René Girard – Kültürün Kökenleri

René Girard – Kültürün Kökenleri

(Aristoteles, Poetika)

“İnsan öteki canlılardan, öykünmeye en çok eğilimli olma özelliğiyle ayrılır.” (48b)

René Girard’a göre, arzularımız model olarak aldığımız başka birinin arzusuna öykünmemizden doğar.

Toplum, özne ile modelleri arasında bir hiyerarşi oluşturmayı başaramazsa, öykünme husumete dönüşme eğilimine girer.

Çatışma büyürse, “nesne”  değerini yitirir. (s. 11)

Başkası, hem model hem rakip durumundadır. Günah keçisi

(Öykünme) İşte insan kültürünün bilişsel ve davranışsal temeli gerçekten de bu yeteneğin içinde saklıdır. (s. 12)

Mitlerin ve edebiyatın hayali niteliğinin gerisinde hakikat (saklı)

Hepimiz mimetik tarzda arzulara (sahibiz) (s. 15)

Dine inananlara karşı duyulan alerji => Postmodern durum. (s. 17)

Hepimiz mimetik ve çatışmalı dinamiklerin ortasında yaşamaktayız. (s. 19)

Girard

23 Aralık 1923 tarihinde Avignon’da doğdum.

Babam cumhuriyetçiydi, aynı zamanda da kilise karşıtı, köktenci sosyalistti. (s. 21)

Annem iyi bir Katolik’ti, gelenekçiydi, ama yobaz değildi, liberaldi.

Kiliseye gitmeyi on iki on üç yaşlarımda bıraktım.

Babam bana hep güzel anılarının olduğu École des chartres’a girmeyi denememi önerdi.

Almanların sayesinde arşivci-paleograf diplomamı aldım. (s. 22)

İlk düşünsel serüvenim (Stendhal). (s. 27)

Stendhal’daki boş gurur, Proust’taki züppelik, bunların Flaubert’de olması. Daha sonra anladım ki Don Kişotçuluk hem başka, hem aynı şeydi. Dostoyevskicilik de. Böylece aynı içindeki farklılıkları, aynıyı bozmadan koruyarak, tanımlamaya olanak veren mimetik kuramın izindeydim. Kısacası, yapmayı istediğim şey, büyük edebi yapıtlardan yola çıkarak arzunun tarihini yazmaktı. (s. 28)

Kurucu cinayet

Öncelikle Oidipus, sonra da Euripides’in Bakkhalar’ı kurucu linç düşüncesinde temel ögeler oldular. (s. 35)

Bilginin kökeni düzenin de, yani simgesel sınıflandırmanın da kökenidir. Bir simgeye sahip olmak için, bir bütünlük gerekir. İşte din bunu sağlar.

İlk imge olan günah keçisi toplumsal ilişkileri yeni bir tarzda düzenleyen bütünlüğün kaynağını oluşturur. Daha sonra ritüel sayesinde sistem bir öğrenme sürecine dönüşür. (s. 39)

Heidegger başkalarını düşündüğü zaman, hep kalabalığa gönderme yapar. İşte mimetik arzunun algılanmasının başlangıcı buradadır, ama bu yeterli değildir. Mimetik arzunun tanımı daha derindedir. Hiçbir kuraldışılık içermez. Doğalla doğal olmayan arasındaki romantik ayırımı da kabul etmez. Doğal arzu yoktur ve her arzu başkalarından geçer. (s. 46/47)

Mimetik düzenek terimi çok br geniş olgular dizisini içermektedir: Mimetik arzuyla başlayan, mimetik rekabetle süren, mimetik ya da kurbansal bunalımla şiddetini artıran ve sonunda da günah keçisi çözümüne ulaşan bütün bir süreci gösterir. Bu uzun yolu açıklamak için işin başından, başka deyişle mimetik arzudan yola çıkmamız gerekir.

Arzu ve açlık

Yiyeceklerle, cinsellikle ilgili açlık henüz arzu değildir. Bir modele öykünmeyle arzuya dönüşen biyolojik bir iştir.

Özne ya modeliyle aynı dünyada ya da farklı bir dünyada gelişir. Farklı bir dünyada olması durumunda, kuşkusuz modelinin nesnesini elde edemez, bununla ancak dış aracılık adını verdiğim bir olguyla bir olguyla ilişki kurulabilir.

Buna karşılık, ben modelimle aynı ortamda yaşıyorsam, bu da benim yakınım, neighbour’umsa (komşu), o zaman onun nesnelerine ulaşabilirim. Bu nedenle rekabet ortaya çıkar.

Böylece daha çok karşı karşıya gelmelere, yani daha çok çatışmaya doğru bir gelişme sürecine girilir. Bunu ikizler’in ilişkisi diye adlandırıyorum. Nesne rekabet ateşi içinde kaybolur: ikş rakip arasındaki tek saplantı, çok geçmeden nesneye sahip olmaktan çok, rakibi yenmek olur.

Rakipler giderek daha çok benzeşirler.

Çağdaş dünya aşırı bireyseldir. İstenir ki arzu yalnızca bireysel, yani tek olsun. (s. 48/49)

On Emir’in sonuncusu şöyledir: “komşunun evine tama etmeyeceksin”

Görüldüğü gibi mimetik arzu açıkça yasaklanmaktadır.

Bütün bunlar komşuya, yakın’a aittirler. Emir “yakınına ait olan her şeyi” arzulamayı yasaklayarak, aslında mimetik arzuyu yasaklıyor.

Komşuya karşı dört suç: Öldürmek, karısını elde etmek, malını çalmak, ona iftira atmak. Bütün bu suçlar nereden kaynaklanıyor? Onuncu emir bunu şöyle yanıtlıyor: “Mimetik arzudan”. En sonda yer alan “yakınına ait olan her şey” sözcükleri başka biçimde yorumlanamaz.

İsa bizi mimetik rekabetten korumak için, yakınıma değil de kendisine öykünmemizi salık vermektedir. (s. 57)

Bunalımdan çıkışın ve topluluğun kendi kendini yok etmesini önlemenin tek çaresi, bu öfkeyi ve bu ortak kudurmayı bizzat mimetizm tarafından belirlenmiş, herkesin de benimsediği bir kurbana doğru yönlendirmektir. (s. 58)

Dünya bizi çevreleyen ve canımızı sıkan nesnelerle dolup taşıyor. Çoğu zaman da bizi en uzun süre oyalayan nesneler, bizi büyülemek için bilgiççe tasarlanmış nesneler oluyor. Artık alışveriş büyük ölçüde bir yığın nesneyi, az bir süre elde tuttuktan sonra, çöğlüğe atmaktan başka bir şey değildir. Nesneleri bir elimizle satın alıyor öteki elimizle atıyoruz. Ne yazık ki bütün bunlar insanların yarısının açlıkla boğuştuğu bir dünyada olmaktadır. (s. 74)

Tüketim toplumu … arzularımızı karşılayamayadığını önceden bildiğimiz nesneleri bize sağlıyor. (s. 75)

Nietzsche İsa’yı kıskanıyordı, bu nedenle de Şeytanın tarafında yer aldı. Şeytanın tarafını tutmak, günahsız kurbana karşı, ister şunun adına, ister bunun adına, kalabalığın yanında olmak demektir. (s. 98)

Kabil seçim yapmakta özgürdür ve Tanrı onu kardeşini öldürmekten caydırmaya çabalıyor. Bu yüzden Şeytanın tözsel varlığı yoktur. Bütünüyle insansal ilişkileri yöneten mimetik sistemdir. Bütün bunların end erin anlamı işte budur. Hep mimetik olacağız, ancak şeytansal anlamda olmak zorunda değiliz. Sonuç olarak kendimizi bitmek tükenmek bilmeyen mimetik rekabetlerin içine atmamız gerekmiyor. Yakınımızdakini suçlamak yerine onu bağışlamayı öğrenebiliriz. (s. 101)

Dinin toplumları mimetik şiddetten koruduğunu öne sürerken önerdiğim şey tam olarak budur. Ancak bu çok yetersizdir. Din tek başına, kurban yoluyla, kültürü ve kurumları yarattığına göre, insanlaştırmayı tamamlayabilir. (s. 104)

…dinin bizzat kendisi, günah keçisi düzeneği tarafından türetilmiştir. (s. 112)

Yalnızca ritüel, olası bir açıklama sağlayabilir, zira kurbanın, kurban edenlerin öfkesini tatmin edebilmesi için yeterince insana benzemesi gerekir. Onu kurban etmeden önce, o halde uzun süre topluluk içinde yaşatarak insanlaştırmak gerekir. Bir yerde, hayvan kurban edilmesinin ortadan kaldırılmasından bu yana hiçbir yeni türün evcilleştirilmediğini okudum. Evcilleştirme bir insan işidir ve dinseldir ve hayvan kurban etmenin beklenmedik bir alt-ürünüdür. İnsan kültürü ve insanlığın bizzat kendisi dinselliğin kızlarıdır. (s. 120)

Kültür ve kökenleriyle ilgili bir kuram oluşturmak için, kendimi açık yüreklilikle, antropolojinin, arkeolojinin ve etnolojinin verilerini düzenleyen bir yorumcu olarak sunuyorum. (s. 136)

Kültürün doğuşu, ulaşılmaya çalışıldığında ortadan kaybolan bir nokta olarak kabul edilmiştir. Benim yaptığım, metinlerin sunduğu kaynaklara dayanarak, bu köken noktasında, bir cinayetin olduğunu, bunun ortak olduğunu ve masum kurbanın bütün topluluk tarafından öldürüldüğünü açıkça kabul etmektir. Kesin doğru, bunu aktaran İncil’dir. (s. 165)

Çeviren: Mükremin Yaman & Ayten Er

Dost KitabeviYayınları, Kasım 2010, Ankara