (s. 73)

Burada (Dönüşüm) ve Kafka’nın başka eserlerinde, bedensel arzu aklı tutarsızlığa sürükler ve Nietzsche’nin deyimiyle bedenin ‘yüksek zekasının’ beyinde bulunan küçük ve güçsüz akla nasıl hükmettiği gösterilir. (s. 79)

Açlık Kafka’nın imgeleminin temelini oluşturur. Fiziksel dünyadan vazgeçip muhtemel ruhsal bir dünyaya adım atma aracı olarak Kafka’yı büyüleyen aç kalma fikri, aynı zamanda onun kuşkuculuğunu da harekete geçirmiştir. (s. 82)

Kafka genelde bedensel varlığı, özellikle de cinsel anlamda, reddetme eğilimi gösterir. (s. 88)

“Tensel aşk kişiyi tanrısal aşkı göz ardı etmesi için kandırır; bunu tek başına yapamaz, ama bilinçsiz şekilde tanrısal aşkı içinde barındırdığından yapabilir.” (s. 89)

Weber bürokrasinin teorisyeni; Kafka ise hicivcisidir. (s. 118)

Kafka bürokrasiyi tanımlarken modern kurumların bir başka özelliğini daha yakalar; yöneticilerin görünmezliği. Modern dönem öncesindeki kurumlar otoritenini resmi olarak kurmuşlardı. (s. 120)

Otorite diye bir şey yoktur ve bu tamamen insanoğluna ait bir karardır; ama insanlar, perişan ve anlamsız hayatlarına rağmen, sanki otorite altındaymış gibi yaşamakta ısrar eder. (s. 127)

Kafka’nın bazı karakterleri geçici bir özgürlüğe kavuşur. Gregor’un böcek olarak odasına hapsolması onu, ironik bir şekilde, ekonomik ve sosyal baskılardan bağımsız kılar. (s. 129)

(Şato)
Evlilik ilişkisi belki Frieda’nın sahiplenme duygusu -ve kesinlikle K.’nın bencilliği- nedeniyle yürümez. Her iki tarafın da yalnızlığa ilişkin takıntılardan kurtulmalarını gerektiren ve eşit iki insan arasındaki bir ortaklık sayılan evlilik kurumu burada yalnızca başarısız olduğu anda anlaşılan bir şey, bir ütopya, olarak karşımıza çıkar. Ama ne kadar güvenilmez olursa olsun, Kafka’da yazarın gayet iyi bildiği aile kavramına karşı bir karşı-ideal denemesini, otorite ve teslimiyet üzerine kurulmayan yeni bir toplumun potansiyel özünü temsil eder. (s. 141)

Kafka’nın… zihninin gitgide dinle ilgili sorularla daha fazla meşgul olduğu kesindir. (s. 153)

Aforizmalar her şeyden önce ruhsal bir krizin ifadesidir. Kişi kendini çözümü olmayan bir durumun içinde bulur; çözüm yalnızca zor değil, aynı zamanda hayal de edilemez olduğu için. (s. 159)

Kafka’nın kişiselden çok genel anlamda bahsettiği, öncelikle bir kendini yabancılaştırma durumudur. Bilincimiz, bilişsel tertibatımız gerçek varlığımızı bilemediği için bizi kendimizden ve gerçekten uzaklaştırır. Sorun kişinin gerçeği bilememsi değil, gerçeği bilememesi ve o gerçek olamamasıdır. (s. 160)

Kafka’ya göre bireyin görevi dünyaya karşı çıkmaktadır. Peki ama insan dünyayla ilgili hiçbir şeyi kesin olarak bilemiyorsa ona nasıl karşı çıkabilir? Daha da kötüsü, kişi kendine yabancılaştığı için, yabancılaştığı benlik dünyayla birleşip ona karşı geliyor olabilir. Ve yabancılaşma aklı bedenden ayırdığı sürece durum böyle olmaya mahkumdur, çünkü bizler bedenlerimizle, Kafka’nın en iyi şekilde aldatıcı, en kötü şekilde de kötü olarak değerlendirdiği duylar dünyasında kapana kısılmış haldeyiz. (s. 161)

Peki ama insan bu hapsolma durumundan nasıl kaçabilir?

“Kendinizi bilmeyin! Kendinizi yok edin!” Ve insan ancak çok aşağılara eğildiğinde “ki kendinizi olduğunuz şeye dönüştürebilesiniz” şeklindeki iyi kısmı duyabilir.

Kafka etkin bir kendi kendini yok etme talep etmektedir. Kişi ölmeli, ama bu fiziksel bir ölüm olmamalıdır.

“Kurtuluşunuz ölümde ama bu ölüm de değil.”

İnsanlığın gelişmesi = Ölme gücünün artması (s. 162)

Kafka hayatımızın bir geçişten ibaret olduğundan bahseder gizemli bir şekilde. Ona göre, tek gerçeklik olan ruhani dünyaya girmemiz gerekmektedir.
Amacımız daha üstün bir hayata yükselmek, hatta sonsuz hayata erişmektir. (s. 163)

Kafka, yaşamın kişinin kendi dışındaki bir şeyle olan ilişkisine dayanması gerektiğini doğrulamaktadır. Bu şeyin kişisel bir Tanrı olarak düşünülüp düşünülmemesi konusunda kuşkuludur.

“Yıkılmaz olana inanmak zihinsel bir şey değildir, hareketlerle anlatılır. İnanç, insanın kendi içindeki yıkılmaz olanı serbest bırakması demektir; kendini serbest bırakması, ya da yıkılmaz olmak, ya da: Olmak.”

Bu bilinçli olmakla, ‘olmak’ arasındaki uçurumu kapatmakta ve Kafka’nın din üzerine düşünen pek çok insanı kaygılandıran bir meselenin, daha net söylemek gerekirse, insanların çoğunun din üzerine düşünmeye gereksinim duymaması meselesinin, hiç çaba harcamadan üstesinden gelmesini mümkün kılmaktadır. (s. 166)

“Yıkılmaz olan tektir; her bir bireyin ta kendisidir ama aynı zamanda herkes içindir de. Bu yüzden de, insanlığın sıra dışı sağlamlıktaki birliğidir.” (s.167)

Kafka’nın şahsi olmayan tanrısı -yıkılmaz olan- aslında her insanın içinde gizlidir. İnsanlığın görevi, bu yok olmayan özle iletişime geçmektir ve herkes bunu yaptığında insan yaşamı başkalaşacaktır. Bu amaca giden yolda da, acı çekmek gerekli ve değerlidir. (s. 168/169)

Acı çekeriz, çünkü bu dünyaya zorla itilmişizdir. Buradaki rahatsızlığımız bize sozsuzluğa ait olduğumuzu hatırlatır. (s. 169)

Aforizmaları ve edebi yapıtları ise keşfetmekle ilgilidir. Dinsel deneyimin ilk örnekleri arasında yer alan -suçluluk, umutsuzluk, yargılama, umut, kefaret ve sevgi gibi- durum ve temaları araştırırlar. Bunu da en az kavramlarla düşünmek kadar titiz olması gereken imgelerle düşünerek yaparlar. Okuyucunun hem aklına hem de duygularına hitap eden bir hayal gücü mantığı izlerler. Belki de bu kadar etkilenmelerini ve Kafka’nın canlı ama tuhaf bir şekilde soyut, duygusallıktan uzak olmaksızın entelektüel olan yapıtlarının bunca yıldır sayısız okura böylesine hitap etmesinin sebebi budur. (s. 170)