René Guénon – Hristiyan Mistik Düşüncesi

René Guénon – Hristiyan Mistik Düşüncesi

Batı dünyasının İbraniceden başka yararlanabileceği bir kutsal dile sahip olmadığını belirtmiştik.

Ancak nasıl oluyor da Hristiyanlığın kendine has bir kutsal dile sahip olmadığı gibi bir soru akla gelebilir. Hristiyanlık, diğer bütün gelenekler içerisinde gerçekten çok özel bir duruma sahiptir. (s. 17)

(Hristiyanlık’ta dilin kutsal olmayışı) Hristiyanlığın, halen İbrani kutsal yazılarının ilkel metinleri mevcut olduğu halde, resmi metin olarak Yunanca veya Latince tercümelerini kullanması buna örnektir. (s. 19)

Üzerinde şüphe olmayan … bir nota var ki o da: Hristiyanlığın köken itibarıyla, bugün bu isim altında bildiğimiz zahiri bir din veya gelenek olmaktan çok, doktrini hem de ritüelleri açısından esas karakteri itibariyle ezoterik (batınî bir özelliğe sahip) olduğu ve dolayısıyla inisiyatik bir hususiyete sahip olduğudur.   

Bu durum o kadar doğrudur ki, ona daha sonraki dönemlerde bir kanonik hukuk ilave etmek zorunda kalınmıştır ki, gerçekte bu, eski Roma hukukunun bir adaptasyonundan öte bir şey değildi; yani bizzat Hristiyanlığın kendisinde önceden var olan bir şeyin gelişimi değil, dışarıdan gelen bir şeyin eklenmesi idi. (s. 24)

Belki bazıları … Hristiyanlığın temelini oluşturan ve bizzat ismini taşıdığı Mesih’in öğretilerinin ne olduğu şeklinde bir soru sorabilirler; zira, sahih bir geleneğin varlığı ancak bu “insani olmayan” özelliğin varlığı ile mümkün olabilmektedir. Doğrusu, bu öğretlere ne bir halel geldi ne de onlar “kelime anlamında” herhangi bir değişikliğe maruz kalmışlardır. Hristiyanlığın ilk dönemlerine ait olan İncil metinlerinin ve diğer Yeni Ahid metinlerinin varlığı, bunun böyle olduğunun yeterli kanıtıdır. Değişen şey, sadece bunların anlaşılmasıdır. (s. 31)

Gizemli Aşk Sıddıkları örgütüne bağlı Dante, Guido Cavalcanti ve onların çağdaşlarından Boccacio ve Petrarca’ya kadarki şairler tarafından meşhur kılınan “bayanlar”, gerçekten de bu yeryüzünde yaşamış olan bayanlar değildir. Onların hepsi, çeşitli isimler altında dile getirdikleri bir ve aynı sembolik “Bayan”dır ki o, Aşkın Aklı (Dino Compagni’nin Madonna Intelligenza adlı eseri) veya İlahi Hikmet’i temsil etmektedir. (s. 55)

Aşk Sıddıkları’nın kullandıkları “gentilre kalpleri” (cuore gentile) ifadesi, saflaştırılmış kalptir. Yani, zahire ait her şeyden temizlenmiş ve bu yüzden de iç aydınlanmayı elde etmeye kabiliyetli kalp demektir. İlginç olan, bu doktrinin aynısına Taoizm’de de rastlamak mümkündür. (s. 57)

İnisiyatik olan, mistik olandan ayrıdır.

İbn Arabi’nin öğretisinde şarap, manevi hallerin ilmine tekabül etmektedir (ilmü’l-ahval).

Su, mutlak ilmi (el-ilmü’l-mutlak); süt, vahyedilen kuralların ilmi (ilmü’ş-şerâyî) ve bal, bilginin normlarının ilmini (ilmü’n-nevamis) temsil etmektedir. Diğer yandan bu dört içeceğin, Kur’an’da (47,17) bahsedilen dört çeşit cennet ırmağının özüne tekabül ettiği düşünülecek olursa, sufilerin diğer inisiyatik içecekleri gibi şarap’larının da o adla bilinen ve sembol olarak kullanılan sıvıdan çok farklı bir öze sahip olduğu anlaşılacaktır.

Madonna tarafından temsil edilen “faal akıl”, tanrı ile insan arasındaki irtibatı sağlayan ve insanı tanrıya götüren semavi ışın’dır; bu, hindu geleneğindeki Buddhi’dir. (s. 62)

Su, dişiliği temsil etmektedir; ateş ise erilliği temsil eder. Bunlardan su, Kşatriyalar’da var olan heyecana; ateş ise, Brahmanlar’daki akliliğe tekabül eder. (s. 63)

Decameron’un ilk öykülerinden birinde Melkisedek; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam arasında “hangisinini gerçek din olduğunu kimse bilmiyor” demekte.

…en ilginç olanı ise, bu sözlerin Melkisedek’in ağzından söyletilmiş olmasıdır. Zira o, bütün dış suretlerin altında gizlenen yegâne geleneğin temsilcisidir. (s. 64)

Aziz Yuhanna’nın “Tanrı Sevgidir” sözü; daha sonra, Tapınak Şövalyeleri’nin savaş esnasındaki “Yaşasın Kutsal Sevgi Olan Tanrı!” naraları; nihayet, İlahi Komedya’nın son mısrası olan “L’Amor che muove il sole e l’atre stelle” (Güneşi ve diğer yıldızları aşk hareket ettirmektedir.)

Aşk ile Ölüm arasında bir antitez de vardır. Bu antitez, iki kelimenin birleştirilmesiyle bir parça açıklanabilir: Her ikisinde de mor sözcüğü ortaktır.

Amor kelimesi adeta ölümsüzlüğün hiyeroglif karşılığı şeklinde yorumlanabilir. (s. 65)

Vates kelimesi Latincede aynı anda hem şair hem de kahin veya peygamber için kullanılır.

Hz Süleyman’ın ve başka bazı hikmet sahibi kimselerin, özellikle de İslam geleneğinde, kuşların dilini bildikleri söylenmekte idi. Aslında bu, her ne kadar garip görünse de, Tanrıların dillerinin başka bir ismidir. (s. 67)

Üniversite kökenli eleştirmenlerin anlayışsızlıklarına dair tipik iki üç örnek vermekle yetineceğiz: Bazıları, güzel bir şiirin sembolik olamayacağını düşünecek kadar ileri gitmiştir. Onlara göre, bir sanat eseri hiçbir anlama gelmediği zaman çok beğenilir; öyle ki, derin bir anlamın varlığı sanatsal değeri yok eder. (s. 72)

Diğer bazıları ise, oldukça gülünç itirazlarda bulunmuşlardır: Onlara göre, jargona uygun olarak yazmak, yani muteber dili kullanmak bayağıdır. Onlar, tabi ki bunu, bir çeşit alçaklık ve duyguların gizlendiği bir sinsilik olarak görüyorlar. Daha önce belirttiğimiz gibi, doğrusunu söylemek gerekirse Bay Valli’nin (Il Linguaggio segreto di Dante e dei Fedeli d’Amore) kendisi de Aşk Sıddıkları’nın ihtiyatlı olmalarını gerektiren bazı nedenlerden ötürü gizlenmek istemeleri üzerine aşırı ısrar etmiştir. (s. 73)

Ömer Hayyam ve Ebu’l-Alâ el-Maarrî

Maarrî konusunda, onun gerçekte yüksek mertebede bir inisiye olduğunu bilenler çok azdır.

Onun Risaletü’l Ğufran adlı eseri, İlahi Komedya’nın belli başlı İslami kaynakları arasında görülebilir.

İnisiyatik bir örgütün bütün üyelerini şiir tarzında yazmaya mecbur etmek, şiirin sahip olduğu kutsal dil özelliği ile tamamıyla uyuşmaktadır. Bay Valli’nin de doğru bir şekilde işaret ettiği gibi, mesele edebiyat yapmaktan çok öte bir şey idi. (s. 74)

Francesco da Barberino’nun Documenti d’Amore’si (Aşk Belgeleri)

Buradaki figürde, karşılıklı on iki kişi, inisiyatik dereceleri temsil eden altı çift oluşturacak şekilde dizilmiştir. Bunların tamamı, merkezdeki tek bir kişiye doğru yönelmiş vaziyettedirler. Elinde sembolik gülü tutan bu merkezdeki kişinin iki başı vardır; bunlardan biri erkek, diğeri dişidir ve açıkça hermetik Rebis ile aynıdır.

Eril olan faal unsuru, dişil olan da pasif unsuru sembolize eder. (s. 75)

Rosaritum Philosophorum’daki Rebis’in ayakları altında Ay, Basile Valentin’in ayakları altında ise ejderha vardır.

Ay, suretler mertebesini temsil etmektedir (buradaki sembolizm ‘sularda yürüme’ ile aynıdır); ejderha ise, unsur âleminin tasviridir. (s. 76)

Fides, Spes, Kritas, Justitia, Prudentia, Fortitudo, Temperantia…

İman, Ümit, Sadaka, Adalet, Temkin, Kuvvet, İtidal…

Bu hasletlerin ilk üçüne Hristiyan ilahiyatında İlahi Hasletler; diğer dördüne ise miğfer hasletler denmektedir. (s. 76/77)

Dante’nin orijinal madalyası

Bu madalyanın da yüzü çok garip ve gizemli bir figüre sahiptir: Aslında öyle olmayan fakat göksel bir küre görünümündeki çemberler sisteminin merkezine yerleştirilmiş bir kalp. Üzerinde hiçbir yazı yok. Üç meridyen ve dört paralel çember yer almakta. Bay Valli, bunları da üç ilahi ve dört miğfer haslet olarak yorumlamaktadır. (s. 77/78)

Dante’ye göre, ilk insanın konuşmuş olduğu dil, doğrudan doğruya Tanrı tarafından yaratılmıştır ve Babil kulesinin inşasına kadar nesilden nesile kullanılmıştır. Daha sonra, hanc formam locutionis hereditati sunt filii heber…; hiis solis post confusionem remansit. Ancak bu Heber’in çocukları ifadesinden maksad, belli bir halktan ziyade geleneğe sahip olanlar anlamına gelmekte değil midir? Dahası, İsrail kelimesi, etnik kökenleri ne olursa olsun, inisiyelerin tamamı için kullanılmamış mıdır? (s. 84)

Özet olarak, Dante’nin gerçekte varmak istediği nokta, birçok anlam katmanını içerecek şekilde, imkân verdiği ölçüde ezoterik doktrini ifade edebilecek bir dil kurmaktır.

Eseri, Orta Çağ’ın zihniyetine zıt olmaktan çok öte, bu zihniyetin çok mükemmel bir sentezidir ki, bu yönüyle katedrallerin mimarları ile aynı düzeydedir. Çok basit inisiyatik veriler dahi, bu benzetmede çok derin nedenlerin olduğunu kolayca anlamamızı sağlamaktadır. (s. 86)

Aşk Cemaati kavramından, bizzat kendisi müşahhas bir hal almış olan Aşk tarafından başkanlık edilen sembolik bir topluluk anlaşılmalıdır. (s. 88)

Aşk sarayının Evren’in ortasında yer aldığından, dört köşesi ve dört kapısı olduğundan bahsedilmektedir. Doğudaki kapı Tanrı’ya adanmıştır; kuzeydeki ise daima kapalıdır. Oysa, çok ilginç bir noktavar: Âlemin Merkezi’ni sembolize eden Süleyman’ın Mabedi, masonik geleneğe göre, aynı zamanda bir dört kenar veya bir uzun kare şekline de sahiptir. Üç tarafında kapılar açılmaktadır, sadece kuzeydeki yönde herhangi bir açık yer yoktur. Her ne kadar burada çok az bir farklılık varsa da (bir tarafta kapı yok, diğerinde kapı kapalı), sembolizm aynıdır; kuzey, karanlık taraftır yani Güneş’in aydınlatmadığı taraftır. (s. 90)

Söz konusu Aşk Cemaati’ndeki belli başlı roller, genellikle bülbül ile papağana atfedilir. İran şiirinde bülbüle atfedilen önemi biliyoruz; nitekim daha önce Luigi Valli, bunlar ile Aşk Sıddıkları arasındaki irtibat nokralarını belirtmişti. Ancak, pek fazla bilmediğimiz bir diğer nokta, papağanın vahana ya da Kama’nın sembolik arabası yani Hindu Eros’u olduğudur. (s. 91)

(Mistik Deneyim) Psikolojik bir şey olabileceğini de sormadan edemiyoruz; bu ise gerçek anlamda mistisizmin de alt seviyesinde olan bir şeydir. Zira, en meşhur temsilcisi William James olan modern teorilerin iddia ettiklerinin aksine, gerçek mistik mertebeler psikoloji sahasının tamamen dışındadır. (s. 107)

Son yazdığı makalelerinden birinde Bay Charboneau-Lasay, çok doğru bir tespitle, İsa’nın Evharistik Kalbi’nin tarihöncesi olarak adlandırabileceğimiz şeyle bağlantılı olarak, 12. Yüzyılda yazılmış olan Aziz Graal efsanesinin kökeninin daha eskilere ait olabileceğine dikkat çekmekte; çünkü gerçekte o, eski Kelt geleneklerinin bir adaptasyonudur. Böyle bir yaklaşım tarzını içeren bir düşünce, Eski Mısır Dininde İnsanın kalbi ve Tanrı’nın Kalbi Kavramı adını taşıyan daha önceki bir makalemiz vesilesiyle bizde de oluşmuştu.

Genellikle tasvirin kelimeyi temsil ettiği kutsal bir yazı olan hiyerogliflerde, kalp sadece bir tek suretle tasvir edilmiştir: vazo. İnsanın kalbi, insan hayatının kanı ile birlikte daimi bir şekilde kendisinde geliştiği bir vazo değil midir? Kalbin bir sembolü ve Mısır ideografisinde onun yerine geçen işte bu vazo, bize hemen Aziz Graal’i hatırlatmıştır. (s. 111)

Gerçekten Aziz Graal, Mesih’in kıymetli kanını içeren kasedir. Hatta, onu iki defa içermektedir. Çünkü, ilk olarak Son Akşam Yemeği’nde kullanıldı, daha sonra Aramatyalı Yusuf onunla Kurtarıcı’nın böğründe askerin mızrağı ile açılan yaradan sızan kan ve suyu bu kasenin içine topladı. İşte bu kase, kanının toplandığı yer olmakla bir anlamda Mesih’in Kalbi’nin yerine geçmektedir.

Graal’in kökeni ile ilgili verdiği bilgiler çok önemli: Bu kase, Şeytan’ın düşüşü esnasında alnından ayrılarak düşen bir zümrütün içerisinde melekler tarafından yontularak meydana getirilmiştir. Bu zümrüt, çok çarpıcı bir şekilde Hindu ikonografisinde alna konulan değerli bir taş olan urna’yı hatırlatmakta. Urna, genellikle Şiva’nın üçüncü gözünün yerini tutmaktadır ve ezelilik duygusunu temsil etmektedir. Bize göre diğerleri içerisinde bu tespit, Graal sembolizmini tam olarak açıklayabilecek en iyi tespit olarak gözükmekte (s. 112)

Daha sonra Graal’ın Cennet’te Adem’e teslim edildiğinden bahsedilir. Ancak, Cennet’ten düşüşü esnasında Adem de onu kaybeder. Zira, Eden’den kovulduğunda onu yanında götürememiştir. Bu anlatılan şey, bizim biraz önce işaret ettiğimiz anlamla daha bir açıklığa kavuşmaktadır. Bizzat kendi hatası nedeniyle kendi öz merkezinden uzaklaştırılan insan, bundan böyle dünyevi küreye hapsedilmiştir. Artık bir daha herşeyin ebedi görünümüyle temaşa edildiği yegane noktaya tekrar dönemeyecektir. Yeryüzü Cenneti, gerçekten de Alem’in Merkezi idi ve her şeyde sembolik olarak İlahi Kalp olarak sindirilmişti. Bu durumda, Adem Eden’de iken gerçekten de Tanrı’nın Kalbi’nde idi diyemez miyiz?

Şit (Seth), yeryüzü Cenneti’ne girme hakkını elde ediyor ve böylece kıymetli vazoyu tekrar buluyor. Oysa Şit, Kurtarıcı’nın yüzlerinden bir tanesidir ve bizzat ismi, temele ve istikrara ilişkin fikirleri çağrıştırmakta ve bir bakıma insanın düşüşü ile yıkılan başlangıcta var olan düzenin yeniden kurulmasını haber vermektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere, o zaman dahi kısmen bir düzelme olmuştur; şöyle ki, Şit ve ondan sonra Graal’a sahip olanların, bizzat bu vesile ile yeryüzünün bir yerinde, kaybolan Cennet’in suretinde bir manevi merkez kurabilecekleri buradan anlaşılmaktadır. Zaten efsanenin kendisi, Graal’ın ne nerede ve nasıl Mesih’in zamanına kadar muhafaza edildiğine ne de güvenli bir şekilde intikalinin nasıl yapıldığına dair bir şey söylemekte. Ancak onun Kelt kökenine ait oluşu yönündeki kanaat, bunda Druidler’in katkısının olabileceğini ve onların başlangıçtaki geleneğin düzenli koruyucuları arasında syılmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Her şeye rağmen, böyle bir manevi merkezin ya da aynı anda veya birbirini takip ederek de olsa bazen birçok merkezin varlığı, herhangi bir şüphe taşımamakta, ancak bunların nerelerde olduklarını düşünmek gerekmektedir. Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta da, her yerde ve her zaman bu merkezlere, diğer isimler yanında, Alem’in Kalbi isminin verilmesidir. (s. 113/114)

Adonis (Efendi)

(mızrağın yerini alan) yaban domuzunun boynuzu tarafından yaralanan kahramanın kanı, yere aktığında bir çiçeğin bitmesine sebep olur. Benzer bir şekilde Bay Charbonneau, 12. Yüzyıla ait üzerinde Haç’a Gerilmiş Olan’ın yarasından akan kanın damla damla düşüp güllere dönüştüğünün resminin yer aldığı bir hostie kalıbının olduğundan; ve 13. Yüzyıla ait Angers Katedrali’nde, kanın dere şeklinde akarak güllere dönüştüğünün resminin yer aldığı vitraydan bahsetmektedir. (s. 115)

Quoerite et invenietis (Arayın, bulacaksınız)

Çeviren: İsmail Taşpınar

İnsan Yayınları, Aralık 2005