Risk Toplumu Ulrich Beck

Risk Toplumu Ulrich Beck

Modern toplumlar risklerle doludur. Her gün geçmişte toplumların karşı karşıya kaldıklarından çok daha büyük çapta kaza, hastalık ve büyük felâketler riskiyle yüz yüzeyiz -örneğin AIDS, nükleer savaş, küresel ısınma ve 11 Eylül 2001’den sonra büyük ticarî ve askerî kuru­luşlar kadar sıradan vatandaşları da ağır bir biçimde vurabilen ulusla­rarası terörizm.

Farklı yazarlar risk kavramını post-modern toplumun tanımlayıcı özelliği olarak kullanmaya ve bu çerçevede bir sosyal ve siyasal de­ğişme teorisi geliştirmeye çalışmışlardır. Bu alanda önde gelen şahsi­yetlerden biri, Londra, Cardiff ve Berlin’de okuyan ve Alman hüküme­ti Gelecek Komisyonu’nda çalışan Alman akademisyen Ulrich Beck’tir. Beck’in en ünlü yayını Risk Toplumu: Yeni Bir Moderniteye Doğru (1992) Sovyetler Birliği’ndeki Çernobil felâketinden hemen sonra 1986 yılında yayınlandı. Beck bu kitapta, post-modern toplumu an­lamakta kullanılacak bir çerçeve, bir taraftan neo-Marksizm’i aşmaya ve liberal toplumsal değişme teorilerini canlandırmaya çalışırken, öte taraftan görünüşte birbirleriyle bağlantısız ve ilişkisiz bir dizi olay ve faaliyeti -Çernobil ve BSE, HIV ve Üçüncü Dünya borçları gibi büyük çapta olayları- feminizm, kitlesel tüketim ve sınıf mücadelesinin gücünü yitirmesi gibi sosyal ve siyasal hareketlerle ilişkilendirmeye çalışan yeni bir teorik çerçeve geliştirir.

Ulrich Beck için risk post-modern toplumun tanımlayıcı özelliği­dir. Bizler bir risk toplumunda yaşıyoruz. Beck riski “Modernleşmenin yol açtığı ve yarattığı tehlikeler ve güvensizliklerle sistematik bir ilişki içinde olmak” biçiminde tanımlar.

Bu nedenle Beck, modern toplumu risk bağlamında tanımlar ve risklerin günümüzde büyük ölçüde insan ürünü ve küresel olgular

 

oldukları gerçeğinden hareketle, modern toplumu sanayi-öncesi ve sanayi toplumlarından ayırır. Sanayi-öncesi toplumlarda riskler ve tehlikeler büyük ölçüde doğa kaynaklıydı ve insanın kontrolü dışın­daydı -örneğin, seller, kuraklık, veba. Sanayi toplumunda insanoğlu sistematik olarak kendi çevresinin ve doğanın kontrolünü ele geçir­meye başlar. İnsanoğlu, selleri önlemek için setler inşa ederek, kendi yiyeceğini yetiştirerek ve ölümcül hastalıkları azaltmak ve onlardan korunmak için ilâçlar geliştirerek doğal felâketlerin üstesinden gele­bilmiştir. Ancak o yeni, önemli ölçüde insan-ürünü tehlikeler yarat­maya başlar: bunlar insan sağlığı ve huzurunu uluslararası düzeyden ziyade yerel ve ulusal düzeylerde tehdit eden tehlikelerdir – sözgelimi, 19.yy’ın yeni sanayi kentlerinin kirli havası, yeni fabrikala­rın yol açtığı kirlilikler.

Günümüz post-modern toplumunda insan sadece doğa üzerin­deki gücünü artırmakla kalmayıp bizzat doğanın kontrolünü de ele geçirmeye çalışmış, böylece kendi evrenini tam bir yıkım riski altına sokmuştur. Atomun parçalanması insana nükleer enerji yaratma gücü verdi. O insanoğluna ayrıca kitlesel imha silâhları yaratma araç­ları sağladı; DNA’nın şifresinin çözülmesi ona sadece genetik hayatın sırrını değil Tanrı’yı oynama ve klonlanmış insan yaratma gücünü de kazandırdı; fosil yakıtlar insanoğluna 200 yıllık küresel enerji sağla­mıştır, ancak insanın bu tür yakıtları kendi çıkarı için ve tutumsuzca kullanması küresel ısınmaya yol açarak günümüzde gezegeni yok etme tehdidi yaratmaktadır. İnsan kendi evreninin kontrolünü daha fazla ele geçirdikçe, paradoksal olarak, hayata ve dünyaya yönelik risklerin, Doğu veya Batı, Kuzey veya Güneydeki tek tek ulusları ve toplulukları değil, aynı zamanda bütün insanlığı etkilediği ve çok daha büyük olduğu görülmektedir.

Bu paradoks, aynı şekilde, günümüz toplumlarının sosyal yapıla­rına da yansımaktadır. Birey daha özgür ve daha bağımsız hale gelir­ken, paradoksal olarak, önceden insanları koruyan sosyal yapılar çökmeye başlamıştır. Kilise, topluluk, aile, hatta modern Batılı top- iumların sınıfsal yapıları insanlara istikrarlı bir sosyal düzen olarak gözüken yapı içerisinde bir aidiyet, kimlik duygusu ve bir amaç sağ­lamıştı. Post-modern toplumda birey giderek kendi başına, soyut­lanmış, aciz ve korunmasız kalmaktadır. ‘Toplumsal’ krizler bireysel krizler olarak ortaya çıkar ve sosyal problemler giderek kollektif prob­lemlerden ziyade kişisel problemler olarak algılanır; problemler hü­kümet, okul veya aile tarafından sosyal veya politik düzeyden ziyade psikolojik düzeyde ele alınır.

Beck toplum ve birey ilişkisinde yeni ve radikal bir dönüşümün varlığını belirler: toplum olarak yeni bir sosyalleşme biçimi gençleri geleceğin risklerine hazırlamaktadır. Sınıf-temelli toplumlarda amaç refah ve mutluluğu sağlamaya çalışmakken, risk toplumunda temel hedef sadece hayatta kalabilmektir. Güvenlik ve istikrarı sağlama çabası kâr elde etme çabasının yerine geçmiştir. Günümüzde riskin yol açtığı tahribat bütün toplumları, bütün toplulukları, bütün sınıfla­rı etkilemektedir. Hiç kimse muhtemel bir HIV, BSE veya biyolojik savaş riskinden tamamen kaçamaz. Riskle başetmek artık sosyal ol­duğu kadar bireysel bir ikilemdir. Bireyin hiç olmadığı kadar özgür göründüğü bir çağda insanlar, ironik olarak, maddî, psikolojik ve ruhsal bakımdan daha aciz ve çaresiz, kendi hayatlarının ve çevrele­rindeki dünyanın kontrolüne daha az sahiplerdir. Hayatta kalmak için insanlar daha ‘self-refleksif, daha disiplinli ve daha kontrollü’ hale gelmek zorundadırlar. Onlar, kendi hayatları ve hayat tarzlarının kontrolünü daha fazla ele geçirmeyi öğrenmelidirler. İnsanlar, riski nasıl değerlendireceklerini ve onunla nasıl başedeceklerini ve hayat­ta kalmak ve mutlu olmak istiyorlarsa eylemlerinin sorumluluğunu nasıl alacaklarını öğrenmelidirler. Bu nedenle kişisel karar-alma top­lumsal karar almanın temeli haline gelir. Politikacılar ve otorite sahip­leri modern bir demokraside insanlara artık ne yapacaklarını söyle­yemezler; karşılaşabilecekleri riskler konusunda onlara bilgi vermeli ve itaati sağlamak yerine onları teşvik etmelidirler. Günümüzün açık ve fırsatlar içeren toplumlarında geleceği belirleyecek olan şey, bi­reysel karar alma, yaşam tarzıyla, kişisel alışkanlıklar ve kişisel âdetler­le ilgili kararlar almaktır; örneğin, sigara ve uyuşturucu kullanma ile ilgili kararlar, kanser veya HlV’nin yayılmasını artıracak veya ortadan kaldıracak cinsel alışkanlıklarla ilgili kararlar ve kişisel ilişkilerle ilgili kararlar.

Dünyanın büyük ölçüde kontrol dışı ve tamamıyla öngörülemez göründüğü günümüzde kişisel kararlar artık uluslararası sonuçlara sahiptir. Bu nedenle bizler, Beck’e göre, post-modern bir dünyaya değil, riskin ve risk idaresinin tanımlayıcı özellikleri olduğu bir ‘ikinci moderniteye’, bütün eylemlerin her düzeyde -bireysel, sosyal veya uluslar arası düzeylerde- önceden bilinmeyen tesadüfi sonuçlara sahip olduğu bir ‘refleksif modernleşme’ çağına geçtik. Modern bilim ve teknoloji sayesinde daha fazla bilgi edindikçe ve küresel iletişim araçları ve Internet sayesinde daha fazla iletişim kurdukça, daha az kontrole sahip olmaktayız. Yediğimiz yiyecekler, aldığımız ilâçlar, bindiğimiz uçaklar hakkında daha korku dolu, daha risk bilinçli ve daha güvenliği arzulayan varlıklar haline geliriz. Aynı şekilde, daha kaderci, hatta kaygısız ve vurdumduymaz biri haline de gelebiliriz.

Yarının ne getireceğini hiç kimse bilmezken neden bugün için yaşa­mayalım?

Daha yeni yazılarında Beck, kişisel ve toplumsal düzeylerden ge­nelde toplumun doğası problemine yönelir. Ona göre sadece küresel bir toplumda değil, ‘dünya risk toplumunda’, yani ilerlemenin sağla­namayacağı ve her gelişmenin kendi riskleri, tehlikeleri ve karanlık yanını ürettiği bir modernite döneminde yaşamaktayız. Her yeni tıbbî müdahale, her yeni teknolojik gelişme başarısızlık ihtimaline, yan etkilere, sadece zaman içinde, hatta gelecek kuşaklar üzerinde kendi­sini gösterecek küresel ısınma ve radyasyon gibi etkilere sahiptir. Artık uzmanlara güvenmiyor; politikacılarımız, bilim insanlarımız ve doktorlarımızın verdikleri kararlara itibar etmiyoruz. Risklerin hayatın her adımında varolduğunu biliyor ve onların açıklanmasını, değer­lendirilmesini ve kendimize yönelik riskleri kişisel olarak değerlendi­rebilmek için bilgilendirilmeyi talep ediyoruz. Geleneksel ve kurum­sal karar-alma mekanizmaları, geleneksel karar-alma süreci halkın incelemesine ve tartışmaya artık daha fazla açıktır. Yeni gelişmeler yeni tartışmalara ve yeri geldiğinde karar-alma gündemiyle ilgili mücadelelere yol açmaktadır; bu mücadeleler kitlesel protesto hare­ketlerinin artışına yansımıştır -çevreyle ilgili, genetik mühendisliği ve küresel kapitalizmle ilgili protestolar; dünya genelinde kitle iletişimi ve Internet yardımıyla yankılanan protestolar vb. Daha çok bildikçe daha çok korkuyoruz. Doğa siyasallaştırılmıştır ve ona müdahale edilmesinin getirdiği riskler çok daha iyi kavranmaktadır. Beck’e göre, günümüzde doğa ve toplum iç içe geçmiştir; “doğa toplum, toplum da doğadır” (1992).

Yeni risk kaynakları tespit eden ve -ister petrol devlerinin tanker­leri, isterse ilâç şirketlerinin bilimsel laboratuarları olsun- bu risk kaynaklarına karşı doğrudan harekete geçmeye hazırlanan yeni alt- politikalar, protesto grupları artık ulusal hükümetleri fazla dikkate almamaktadır.

Riskler modern hayatın bir özelliğidir. Modern hayat bu riskler üzerinde ‘düşünme’ ve onları değerlendirebilme kapasitesi ve bilin­cine, uygun bireysel kararlar alma yeteneğine sahip yeni bir sosyal vatandaş türü yaratmaktadır. Risk ve sosyal sınıf artık doğrudan bağ­lantılı olmasa bile, risk ve servet arasında ters bir ilişki vardır. Fakirler ve toplumsal ölçeğin en altındakiler risk karşısında özellikle aciz ko­numdadırlar; en üsttekiler, her ne kadar risklerden kaçamasalar da, en azından “riskten güvenlik ve özgürlük satın alabilirler* (Beck 1992). Bu tarz bir ilişki, riske bu tarz bir maruz kalış aynı şekilde Birinci ile Üçüncü Dünya ülkeleri arasındaki ilişkiye de uygulanabilir. HIV, seller ve hastalık, Batılı toplumları etkilerken, dünyanın en yoksul uluslarını harap etmiştir ve onlar tamamen savunmasızdır. Ancak ironik olarak, yoksul da risk üzerinde düşünebilir, nedenlerini değer­lendirebilir ve uluslararası protestolarla veya en uç durumlarda ulus­lararası terörizm aracılığıyla riski azaltmak veya en aza indirmek için harekete geçebilir.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Ulrich Beck’in risk tezi ve onun “post-modern toplum bir risk toplu- mudur” düşüncesi günümüzde toplumun doğasıyla ilgili ve ona temel teşkil eden kültür konusundaki tartışmalara önemli bir katkı sağlamıştır. Kendi risk kavramı sadece yazılarının gelişimini biçim­lendirmekle kalmamış, Anthony Giddens gibi ünlü yazarların düşün­celeri ve teorilerini de etkilemiştir. Toplumun bir özelliği ve modern insan üzerinde belirleyici bir etki olarak risk kavramı da 11 Eylül 2001 olayları, New York ve Pentagon’a terörist saldırılarla birlikte popüler düşüncenin ön sıralarına yükselmiştir. Dünya genelinde insanlar kendi hayat tarzlarını ve bunlarla bağlantılı riskleri yeniden gözden geçirdikçe risk bilinci ve risk konusundaki düşünceler gündemin ön sıralarına taşınmıştır. İnsanlar seyahat etme, iletişim kurma ve hatta mektuplarını açma riskini yeniden gözden geçirdikleri için, güvenlik gündemin üst sıralarında yer almaktadır. Beck’in betimlediği ‘alt- politikalar’ yeni boyutlar kazanırken, yoksulluğu protesto grupları seyahat teknolojilerini kitlesel yıkım silâhlarına dönüştürmüşlerdir. Bugünün dünyası dünün dünyasından daha riskli görünmektedir. Yeni oluşan uluslararası siyaset dünyasında hiçbir şey kutsal, hiçbir şey güvence altında değildir. Kişi sadece riskleri göz önünde bulun­durabilir ve kişisel tercihler yapabilir.

Terörizmin yeni politikaları da Beck’in, aslında yeni bir dünya dü­zenine, ikinci bir modernite dönemine doğru ilerlesek de henüz ona ulaşamadığımız iddiasını aynı ölçüde desteklemektedir. Sanayi top- lumundan bir risk toplumuna geçmekteyiz, ancak geçmişin pek çok özelliği, sanayi çağının yarattığı riskler halen önemli ölçüde varlığını sürdürmektedir. Dünyanın en büyük ve en modern toplumu Ameri­ka’nın Eylül 200.1’de İslâm’ı temsil ettiklerini iddia eden teröristler, daha doğrusu en geleneksel ve en fundamentalist hareketlerden biri tarafından -modernleşmeye ve Batılı kontrole bir direniş biçimi ola­rak- teslim alındığını görmek ne büyük bir çelişkidir.

Klâsik modernitede temel sorun zenginliğin yaratılması ve dağı­lımıydı. Beck’e göre, post-modern toplumun temel özelliği risk, riskin

 

dağılımı, önlenmesi ve kontrolüdür. Güvenlik ve emniyet öncelikli siyasal amaçlar olarak eşitlik ve özgürlüğün yerini almıştır. Bugün risk sınır tanımamaktadır ve yoksullar ve Üçüncü Dünya toplumlarının Beck’in ‘bumerang etkisi’ olarak adlandırdığı yolla riske daha fazla maruz kaldıkları görülmektedir: ister Batılı ulusların Irak gibi uluslara sağladıkları silâhlar ve ironik olarak bu silâhların Körfez Savaşı’nda onlara karşı kullanılması biçiminde, ister Amerika karşıtı coşku ve fanatizmi körükleyen yoksulluk ve kızgınlığı üreten Üçüncü Dünya ekonomilerinin sömürülmesi biçiminde veya dünya borsalarının büyük kriz ve durgunluklarının dünya ekonomisine olan istikrarsız­laştırıcı etkisi biçiminde olsun, Birinci Dünya ülkeleri nihayetinde geçmişte yarattıkları zararlar ve tehlikelerle yüzleşmek zorunda kala­caklardır.

Modern birey kaotik bir dünyada varlığını sürdürebilmek için da­ha bilinçli, daha self-refleksif, daha risk bilinçli hale gelmek zorunda­dır. Modern şirket ve örgüt riski plânlamak ve risk idaresini kendi İdarî yapısına entegre etmelidir. Hepimiz hem kendi eylemlerimiz hem de diğerlerinin eylemleri hakkında daha açık bir biçimde düşünmek, hem kendi eylemlerimizin hem de hükümetlerimizin eylemlerinin muhtemel sonuçlarını daha fazla dikkate almak zorundayız. Artık ailelerimizin, kilise veya otoritenin koruması altında değiliz. Beck’e göre bizler kendimizi korumalıyız -hepimiz ancak bu şekilde daha iyi bir duruma gelebiliriz.

Ulrich Beck’in Temel Fikri modern deneyim ve imgeleme gerçek damgasını vurmuştur. Gelecek korkutucudur, ancak ona göre, mo­dern insan bununla başedebilir. İnsanoğlunun varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğini zaman gösterecektir. Beck’in, kendi geliştirdiği risk anlayışında post-modern veya geç modern toplumun temel özelliğini ve onun temelini oluşturan dinamiği yakalayıp yakalama­dığı aynı şekilde tartışmalıdır. O yine de bu tartışmaya katkıda bulun­duğu kadar, günümüz dünyasının içinde yaşamak için daha riskli bir yer olduğu, yeni bir sosyal düzenin kıyısında -veya kendini yok et­menin sınırında- olduğumuz şeklindeki ‘içimizdeki’ sese de tercü­man olmuştur.